4 Haziran 2017 Pazar

Aynen!


Bugün danışmanı olduğum yüksek lisans yapmakta olan bir öğrencimle fakülte girişinde karşılaştık ve odama kadar beraber yürüdük. Odaya vardığımızda dedim ki: Sen şu birkaç dakika içinde kaç defa “Aynen!” dedin, haberin var mı?
“Aynen!” dedi. Dedim ki:
“-Evladım, bu kelimeden başka meramımızı ifade edecek başka kelimemiz yok mu? Kime ne desen hemen “Aynen!” diyor.”
-Ne diyelim Hocam!
-Kelime mi yok? Bağlama uygun hangisi ise onu kullan.
-Doğru, de. Öyle, de.  Haklısınız, de. Yerinde bir tespit, de. Biraz  yukarıdan bir şey söyleyeceksen İsabet buyurdunuz! de. Tam isabet de, ne bileyim de, hatta aynen de de ama yerinde olsun, ölçülü olsun. Birkaç dakikalık konuşmamız sırasında birkaç defa ağzından kaçırdı gene aynen dedi.
O sırada bir yerde müdür olan ve de doktora yapmakta olan oğlumla telefon konuşması yapmam lazım geldi. Bu arada ona da dert yandım. Gına geldi artık dedim. O da “Aynen!” dedi.
Doktora yapmakta olan, müdürlük yapan, yüksek lisans yapan, lisansta okuyan herkes bir şey desen cevap hazır ve tek kelime: “Aynen!”
Geçen bir zat bir televizyon programında dert yanıyor ve gam, kasvet, keder, inkisar, ıstırap, hüzün, kahır, efkâr, tasa, dert, mihnet, sıkıntı, acı, ruhsal gerilim… gibi onlarca farklı duyguyu anlatmak için kullanılan kelimelerimizin tümünün yerine stres kelimesini kullanışımıza hayıflanıyordu.
Kendimize yazık ediyoruz.
İnsanlar dil ile anlaşırlar.
İnsanlar dil kalıpları içinde ancak düşünebilirler.
Bütün dertlerin devası dün kinindi, bugün aspirin, yarın kim bilir ne değildir.
Dilimizi sevmek, dilimizi geliştirmek zorundayız.
Özellikle Geminin üst katında olanlar buna daha bir özen göstermeli.
Türkiye’nin en meşhur (!) gazetecisi tutku ile saplantıyı ayıramıyorsa, onda nasıl bir fikir derinliği olabilir ki?!
Ve o geminin alt katındakilerin yüreklerine nasıl su serpebilir ki?!
Öyle değil mi ey talip?
“-Aynen!”
Dua ile!
04.06.2016

