20 Ekim 2015 Salı

Lafu güzaf çilesi değil


Bizim Nail, Ümmi Sinan'dan üç dörtlük paylaşmış. Garibce de ona ilave dörtlükler dizmiş:

İkrar gerek bir ere
Göz açıp Didar göre
Sarraf gerek gevhere
Nadan bilesi değil

Bir pınarın başına
Bir testiyi koysalar
Kırk yıl anda durursa
Kendi dolası değil

Ümmi Sinan yol âyân,
Oluptur belli beyan,
Dervişlik yolu heman,
Tac u hırkası değil.
Ümmi Sinan

Aldı GARİBCE :

İlim matlup talibe
Hem erbabını bile
Talep yoksa nafile
Bu iş olası değil

Duydun mu fokur fokur
Talibim bina okur
Sanırsın kilim dokur
Saç baş yolası değil

Eğri büğrü yazanın
Orda burda tozanın
Dibi delik kazanın
Heyhat dolası değil

İlim nurdur günahsa perde
Dağlar aşıran azim nerde
Yoksa sende merhem derde
Ağarıp yüzün gülesi değil

********
Rahmet bürür de iner yağmur
Ruha inşirah kalbe surur
Ve huzur ancak anda bulur
Başka yerde bulası değil

Ömür dediğin ne tez geçer
Ecel şerbetin herkes içer
Hazır değilsen burda eğer
Münker Nekir gülesi değil

Hayatı çevirip kumara
İpliğin çıkarır pazara
Akibet girince mezara
Rabbin kimdir bilesi değil

Garibce verin gayra talkın
Salkımdadır hep neden aklın
Olmak istersen Hakka yakın
Lafu güzaf çilesi değil

18-20.10.2015

GARİBCE

7 Ekim 2015 Çarşamba

Dedim niye hala evlenmedin? Dedi ah be hocam!



Bugün danışmanı olduğum Yüksek Lisans öğrencisi ile tanıştım. İşi var, aşı var, boylu boslu üstelik de yakışıklı. Dedim yaş kaç. Dedi otuz. Çor çocuk? Dedi Hocam ben bekârım. Hayret dedim, senin gibi böyle yakışıklı biri bu yaşa kadar bekâr kalmış, bizim çevrede pek rastlanan bir şey değil diye takıldım. Hocam dedi, ben babamı küçükken kaybettim, şu anda anneme ve kardeşlerime ben bakıyorum. Öyle olunca da benim gibi biri kolayca evlenemiyor. Belli ki birkaç teşebbüs sırf bu yüzden akim kalmış.
Senin bakmakla yükümlü olduğun annen var, öyle ise ben seninle evlenemem. Hem ben istesem bile ailem istemez…
Aile algımız, yuva kurma töremiz belli ki çok değişmiş. İmdi bu anne kaybettiği kocasına mı yansın, kendine sebep evlenemeyen oğluna, uşağına mı yansın.
Allah buyuruyor ki “Siz kendinizi değiştirmedikçe, Allah sizi değiştirmez!” Siz ümmet olarak kendi değerlerinize sahip oldukça Allah sizi niye değiştirsin ki? Siz sapmadan Allah sizi saptırmaz. “Ne zaman ki saptılar, Allah da kalplerini saptırdı!” Bu hep böyledir. Siz direksiyonu dışa kırmadıkça Allah sizin arabanızı yoldan niye çıkarsın ki?
Diyelim ki baştan tedbir aldın, anne ya da baba kahrı çekmeyeceğin bir evlilik yaptın. Ama bir süre onlardan biri göçtü gitti geride anne ya da baba tek kaldı. İmdi bu yaşlılar ne olacak ve onlara kim bakacak? Baştan bakmayı kabullenemeyen sonradan başına geldiğinde kabullenebilir mi? Tam da huzuru bulmuşken, hayatın tadını çıkarıyorken yaşlı birinin ayak bağı olması, her işlerine karışan dırdırları çekilmez olan, bir takım garip tavırları bunamışlıklarına alamet kılınan bu insanların kahrı çekilir mi? Ee, o zaman bu insanların hali ne olacak? Ve sıra yarın bize geldiğinde  bu kez bizim durumumuz ne olacak?
İşte tam da burada huzur evleri imdada yetişiyor ve oraya yerleştirilen yaşlı ebeveynler için değilse de oraya yerleştiren evlatlar için gerçek anlamda huzur veriyor. İmdada yetişen huzur evleri, bozulan huzurun yeniden elde edilmesine, ya da hiç bozulmadan devamının sağlanmasına imkân sağlıyor. Öyle ise yaşasın huzur evleri ve iyi ki varsınız.
Giderek yaşlı nüfus hızla artıyor. Hal böyle iken huzur evlerine çok ihtiyaç duyulacağa benziyor.
Ne diyelim, Allah huzurumuzu bozmasın. Elden ayaktan koymasın.
Dua ile!
07.10.2015

