26 Haziran 2016 Pazar

Ey Hak ve Hakikatin temsilcisi!



Ey Hak ve Hakikatin temsilcisi!
Sahiden emin misin hakikat sende ve senin tekelindedir.
Tuttuğun yolun, hakikate giden tek yol olduğundan nasıl bu kadar eminsin?
Yolum yolum diye yoluna baş koyduğun yolun sonu nereye varıyor ılmelyakin, aynelyakin, hakkal yakin gördün bildin ve yaşadın mı?
Nasıl emin olabiliyorsun kendinden bu kadar.
Elinde tek bir ayetin parıltısı gözlerini alıyor ve gayrısı binlerle ayete kör oluyorsun.
Bu körlükle binlerle ayetle yollarını bulmaya çalışanları sapıklıkla ve tekfirle itham ediyorsun.
Haydi diyelim yol senin yolun ve ondan başka yol yok. Tuttuğun yol kendine hayırlı olsun. Umarım varmak istediğin yere götürür, senin için bunu dilerim.
Peki, o takdirde bile neden bütün insanları kendi yoluna zorla sokmak istersin. Peygambersin desem değilsin. Peygambere bile Allah: “Sen hatırlat ve sen sadece hatırlatıcısın, onlar üzerinde zor kullanıcı değilsin!” diyor.
“Ben yeryüzünde Allah’ın halifesiyim, Allah namına iş tutarım!” desen o da uymuyor. Zira ki Allah bak şöyle buyuruyor: “Eğer Allah insanları, kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.”[1]
Allah’ın  Lafza-ı Celal’dan sonra en özel ismi Rahman’dır. Rahman, bütün yaratıklara karşı Allah’ın sonsuz rahmet ve merhametini ifade eder. O dünyada yarattığı herkese/ her canlıya inayet eder, hepsinin rızkını verir. Ne ki dünya imtihan dünyası olduğu için sadece hidayet eder, doğruya irşad eder ve “Dinde zorlama yoktur!” der, imhal eder, süre verir. Telafi için imkanlar yaratır, tevbe kapısını da sonuna kadar açık tutar. İmdi hal böyle iken Allah namına insanların hayatlarına kendi pencerenden gördüklerince nizamat vermek ve zorla insanları kendi yoluna sokmaya çalışmak da neyin nesi?
Elinde bir damga her önüne geleni damgalıyor, senin gibi düşünmeyen, senin gibi görünmeyen herkesi ateşe atıyorsun. Haydi, bu ateş cehennem ateşi olsa neyse, orada “Din Gününün Mâliki” yegâne söz sahibi olduğu için oradan bir korkumuz yok, hak etmişsek boynumuzu büker, hükmüne razı oluruz. Ama sen cehennemi buraya getiriyor ve insanları burada ateşe sokuyorsun. Ancak Allah’ın alacağı canlara kıyıyor, ocaklarına ateş salıyorsun ve bütün bunları da Allah namına yapıyorsun. Ne büyük yürek ve ne büyük cüret olmalı.
Hani adam birini överken demiş ya: Sen şöyle yiğitsin, böyle yiğitsin. Sen Hz. Ali gibi yiğitsin. Hz. Ali de ne ki, sen ondan da yiğitsin. Çünkü o Allah’tan korkardı, sen Allah’tan da korkmazsın!
İşte böyle bir şey.
Allah’tan korkmuyorsa bir kimse ondan korkmak lazım.
Allah cümlemize akıl ve izan versin. Bizi doğruya iletsin. Doğru yolda istikamet sahibi olarak yol almayı nasip kılsın.
Dua ile!
26.06.2016
GARİBCE




[1] Fâtır 35/45.