GARİBCE


3 Haziran 2017 Cumartesi

MÜTTEKÎLERİN ÖZELLİKLERİ: GAYBA İNANMA



الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ [البقرة/3]
“2/3. Ki onlar gayba inanırlar, namazı ikâme ederler, kendilerine rızık olarak verdiğimizden infakta bulunurlar”.
Yüce Allah, bu âyette kurtuluşa eren müttekîlerin temel özelliklerinden bahsetmektedir: İnanç, ibadet ve infak. Bunlar sırasıyla iç dünyamıza, bir bütün olarak bedenimize ve sahip olduğumuz mal varlığımıza yönelik yerine getirmekle yükümlü olduğumuz görevlerimizdir. Bu yazımızda gayba inanma konusunu ele alacağız.
Çoğunluk tefsir âlimlerine göre “gayb” iman edilen şey anlamındadır ve genel kabul gören şekliyle duyular ile algılanamayan, akıl ile de zorunlu olarak idrak edilemeyen ancak vahiy yoluyla hakkında bilgi sahibi olunabilen şeyler demektir[1]. Bir başka ifade ile insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhaları olan, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi söz konusu olmayan şeylerdir[2]. Buna göre gaybın konusunu Allah’ın varlığı, sıfatları, melekler, cin, şeytan, kabir hayatı, âhiret hayatı, hesap, sırat, cennet, cehennem… gibi şeyler oluşturacaktır.
İmana gelince, “eman vermek, güvenilir kılmak” ya da “emin olmak, tam bir güven duymak, inanmak” anlamlarına gelmektedir[3].
Dinî anlamda imân, sözlük anlamındaki imandan iki noktada farklılık arzeder: Birincisi kendisine inanılması gereken şeyler bizzat dinin belirlemiş olduğu şeyler olacaktır ve bunların tümü Kelime-i Tevhîd ile Allah’a ve Peygambere iman şeklinde toplu olarak ifade edilir. “Âmentü billâhi ve melâiketihî… ” ile de ayrı ayrı ortaya konulur ve Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmak şeklinde sayılır. Ayrıca Kelam ilminde de bunlar detayları ile anlatılır, temellendirilir ve savunması yapılır.
İkincisi imanın bizatihî mahiyeti açısından da yani imanın ne olduğu noktasında da farklılık arzeder ve bu konuda İslâm mezhepleri çok farklı görüşlere sahiptir[4]. Tercih edilen izaha göre “iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar”dır. Birincisi aslî rükün, ikincisi ise zâid rükündür. Dolayısıyla tehdit gibi bir zaruret sonucu ikincisi yani dil ile ikrar olmasa da iman bulunur. Ancak her halükârda kalp ile tasdik rüknü, iman için olmazsa olmaz koşuldur. Ayrıca imanın bir asıl hali, bir de kemal hali vardır. İmanın aslında herkes eşittir ve bu halin zıddı küfürdür, kemâl halinin zıddı ise fısktır ve bu konuda insanlar farklı farklıdırlar. İmanın yetmiş şu kadar şubesi[5] işte bu kemal halini oluşturur, bu itibarla onlardan birinin bulunmaması insanı kâfir kılmaz, fâsık yani günahkâr yapar.
Merhum Elmalılı, ağaç benzetmesiyle imanı köklere, amelleri de bu imandan fışkıran sürgünlere benzetir. Meselâ kışın toprak üstünde dalların kuruyup dökülmüş olması, köklerin yokluğuna delâlet etmez. O köklerden ortam müsait olduğunda yeni sürgünler fışkırabilir. Bu itibarla amel, imandan bir cüz değildir[6].
Meşhur Cibrîl hadisinde[7] üç esas konulmuştur: İman, İslâm ve İhsan. Bu üç terim, inanç, ibadet ve günlük yaşantı, ahlâk olmak üzere dinin üç boyutunu ortaya koyar. Bunların birbirine nispeti ağacın kökü, gövde ve dalları, meyvesi gibidir. Meyvenin olabilmesi için, mutlaka gövde ve dalların, gövde ve dalların ayakta durabilmesi, canlılığını sürdürebilmesi için de sağlam köklerinin olması zorunludur. Ancak tersi aynı şekilde bir zorunluluk değildir. Yani köklerin varlığı zorunlu olarak gövdeyi, gövdenin varlığı da zorunlu olarak meyveyi gerekli kılmaz. Ne var ki işin doğasında mülazemet ilkesi gereği bunlar hep birlikte olur. Kökler sürgün verebilmek için, sürgünler de meyveye durmak içindir. Kalpte yer eden ancak eyleme dönüşmeyen bir iman düşünülemez. Keza bir semeresi olmayan eylemin de anlamı yoktur. Sonuçta asıl amaç semereyi elde edebilmektir. Zaten din olarak İslâm’ın amacı da “güzel ahlâkın tamamlanması”[8] değil midir?
Böylece müttekîlerin birinci vasfı kısaca şu oluyor: Gayba yani Allah’a ve O’nun buyurduklarına, Peygambere ve onun duyurduklarına iman etmek; bu inancı kalp ile tasdik edip, bir zaruret olmadıkça dil ile de ifade etmek.
Bu iman ve inanç ile yaşantımızı sürdürmek dileğiyle…
03.06.2017
GARİBCE





[1]              bk. Râzî, II, 26; İlyas Çelebi, “Gayb”, DİA., XIII, 404.
[2]              Esed, I, 4.
[3]              Râzî, II, 23; Elmalılı, 177.
[4]              bk. Râzî, II, 23.
[5]              bk. Buharî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 58; Ebû Davûd, Sünne, 14.
[6]              bk. Elmalılı, I, 173-185.
[7]              Buharî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 57.
[8]              Muvatta, Husnü’l-huluk, 8.

1 Haziran 2017 Perşembe

Sen oku! Kurtuluşu Mucize ya Kur'ân yapsın!