GARİBCE 

3 Ekim 2015 Cumartesi

Sözün doğru olması yetmiyor; özün de doğru olması gerekiyor!


Bir zat anlatıyordu. Araba alıp satma işine başlamışlar. Ortağı durumunda olan biri, gelen bir müşteriye arabayı satmaya çalışıyor ve bir sürü asılsız övgüden sonra, “Abi sen al bu arabayı. Bu arabada ekmek var!” diyor ve bunu derken de hem vallahi hem billahi diye ne kadar yemin varsa hepsini ardı ardına sıralıyor. Müşteri gittikten sonra ortağına sitemle diyor ki: “Arkadaş yalan yere nasıl böyle yeminler edersin. Yemin öyle kolayca edilen bir şey mi? Allah’ın adını yalana alet etmek insanlığa, Müslümanlığa uyar mı?”. Ortağı olacak şahıs: “Arkadaş bizde yalan olmaz!” diyor ve arabanın bagajını açıp oradaki örtüyü kaydırıyor ve oraya koşmuş olduğu ekmeği göstererek “Bak!” diyor “işte ekmek”.
“Bunun üzerine o işten hemen ayrıldım!” diyor anlatan.
Doğru ne? Yalan ve eğri ne?
Sözün bizatihi kendisinin gerçekliğe uyuyor olması mı, yoksa karşıdaki insan üzerinde olan etkisi mi? belirleyici olan.
Sıffîn’de Muaviye taraftarları Hz. Ali  taraftarlarını Kur’an ile aldatmışlardı. Haricilerin “Allah’tan başka hüküm veren yoktur!” sözleri için Hz. Ali “Kelimetü hak ürîde bihâ’l-bâtıl = Bâtıla alet edilen hak bir söz!” nitelemesi yapmıştı.
“Baban evde mi?” diye soran kişi için, çocuğa babası bir daire çizdirip, elini de daire içine koydurup, “Babam burada yok!” dedirtmesi doğruya mı örnek oluyordu yoksa yalana mı?
Birisi elinde silahla diğerini kovalıyorken kaçanın saklandığı yeri gördün ve kovalayan sana onu görüp görmediğini sordu ve sende yalandan nefret ettiği için doğruyu söyledin ve adam buna sebep öldürüldü. Şimdi senin doğruyu söylemen acaba doğru oldu mu? Yalan söyleseydin de adamın hayatını kurtarmış olsaydın acaba yaptığın şey daha doğru mu olacaktı?
Bu ve benzeri örnekleri çoğaltmak mümkündür. Görülüyor ki doğru olanı yapmak her zaman doğruyu söylemekle olmuyor. Sözün bizatihi doğru ya da eğri olması önemli değil, asıl önemli olan onun karşıdaki insan üzerindeki etkisi ve sonucu oluyor.
Tek başına sözün doğru olması yetmiyor, özün de doğru olması gerekiyor.
Kelamda senin ne dediğinden çok galiba karşıdakinin ne anladığı önemli oluyor.
Dua ile!
03.10.2015

GARİBCE 

14 Eylül 2015 Pazartesi

Nice dertsiz bilirim, öğrenince derdini meğer dertsiz benmişim derim!