يَهْد۪ي بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿١٦﴾   
"Allah, kendisinin izniyle rızâsını arayanları o kitapla esenlik yollarına erdirir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları dosdoğru bir yola iletir.”[1]
Bir milet olarak elbirliği ile kurtuluşu Kur'ân’dan bilip her alanda ona sarılıyoruz. Şimdi birde ülke çapında ezberleme yarışmasını yapıyor, şakıyan Kur'ân bülbüllerini gönlümüzce seyrediyoruz. Hem eğleniyor, hem dindarlığımızı artırıyoruz. Daha kimse bizi tutamaz.
Oysa Kur'ân bize ne diyor, bizden ne istiyor?
Onlarcasından bir tanesi olan yukardaki ayete bakalım: Kur'ân diyor ki:
1.       Allah sizi benimle esenlik yollarına çıkarır.
2.       Allah benimle sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarır.
3.       Allah sizi sırat-ı müstakime iletir.
Yani özetle şu ki Allah elimize tutuşturduğu Kur'ân meşalesiyle içinde bulunduğumuz karanlıklardan sırat-ı müstakime, esenlik yollarına çıkabilmemizin imkânını sunmuştur, lütfetmiştir, ihsan buyurmuştur.
Ama biz bu imkânı tepmişizdir.
Biz elimizdeki meşalenin ne kadar da göz alıcı olduğu ile amacı unutmuşuzdur. İmdi varsa Kur'ân yoksa Kur'ân. Hastaya Kur'ân, ölüye Kur'ân, cenazeye Kur'ân, düğüne, Kur'ân, sünnete Kur'ân, askere gidene Kur'ân, çehize Kur'ân, kurt ağzına Kur'ân, muhabbete Kur'ân,  sigortaya Kur'ân…  Onu kim güzel okuyor o olur imam… Çelik yelek neyime bana lazım olan Kur'ân…
İşte böyle bir yaygın ve hâkim anlayış içindeyiz. Yüzbinlerle Kur'ân hafızımız var. Milyonlarla hatimlerimiz var. Sayılarını ancak zikirmatiklerle tutabilir olduk.
Bütün bunlara rağmen hiçbir şey olduğu yok, olacağı da yok.
Neden yok?
Çünkü Kur'ân amacı doğrultusunda kullanılmıyor.
Kur'ân diyor ki ben senin elinde bir meşaleyim, yolunu aydınlatmak için varım. Biz diyoruz ki hayır ölürüm yolunda. Kur'ân diyor ki yahu ben sizin ölmeniz için gelmedim, sizi doğru yola hidayet için geldim. Biz diyoruz ki canımız sana feda. Kur'ân diyor ki yahu ben sizin yolda yol almanız için indirildim. Biz diyoruz ki senin bir nağmene dile bizden ne dilersen.
İşte muhabbetimiz böyle vesselam.
Biz Kur'ân’a ışık muamelesi yapmadık, ona aşık olduk. Onun yolumuzu aydınlatmasını ve o aydınlıkta yolumuzu bulmayı ve yolu bulduktan sonra da o yolda yol almayı hiç mi hiç akletmedik. Akıl mı kaldı zaten. Hiç aşıkta akıl kalır mı?
İmdi Kur'ân bize dosdoğru olan bir hayat tarzı tutturun dedi.
Emrolunduğunuz gibi özünüz, sözünüz, işiniz doğru olsun dedi.
Verdiğiniz sözleri yerine getirin dedi.
Emanetlere hıyanetlik etmeyin dedi.
Hikmete ram olup saye sarılın dedi.
Güçlü olun, güç hazırlayın dedi.
Yaptığınız her iş salih olsun, bir işe yarasın dedi.
Allah Muhsin olanları, yani özünde iyi ve yaptığı her işi güzel yapanları sever dedi.
Dışınız, yapıp ettikleriniz içinizin aynası olsun.
Temiz olun dedi.
Hak hukuk dedi.
İlle de adalet dedi.
Düşmanınıza karşı öfke ve kininiz bile sizi adaletten ayırmasın dedi.
Adaletin ötesinde “İhsan” ile de emretti.
Etti, etti, etti.
Doğru yola, esenlik ülkesine ancak bunları yaparsanız ulaşırsınız, dedi.
Bütün bunları yaptık mı? Yapmadık.
Aksine biz Kur'ân’ın bütün bu dediklerini besteledik, en güzel makamlarla, en güzel nağmelerle okuduk, okuduk, okuduk, okuduk ve hala okuyoruz ve hep okuyacağız.
Yetmedi milyonlarla ezberledik… Daha çok ezberleyeceğiz.
Sonuç…
Sonuç ortada.
Döven öküzü gibi akşama kadar çalış çabala, ama bir karış yol alama.[2]
Allah’ım! Ben hüznümü, derdimi ancak sana açıyorum.
Senden bağışlanmamı diliyorum.
Allahümme feşhed!
Dua ile!
01.06.2017
GARİBCE




[1] el-Mâide 5/16.
[2] Yazıyı bitirmiş ve namaza durmuştum ki: “İşte bunu demeyecektin!” diye böğrümü dürttü öküz. “Belli ki sen de sapla samanı ayırt edemeyenlerdensin. Sabah başladığımızda saptı, şimdi görmez misin hepsi saman oldu. Bu bizim sayimizin semeresi. İster gör, ister görme kör ol! Hal böyle iken bizi benzettiğin şeye bak!” dedi. Öyle utandım öyle utandım ki!