Geçenlerde bir hoca arkadaşımın arabasına bindim. Kısa yolculuk sırasında anlattı. Dert sağanağına yakalanmışlar gibi geldi. Şikâyetçi değildi, mütevekkildi. Sonra gençlerin sabırsızlığından, metanetsizliğinden dem vurdu. İstiyorlar ki hep huzur içinde olsunlar, hiçbir dertleri, sıkıntıları olmasın. Hep nimet olsun, nikmetten uzak olsun. Ama hayat öyle değil ki. Zahmetsiz rahmet, külfetsiz nimet yok gibi. Öyle bir niteleme cenneti işaret ediyor sanki.
Dedim ki diyor: Rastgele bir apartmana gidin sıra ile dairelere girin. Sahiplerine deyin ki: Arkadaş bir ben derdimi anlatayım, bir de sen anlat. Sonra dinleyin. Üç evden en az ikisinin derdinin sizin kendi derdinizi bastırmazsa o zaman ne derseniz deyin?
Öyle ya diyor ve ekliyor: Allah Teâlâ kasem ile “elbette sizi bela ve musibetlerle sınayacağız; korkuyla, açlık, yokluk ve kıtlıkla, mala, cana ve ürünlere gelen zarar ve ziyanla deneyeceğiz. Sabır ve metanet gösterenleri müjdele! Onların başına bir musibet geldiği zaman İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn derler. Biz Allah’a aitiz ve elbet O’na dönücüleriz.”
Hayy’dan gelip Hû’ya gitmekte olduklarının bilinci ile hareket ederler.
Dünyanın hep fitne olduğu söylenir.  Fitne ham haldeki filizlerin ateşe sokularak saf maden/ cevher kısmının cürufatından ayrılması işlemidir. Aynen öyle, insan da belalarla, dertlerle, bin bir çeşit sıkıntı ile sınanır da sabır ve metanetiyle saflaşır, olgunlaşır, kemal bulur.
Bu arada kendinden gayrı herkesi asude sanan bir takım kimseler  niye ben sorusunu sorarlar. Ama aynı insanlar nedense sahip oldukları bunca nimet ve meziyete karşı niye ben demeyi pek akıllarından geçirmezler.
İnsan sızlanmasını bildiği kadar, az çok sabretmesini, fikretmesini ve şükretmesini de bilmeli.
Dua ile!
14.09.2015

GARİBCE 

10 Eylül 2015 Perşembe

Fevrîlikte nedamet Teennide selamet!