[1] el-Mâide 5/16.

MÜTTEKÎLERİN ÖZELLİKLERİ: GAYBA İNANMA



الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ [البقرة/3]
“2/3. Ki onlar gayba inanırlar, namazı ikâme ederler, kendilerine rızık olarak verdiğimizden infakta bulunurlar”.
Yüce Allah, bu âyette kurtuluşa eren müttekîlerin temel özelliklerinden bahsetmektedir: İnanç, ibadet ve infak. Bunlar sırasıyla iç dünyamıza, bir bütün olarak bedenimize ve sahip olduğumuz mal varlığımıza yönelik yerine getirmekle yükümlü olduğumuz görevlerimizdir. Bu yazımızda gayba inanma konusunu ele alacağız.
Çoğunluk tefsir âlimlerine göre “gayb” iman edilen şey anlamındadır ve genel kabul gören şekliyle duyular ile algılanamayan, akıl ile de zorunlu olarak idrak edilemeyen ancak vahiy yoluyla hakkında bilgi sahibi olunabilen şeyler demektir[1]. Bir başka ifade ile insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhaları olan, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi söz konusu olmayan şeylerdir[2]. Buna göre gaybın konusunu Allah’ın varlığı, sıfatları, melekler, cin, şeytan, kabir hayatı, âhiret hayatı, hesap, sırat, cennet, cehennem… gibi şeyler oluşturacaktır.
İmana gelince, “eman vermek, güvenilir kılmak” ya da “emin olmak, tam bir güven duymak, inanmak” anlamlarına gelmektedir[3].
Dinî anlamda imân, sözlük anlamındaki imandan iki noktada farklılık arzeder: Birincisi kendisine inanılması gereken şeyler bizzat dinin belirlemiş olduğu şeyler olacaktır ve bunların tümü Kelime-i Tevhîd ile Allah’a ve Peygambere iman şeklinde toplu olarak ifade edilir. “Âmentü billâhi ve melâiketihî… ” ile de ayrı ayrı ortaya konulur ve Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmak şeklinde sayılır. Ayrıca Kelam ilminde de bunlar detayları ile anlatılır, temellendirilir ve savunması yapılır.
İkincisi imanın bizatihî mahiyeti açısından da yani imanın ne olduğu noktasında da farklılık arzeder ve bu konuda İslâm mezhepleri çok farklı görüşlere sahiptir[4]. Tercih edilen izaha göre “iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar”dır. Birincisi aslî rükün, ikincisi ise zâid rükündür. Dolayısıyla tehdit gibi bir zaruret sonucu ikincisi yani dil ile ikrar olmasa da iman bulunur. Ancak her halükârda kalp ile tasdik rüknü, iman için olmazsa olmaz koşuldur. Ayrıca imanın bir asıl hali, bir de kemal hali vardır. İmanın aslında herkes eşittir ve bu halin zıddı küfürdür, kemâl halinin zıddı ise fısktır ve bu konuda insanlar farklı farklıdırlar. İmanın yetmiş şu kadar şubesi[5] işte bu kemal halini oluşturur, bu itibarla onlardan birinin bulunmaması insanı kâfir kılmaz, fâsık yani günahkâr yapar.
Merhum Elmalılı, ağaç benzetmesiyle imanı köklere, amelleri de bu imandan fışkıran sürgünlere benzetir. Meselâ kışın toprak üstünde dalların kuruyup dökülmüş olması, köklerin yokluğuna delâlet etmez. O köklerden ortam müsait olduğunda yeni sürgünler fışkırabilir. Bu itibarla amel, imandan bir cüz değildir[6].
Meşhur Cibrîl hadisinde[7] üç esas konulmuştur: İman, İslâm ve İhsan. Bu üç terim, inanç, ibadet ve günlük yaşantı, ahlâk olmak üzere dinin üç boyutunu ortaya koyar. Bunların birbirine nispeti ağacın kökü, gövde ve dalları, meyvesi gibidir. Meyvenin olabilmesi için, mutlaka gövde ve dalların, gövde ve dalların ayakta durabilmesi, canlılığını sürdürebilmesi için de sağlam köklerinin olması zorunludur. Ancak tersi aynı şekilde bir zorunluluk değildir. Yani köklerin varlığı zorunlu olarak gövdeyi, gövdenin varlığı da zorunlu olarak meyveyi gerekli kılmaz. Ne var ki işin doğasında mülazemet ilkesi gereği bunlar hep birlikte olur. Kökler sürgün verebilmek için, sürgünler de meyveye durmak içindir. Kalpte yer eden ancak eyleme dönüşmeyen bir iman düşünülemez. Keza bir semeresi olmayan eylemin de anlamı yoktur. Sonuçta asıl amaç semereyi elde edebilmektir. Zaten din olarak İslâm’ın amacı da “güzel ahlâkın tamamlanması”[8] değil midir?
Böylece müttekîlerin birinci vasfı kısaca şu oluyor: Gayba yani Allah’a ve O’nun buyurduklarına, Peygambere ve onun duyurduklarına iman etmek; bu inancı kalp ile tasdik edip, bir zaruret olmadıkça dil ile de ifade etmek.
Bu iman ve inanç ile yaşantımızı sürdürmek dileğiyle…
Dua ile!
01.06.2017
GARİBCE