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!
Evet, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Rahmete, şefkate, sevgi ve saygıya, hak ve hukuka riayete  ne kadar çok ihtiyacımız var.
Allah insanları yaşasın diye yarattı. Yaşamak, var olmamızın bir gereği. Bu itibarla insanlar ölmek için yaşamazlar. Ne var ki ölüm mukadderdir ve herkes erinde geçinde ölür. Ölmek hiçbir zaman amaç değildir; sonuçtur.  Şehadet de olsa ölüm istenilen, beklenilen, özlenen şey olmamalı. Çünkü var oluşumuzla yaşamak aynı şeydir. Varlığımızın amacı da sonsuz bir hayata evrilmeyi sağlamaktır; cennetiyle cehennemiyle.
Bize yurt olarak tayin edilen işte burada yaşarken, yaşantımıza engeller çıkarma, hayatımıza kastetme gibi saldırılar olabilir. Herkesin huzur içinde yaşantısını sürdürmesi ve asıl amacı gerçekleştirmek doğrultusunda çaba sarf etmesi asıl olmakla birlikte bu yolda saldırılara maruz kalmak her zaman için söz konusu olabilmektedir. İşte bu türden saldırıları defetme ve ortak yaşam için bir huzur iklimi oluşturma tüm insanlığın aynı zamanda vazifesidir. Can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, insanlık onur ve haysiyeti, neslin bekası, insanın varlık amacı doğrultusunda kendisini gerçekleştirebilmesinin imkanları vb. gibi insan yaşantısı için olmazsa olmaz kabilinden insanlık ufkunda yer alan bir takım değerlerin her bir şahıs için aynı derecede var edilmesi ve korunması gerekir. Bütün bunlar insanca yaşamak içindir. Lakin yeri ve zamanı geldiğinde bu değerler için yaşamın bizzat kendisi de feda edilmeyi gerektirebilmektedir.
Uğrunda feda edebileceğimiz yüce değerler yoksa ve yaşantımız insanca bir yaşantı değilse  yaşamın da ne anlamı olabilir ki? İşte şehadet bu fedayı cana denir ve ancak hiçbir zaman amaç değildir. Şehadeti insanlık için bir amaç gibi takdim etmek yanlıştır ve yanlış sonuçlar doğurmaktadır. Haydin ben ölmeye gidiyorum, demek başka, ben yaşamın önüne çıkarılan engelleri kaldırmaya gidiyorum, gerekirse bu uğurda ölürüm ve bu ölüm benim için yanlış gidişata müdahil olduğumun tanıklığı olur, demek başkadır. Bu inançla mücadele edip ölmem halinde kaybedeceğim bir şey de yoktur. Zira ölüm yeni bir hayatın eşiğidir. Varlığım insanlığın varlığına, insanlık değerlerinin ikamesine adanmıştır. Bu itibarla zararda ziyanda da değilim. Naçiz varlığım insanlığın değerler dünyasında yaşamaya devam edecek, ufukta parlayan meşaleler gibi insanlık dünyasını aydınlatacaktır. Bu itibarla bu sonuç övülen, takdir edilen ve ödüllendirilen bir sonuçtur. Allah yolunda öldürülenler “ölüler” değillerdir. Onlar, insanlık tarihi boyunca hep diri olarak varlıklarını sürdürecekler ve insanlık dünyasının parlayan yıldızları olarak ufkumuzu aydınlatacaklardır. Onlara selam olsun!
Çok zor bir süreçten geçiyoruz.
Bizi bu hale sürükleyen sebepler nelerdi? Şimdi bunları irdelemenin ve suçlu aramanın çok bir anlamı da yoktur. Şu anda çok tehlikeli bir yuvarlanma hali var gibi gözüküyor. Heyelan bölgelerinde tek bir taşın yuvarlanması büyük felaketlerin oluşması için yeterlidir. Sathı mailde yuvarlayacağınız bir kar topunun çığa dönüşmesi ve ardından korkunç yıkımları getirmesi  hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Şimdilerde korkunç bir kin ve hınç dalgasının giderek büyüyen bir şekilde toplumu sardığı ve istikrarı kökünden sarstığı gözükmektedir.
Böylesi bir ortamda herkese etkin bir rol düşmektedir. İnsan olarak amacımız yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Ortak değerlere sahip çıkıp onların egemen olacağı huzur ve sükun ortamının oluşması için hepimizin çaba göstermesi lazımdır.
İnsan olarak hepimiz birbirimizin eşi olmaktayız. Ama Müslümanlar olarak ayrıca kardeş bulunuyoruz. Dolayısıyla insan olan herkese karşı yerine getirmemiz gereken bir hukukumuz olduğu gibi, ayrıca Müslüman olan kardeşlerimize karşı daha da özel bir hukukumuz olmaktadır.
Adil olmak zorundayız ve “bir kavme olan hıncımız, kin ve öfkemiz bizi adaletten ayırmamalı”dır. Adalet herkese hak ettiğini vermektir. Ne eksik ne fazla. Dolayısıyla bir kimse bir suç işlemişse onun işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılması adaletin gereğidir. Ancak iyi semereler verecekse  cezalandırma yerine affetme yoluna da gidilebilmelidir ve buna “ihsan” denilmektedir. Karşısındakini bende edecek bir erdemdir.
Suç ve cezada şahsilik ilkesi esastır. Benim işlediğim bir cinayet yüzünden hiç ilgisi olmayan, tamamen masum bulunan bir yakınımın cezalandırılması adaletle bağdaşmaz. Bu tutum, kin ve intikam yumağının giderek büyümesi ve toplumu tümüyle sarmalına alması gibi sonuçlar doğurur.
Genel huzurun bozulduğu ortamlarda suçluların affedilmesi, kayırılıyor gözükmesi toplumda infiallere sebep olabilir. Bu itibarla mekanizmaların gecikmeden devreye girerek adaleti tesis etmesi bir zorunluluk olarak arz eder. Ateşin düştüğü yerde anında söndürülmemesi, giderek büyümesine ve sonuçta kontrolden çıkan yangınlara döner. Toplum adaletin yerine getirilmesi için yardımcı olmalıdır. Ancak kendiliğinden ihkakı hakka kalkışması, linç girişimlerine ve sonuç itibariyle işin tamamen çığırından çıkmasına sebep olur.
Her konuda teenni ile hareket etmek, aceleci davranmamak önemli bir erdemdir. Ancak fitnelerin körüklendiği ortamlarda fevri hareketlerde bulunmak ve şüyuu vukuundan beter olan haberlere inanarak, tahkik etmeden eylemlere kalkışmak, hiçbir zaman telafisi mümkün olmayan zarar ve mefsedetlere sebebiyet verir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’sinde bile münafıkların en zor ve kritik dönemlerde toplumun maneviyatını nasıl sarstığı malumdur. Dolayısıyla bu hastalıklı tipler ve provokatörler her zaman ve toplumda var olurlar ve bunların en çok sevdiği ortamlar da muhataralı ortamlardır, puslu havalardır. Bunlara prim vermemek, onlara verilecek en güzel cevaptır. Yangın yerine dönmüş ortamlara odun taşımak, yangını büyütmekten başka bir işe yaramaz.  Bir de ateşe körükle gitmeye ne demeli?
Bir de ulu orta insan cesetlerinin teşhir edilmesi vicdanları çok acıtıyor. Düşmanınız dahi olsa, savaş hukuku gereği öldürdüğünüz bir düşman askeri dahi olsa, onların cesetleri  Allah’ın birer emanetleridir. “Bir çukur hafriyle ilâ cehenneme zümera” da olsa onlara karşı saygılı olmak insanlık gereğidir. Kabil’in kin ve öfkesi Habil’i öldürttü ama onu sırtında taşımasına ve nihayetinde gömmesine de engel olmadı.
Dua ile!
10.09.2015
GARİBCE