[1]              bk. Râzî, II, 26; İlyas Çelebi, “Gayb”, DİA., XIII, 404.
[2]              Esed, I, 4.
[3]              Râzî, II, 23; Elmalılı, 177.
[4]              bk. Râzî, II, 23.
[5]              bk. Buharî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 58; Ebû Davûd, Sünne, 14.
[6]              bk. Elmalılı, I, 173-185.
[7]              Buharî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 57.
[8]              Muvatta, Husnü’l-huluk, 8.

30 Mayıs 2017 Salı

TAKVA: Cemal Tutkusu Celal Korkusu


Dinimizde temel kavramlardan biri “takva”dır. Dinî yaşantımızda yol alabilmemiz, inancımızı ve müslümanlığımızı sağlam bir zemine oturtabilmemiz, dinî kaynaklardan yararlanabilmemiz bizzat Kur’an’ın ifadesiyle mütteki yani takva sahibi olmamıza bağlıdır. Bu itibarla bu yazımızda kısaca takva kavramı üzerinde durmak istiyoruz.
Bu kelime “vikâye” kökündendir, sakınmak, korunmak anlamındadır. Tırnağı incelmiş hayvanın yürürken ayağını taştan sakınması anlamında kullanılmaktadır[1]. Daha sonra bu kelime Kur’an terminolojisi içinde, kök ile irtibatı sürdürülmekle birlikte yeni anlam kazanmış ve saf, temiz dindarlık[2], dini bütünlük, her an huzurda olma düşüncesinin kazandırdığı ilahî sorumluluk bilinci[3] anlamına gelir olmuştur.
Hz. Ömer, Übeyy’e “Takva nedir?” diye sorar. Übeyy: “Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü?” der. O da: “Evet!” cevabını verir. “Peki, ne yapardın?” diye sorar. “Eteğimi çemrer ve dikkat ede ede yürürdüm” cevabını alınca, “İşte takvâ budur” der[4] ve bu benzetme ile takva terimini açıklamak ister.
Kur’an’da takva üç anlamda kullanılmıştır[5]: Birincisi ebedî azaptan korunmak için şirkten kaçınma[6], ikincisi büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrarlı olmaktan sakınma[7] ve üçüncüsü de “İttekûllâhe Hakk’a tükâtihî”[8] âyetinde olduğu gibi kalbi meşgul edici her şeyden uzak durarak, kalbi tamamen Allah’a teslim etme, orada O’ndan başkasına yer vermeme.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere takvânın iki boyutu vardır:
Birincisi, Allah’ın emirlerini mümkün mertebe yaparak onun rızasını kaybetmekten sakınmak, ikincisi de O’nun yasaklarından mutlak anlamda kaçınarak O’nun gazabına uğramaktan sakınmak[9].
Buna göre takvâ bir yönüyle cemal tutkusu, öbür yönüyle de celâl korkusudur. Bu itibarla, takvânın her ne kadar bazı âyetlerde “haşyetullah” yani Allah (c.c) korkusu anlamında tefsir edildiği[10] olmuşsa da, onu sırf korku boyutu ile ele almak ve sevgi boyutunu göz ardı etmek eksik bir tanımlama olur.
Nitekim bu iki boyut müttekîler için sonuç olarak belirtilen “felâh yani kurtuluş” kavramı için de aynısıyla geçerlidir; hem umulana nail, hem de korkulandan emin olma söz konusu olmadıkça gerçek anlamda “felâh” olmaz. Takvanın cemal boyutunda, her türlü güzellik işlenerek umulanlara erme; celâl boyutunda ise her türlü kötülüklerden uzak durularak korkulanlardan emin olma tecelli etmelidir. İşte o zaman gerçek anlamda kurtuluş ve saadet olacaktır.