28 Ağustos 2015 Cuma

1991 M.Ü. İlahiyat mezunlarımızla kahvaltı!


Sosyal medya işe de yarıyor. Eski mezunlarımız Hüseyin Özcan, Hasan Ali Gökdemir gibi  öncü arkadaşların girişimi ile bir olup bugün için Fakültemizde birlikte kahvaltı yapmaya karar vermişler. 170 kadar öğrenciden kırk kadarı bir araya gelmişler.
Önce sözü bize verdiler ve sonra da sırayla kimi uzun kimi kısa yapıp ettiklerini ve medeni hallerini anlattılar. İçlerinde dede olan henüz bir kişi vardı. O da talebe iken evlenmişmiş. Erken evlenen döl alır hesabı…
Bu öğrencilerimiz birbirlerinden ve bizden ayrıldıklarında hepsi de daha yirmili yaşların başındaydılar. Aradan 25 sene geçmiş ve karşılaştıklarında kimse  diğerini bıraktığı hal üzere bulamamış. Bunu anlatan espri şöyle idi: Yedi bayan öğrenciden katılan dört hanım Fakülteye girdiklerinde, saçı sakalı ağarmış, kafaları dazlamış  bir takım yaşlı yaşlı adamlar görmüşler. Bu amcalar da kim, bizim arkadaşlarımız nerede diye kendilerini istikbal edenlere sormuşlar.  Rivayete göre o amcalar da: Şurada duran teyzeler de kim acaba diyesi imiş.
Toplantı bitiminde Yümnü Sezen hocaya rastladık ve hemen onun etrafını çevrelediler. Hoca onlara bakarak: Yahu yaşlandığımızı mı göstermek istiyorsunuz? türünden takılıyordu.
Şaka bir tarafa ruhlar belki kocamıyor ama bedenlerimiz yaşlanıyor. Bu dünkü talebelerimiz de haliyle yaşlanmış, kiminin saçları ağarmış, kiminin  kafası açılmış. Önden açılmış ise cefadan, üstten ise sefadan, arkadan ise hanım dırdırından olurmuş. Ben, babamız Adem’in kafasını göğe sürtmesinden miras kalmış diye biliyordum. Demek daha öğrenecek çok şey var.
Bu değerli mezunlarımız iyi de ettiler ve sırayla hepsi de kendisini anlattı. Özlemlerini dile getirdiler. Mekan olarak her şeyin değiştiğinden değişmeyen tek şeyin binanın önünde yalnız başına ayakta durmaya çalışan –ki o da kurumaya yüz tutmuş- tek bir ağaç olduğunu söylediler. Bu hasbihal ve anlattıklarından beni çok bahtiyar eden birkaç hususu paylaşmak isterim:
Bu eski mezunlarımızın birçoğu vaktiyle İlahiyat fakültemize gönülsüz gelmiş ama zamanla hepsi de memnun olmuş ve aidiyetleriyle iftihar etmişler. Hayata yeniden başlama imkanları olsa yine bu Fakültede okuyacaklarını söylediler.
Hemen hepsi özellikle Marmara İlahiyat'ın gittikleri yerde itibarlarını artırdığında hem fikirdiler.
Aralarında ticaretle vb. uğraşanlar olsa da büyük çoğunluğu eğitime gönül vermiş ve idari görevlerde bulunmuşlar, sorumluluk almışlar. Belli ki eğitimimize önemli katkıları olmuş ve olmaktadır.
Çoğunun çocukları da kendi yollarında eğitim görüyorlarmış. Bu da haliyle sevindirici bir durum.
Zamana mekana ve kişiye göre değişmeyen mutlak gerçekliğe sahip çıkma ve adanmışlığa vurgu yaptılar.
Hanım mezunlarımızdan da bunca yaptığımız hizmetlere rağmen daha iyilerini yapmaya mecbur olduğumuzu ifade eden oldu.
Bir bayan mezunumuz da Garibce’yi takip ettiğini ve  arkadaşların da takip etmelerini arzuladığını söyledi. Hitamuhu misk oldu.
Bu arada Ziya Yılmazer hocamızın da “Bizi de tümden unutmayın, arada çaya çorbaya da çağırın!” diye takılması da yerindeydi.
Bir mezunumuzun da tespit ettiği gibi kırkından sonra  tanışıklıklar ne kadar olsa da eski dostluklar gibi olmuyor. İnsanların birbirlerine isimleriyle hitap etmesi ve yanlarında tabii davranabilmesi, birbirlerine takılabilmesi gibi güzel bir şey var mı? Eski arkadaşlıklar işte böyle bir şey, tadına doyum olmuyor.  Boşuna dememişler her şeyin yenisi dostun eskisi makbuldür diye.
Bu etkinliğin diğer mezunlarımıza da örnek olması dileği ile.
28.08.2015

GARİBCE 



Kardeşinizin ayağı kaydı mı?



Rivayete göre Hz. Ömer Şam ahalisinden güçlü kuvvetli bir adamı soruşturdu. Kendisine denildi ki: O, kendisini şaraba verdi. Hz. Ömer, kâtibine:
“Yaz!” dedi: “Ömer’den Falancaya. Selam üzerine olsun. Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah’a olan hamdimi sana iletiyorum. Bismillahirrahmanirrahim. Hâ mîm! …”[i]  İleyhi’l-masîre kadar yazdırdı. Ve mektubu mühürledi. Ulağına: “Onu illaki ayık olarak bulduğun zaman kendisine ver!” diye de tembih etti. Sonra da yanında bulunanlara onun tevbe etmesi için dua etmelerini istedi.
O kişi kendisine mektup gelince onu okumaya ve şöyle demeye başladı: “Allah Teala beni mağfiret edeceğine dair vaadde bulunmuş ve azabı ile de uyarmış!”. Bunu tekrarladı durdu da sonra ağladı. Sonra içinde olduğu durumdan kendisini kurtardı, içkiden uzaklaştı ve güzelce tevbe etti. Durumu Hz. Ömer’e ulaşınca:
“İşte böyle yapın! Kardeşinizin ayağının kaydığını gördüğünüz zaman onu düzeltin ve onun ayağa kalkması için çaba gösterin, onun tevbe etmesi için Allah’a dua edin! Ona karşı şeytanlara müzahir olmayın!”.
Ey Koca Ömer! Senin irfanına ne çok muhtacız.
Bize kalsaydı bir tekme de biz atardık.
Büyüklüğünle yolumuza hep ışık oldun.
Fıkhın fıkhımız, heybetin sevgimiz oldu.
Dua ile!
28.08.2015
GARİBCE



[i] 1. Hâ, Mîm. 2. Bu kitap; ‘mutlak izzet ve ilim sahibi’ (‘Alîm Azîz) Allah tarafından indirilmektedir. 3. Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası sert, lûtfu bol... ki O’ndan başka tanrı yoktur... Yalnız O’nadır ayrıca, nihaî dönüş! [el-Mümin 40/1-3]

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Ne namaz ama!



Bir kimse nebiz çukuruna düşse, tabaklanmış köpek derisi içerisinde oradan çıksa, niyet etmese, namaza  tekbir yerine  onun Türkçe yahut Hintçe tercümesiyle  başlasa, kıraat yerine  sadece Müdhammetân’ın tercümesini okuyuverse, sonra rükuu terk etse ve tavuk yem toplar gibi  iki kez başını yere koyu koyuverse, aralarında oturma olmasa, teşehhüdü okumasa, sonra namazının sonunda selam verme yerine bile bile yellense… bu namaz olur. Bu kadarlık kısım namazın vacibi (farzı) için yeterlidir. Gerisi ise adab ve sünendir (yani vıttırı vızzık). [el-Menhûl, s. 614]
-Allah! Allah!  Bak sen hele! Bunu kim diyesi imiş?
-Mezhebinin fesadı belli olan Ebu Hanife.
-Deme ya?! Peki, ona bunu kim isnad ediyormuş?
-Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî (ö. 505)
-Haydi ya!
Boşa dememişler: La yü’hazü mezheb min mezheb:
Bir mezhebin görüşü başka bir mezhepten alınmaz.
Ulema beyninde elbet olur hilaf
Lakin bize düşen illaki el-insaf

Dua ile!
24.08.2015

GARİBCE

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Allah’ım! Senin kapın neden hep açık?! Ve bizim gözümüz neden hep kapalı?!