Bu, iki kanatlı kuşun uçabilmesine benzer; tek kanatlı kuş uçamaz. Dolayısıyla sadece korku boyutu ile ya da sadece sevgi boyutu ile ilahî sorumluluk bilincine erişilemez, dengeli biçimde ikisi bir arada olmalıdır. Nefsin her türlü çirkefliklerden arındırılması sağlanırken, ruhun her türlü güzelliklerle bezenmesine çalışılmalıdır.
“Tırnağımıza taş değmesin” anlamında ilahî azabdan korunma olarak aldığımızda takvâ, nihaî amaç olmayıp, kurtuluş ve saadetimize vesile olur[11]. Bu vesileyi elde edebilme hem ahiret hem de dünya için bir dizi önlem almayı gerektirir.
Ahiret için ele aldığımızda takva, tevhid üzerine kurulu bir inanca sahip olma, imanı koruyucu ve derinleştirici ibadetler ve salih amellerde bulunma ve her türlü güzel ahlâkla bezenmeye çalışma gibi fiil şeklinde; şirkten, küfürden, her türlü ahlâksızlıklardan uzak durma gibi terk biçiminde bir hayat çizgisini sürdürmeyi gerektirir.
Takvânın yani kulluk bilincinin bir de davranışlarımızın dünyevî sonuçlarına dönük bir yönü vardır. Bu önemli kavramın bir veçhesini de ilahî dünya azabından sakınma çabası oluşturmaktadır.
Böyle bir sonuçtan kurtulma, her şeyden önce doğal ve sosyal nizamda geçerli olan ilahî yasaları (sünnetullah) tespit etmeyi, kurulu dengelerin bozulmaması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılar. Bu ise bütünüyle ihtisas ilimlerinin en üst düzeyde tahsil edilmesini, çevre, sağlık, güvenlik gibi her alanda yeterli bilinç ve donanıma ulaşmayı gerekli kılar. İşte o zaman insanlar topyekûn ilahî dünyevî azaptan korunmuş ve sonuçta da kurtulmuş olurlar[12]. Aksi takdirde ozon tabakasının delinmesi, dünyanın giderek ısınması, buzulların eriyip suların yükselmesi, ağaçlardan yoksun kalmış münbit toprakları yel süpürüp sel alması, dünyanın her gün biraz daha çölleşmesi gibi çevre, bulaşıcı, tedavisi imkânsız hastalıklar gibi sağlık, uyuşturucu bağımlılığı, terör, bir yanda açlık ve yetersiz beslenme, öbür tarafta aşırı tıkınma ve şişmanlık gibi insanlık adına utanç verici manzaralar, sosyal yaralar, renk, ırk, dil, coğrafya vb. gibi ayırımlar, masum insanları yok eden dünya savaşları, milletleri sömürüp yok eden emperyalizm… ve daha nice belâlar dünyevî anlamda takvâsızlığımızın sonucu olmaktadır.
Şu halde takvâ, dünya ve âhiret saadetinin, gerçek kurtuluşun (felâh) zorunlu şartı olmakta ve en üst bilinç düzeyi olarak biz müminlerden istenmektedir.
Hepimizin takva üzere olması temennilerimle…
Dua ile!
30.05.2017
GARİBCE






[1]              Keşşâf, I, 20.
[2]              Ateş, I, 99.
[3]              Esed, I, 4.
[4]              Kurtubî, I, 161.
[5]              Elmalılı, I, 169; Ateş, I, 99.
[6]              bk. Fetih 48/26.
إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا [الفتح/26]
[7]              bk. A‘râf 7/96.
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آَمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ [الأعراف/96]
[8]              Âl-İ İmrân 3/102.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ [آل عمران/102]
[9]              bk. Taberî, I, 232; İbn Kesîr, I, 61; Elmalılı, I, 169.
[10]             bk. Râzî, II, 20.
[11]             Elmalılı, I, 170.
[12]             Menâr, I, 125.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...