Allah’ım! Baktım da bir türlü anlayamadım. Senin kapın açık, hem de her daim açık, hem de herkese sonuna kadar açık. Bununla birlikte nedense önünde gezinenler, oradan içeri girenler tek tük gibi gözüküyor. Öbür taraftan senin açık kapının simsarlığını yapan bütün kapılar kapalı ve her birinin önünde yığınlar oluşmuş, sözde senin kapına ulaştıracak olan bu esrarengiz kapıların arkasında neler olduğunu merakla kuyruk olup beklemekteler.
Ve ben bir türlü anlayamadım.
Allah’ım! Eğer gerçekten bu esrarengiz kapalı kapılar, senin kapının önünden ayarttıkları bu yığınları gösterdikleri kerametlerle akıllarını başlarından alıp senin ardına kadar açık olan kapına getirmektelerse helal olsun aldıkları simsarlık ücretine! Ve tabi yuh olsun böylesi bir simsarlıkta keramet arayanlara!
Şimdi nasıl bilmem. Eskiden taksi esnafı için anlatırlardı. Turist Sultan Ahmet meydanına gelmiş, Sultan Ahmet Camisini sormuş. Taksici seni oraya götüreyim buyur demiş, almış adamı birinci köprüden geçirmiş ikinci köprüden döndürmüş ve aldığı yerden farklı başka bir kapının önüne bırakmış ve “İşte!” demiş “Sultan Ahmet Camii!”
Ve adam menzili maksuduna ermenin hazzı ile onu yeşil dolarlara boğmuş!
“Eğer sen imdadıma yetişmemiş olsaydın şimdi kim bilir İstanbul’un hangi adı bilinmez sokağında kaybolup gidecektim!” demiş.
Adam son derece mütevazı! “Vazifemiz!” demiş, “her zaman emrinize amadeyiz! Ve biz hep buradayız. Zaten işimiz bu!”.
Geçen bir düğündeydim. Bir iki kelam etmem gerekiyordu. Yol yorgunluğu, havanın sıcaklığı etkindi. Kısa bir konuşma oldu. Evlilik yaşının yükselmesi ve boşanmaların artmasına değindim, sükûnet, meveddet ve rahmet üzerinde durdum, evliliğin yürüyebilmesi için sevgi ve onu sürekli kılıcı, besleyici rahmet (saygı, esirgeyicilik) şartından bahsettim.
Sonra başka biri konuştu. İster istemez dinledim. Aynı dini anlattığımız inancı bende oluşmadı ve insanları aynı kapıya çağırdığımız inancı da.
Ve sonunda kendimi çok çaresiz hissetim. Zavallı ben Ebrehe’nin yanına çıkıp da Develerini isteyen Abdulmuttalip gibi idim. Oysa ötekisi Kabe’nin sahibi gibi kükrüyordu.
Ve gerçekten bilemedim ey Rabbim! Yolun hangisi? Bütün yollar Sana mı çıkar? Öyle ise bunca simsarlar ne yapar ne satar?
Küçücük aklım bir türlü almadı ve gerçekten bilemedim.
Duanıza o kadar ihtiyacım var ki!
29.07.2015
GARİBCE

24 Haziran 2015 Çarşamba

Hocalarımız Sosyal Medyada da olmalı mı?


Bugün erken sayılabilecek bir saatte fakültede olunca dedim Salih hocayı ziyaret edeyim, duasını alayım. Elinde pahalı bir oyuncak bir şeyler yazmaya çalışıyordu.
-Hocam dedim! Benim de öyle pahalı bir oyuncağım olsa ben de oynarım!
-Mehmet, dedi, bir yorum yazmaya çalışıyordum da…
-Evet. Hocam maşallah sizi takip ediyoruz ve varlığınızı hissetmek bize güven veriyor, dedim.
Sonra günümüzde bir trend olan Sosyal Medya fenomeni hakkında konuştuk.
-Hocam sizlerin orada olması ister istemez bir çok insana çeki düzen veriyor. dedim. Hoca:
-Haliyle bizim vaktimiz de çok, geziniyoruz, çeşitli yorumlar yazıyoruz, iyi de oluyor dedi.
Ve benim “Hocalarımızın varlığı, bizleri daha bir temkinli olmaya sevk eder” tespiti üzerine ülkemizde tanınmasına büyük katkı sağladığı  büyük İslam Alimi Muhammed Hamidullah hocadan bir hatıra nakletti. Hoca yaşça genç olan ve fakat İslam’a karşı saldırgan ve aşağılayıcı bir üslubu olan bir müsteşrikin derslerini takip edermiş. Demişler ki:
-Hocam, siz bu genç müsteşrikten ne öğreneceksiniz ki?! Niye boşuna vakit kaybediyorsunuz? Hoca:
-Öyle değil demiş. Ben onun derslerine bir şeyler öğreneyim diye gitmiyorum. Biliyorum ki ben orada hazır bulunduğum zaman o ister istemez kendisine çeki düzen verecek ve İslam aleyhine olur olmaz şeyler anlatamayacak.
İşte bu!
Koskoca İslam’a adanmış bir ömür. Allah rahmet eylesin Muhammed Hamidullah hocamızı ve onun emsali Salih Tuğ gibi hocalarımızı çoğaltsın. Hocalarımızın gölgesi üstümüzde olsun ki hem bize güven gelsin, hem de kendimize biraz olsun çeki düzen verelim.
Sağlıklı uzun ömürler sevgili Salih Hocam.
Gölgeniz üzerimizden eksik olmasın.
Dua ile!
24.06.2015

GARİBCE


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...