18 Haziran 2016 Cumartesi

Men dakka dukka: Eden bulur


İtme ha el kapısın el ucuyla
İterler kapını ha kol gücüyle

Settar ol setreyle ha cümle aybı
Örtenin aybı, hiç olur mu kaybı

Sanma yaptığın yanına kâr kalır
Men dakka dukka eden illa bulur

Garibce saf olma gel eyle nazar
Her ne işlesen melek onu yazar

Zerre de olsa hayır şer bulursun
Akıbet amâline tutsak olursun

Dua ile!
18.06.2016

GARİBCE

15 Haziran 2016 Çarşamba

Dünya


Felahım da helakim de sende
Lakin sen beni eyledin bende
Ruhum yok gibi sanki tende
İflah olmaz bir derde yandım

Helalmış harammış bakmadım yedim
Salih amel de neymiş bilemedim
Felah ile akıbet gülemedim
Kalp akçalarım boşa geçer sandım

Garibce’yim aldın aklımı baştan
İbret almadım bunca geçen yaştan
Ömrüm bitiverdi geçti iş işten
Onulmaz bir nedamete uyandım

15.06.2016
Dua ile!

GARİBCE 

9 Haziran 2016 Perşembe

GARİBCE YAZMIŞ DİYELER



Allah’a şükürler olsun ki Garibce Yazmış Diyeler adıyla Torosoğlu Garibce Divanı bugün itibarıyla fırından çıkıp soframıza düştü. Çok sevindim, hem kendi adıma hem Garibce adına…
Hatun diyor ki, “Sen bu kitaba neden bu kadar önem veriyor ve böyle heyecanlanıyorsun! Şimdiye dek bir sürü kitabın basıldı, böyle heyecanlanmamıştın?!” “He dedim, haklısın! Bazı şeylerin izahı zordur. Duyguların dünyası daha bir öyledir.”
Gerçekten Garibce’nin kitap halinde yayımlanmasını çok arzu ettim ve elime almış olmakla büyük bir heyecan duydum. Elime alıp şöyle bir baktım, kokladım. Fırından yeni çıkmış, mis gibi emek kokuyordu. Nicedir çekilen zahmetin rahmete evrilmiş şekli oluyordu. Sanki kisve-i taba bürünmüş mücessem bir duygu yumağı gibi geldi bana, şükrettim.
Garibce Yazmış Diyeler, Garibce’nin düz yazıları gibi aynı gayeye matuf olarak doğdu. Sanat kaygısı olmaksızın kendiliğinden oldu, inen rahmete kabı açma gibi doldu. Kah oldu üst üste geldi, kah oldu kesildi, Garibce lâl oldu, iki kelimeyi bir araya getiremez oldu.
Garibce Yazmış Diyeler, içerik olarak daha çok manzum bir ahlak kitabı oldu. Şiir, şu’ûr kökünden gelir ve “duygunun dışa vurumu” demektir. Şâirlik de bütün yetenekler gibi bir Allah vergisidir. Garibce’nin şairlik iddiası yoktur, ancak inandığı davayı şâhid’den gâibe ulaştırma sorumluluğunun bilinci ile her telden çalmanın gereğine inanır. Hikmetin bin bir çeşidi vardır. Bütün yollar Allah’a çıkar.  Şiir de bu yollardan biridir. Belki modası geçmiş, çağı şaşırmış bir dildir. Ama olsun, bitli baklanın da kör alıcısı olurmuş. İlla ki onun da talipleri olur, ondan da bir haz alanlar bulunur.
Garibce günümüz en etkin dilinin sinema dili olduğunu bilir lakin elinden gelmez. Biz günümüz Müslümanları olarak hep arkayı toplamaya alışmışız, önü çekmek gibi bir kaygımız epey bir zamandır maalesef olmamıştır. Bu yüzden de eller yapar biz seyrederiz. Yaptıkları ile bizi ezerler, bizi güderler, bizi sömürürler… Ve biz sadece sokranırız.
Uyanmak, uyanmak, uyanmak…
Lakin bilinci güne ait kılarak uyanık olmak. Bize lazım olan işte bu.
Uyanmak da önemli ve bilinci güncellemenin ön şartı. Tümden uyku halinde iken bunların sadece rüyasını görebiliriz.
Garibce elinden geleni yapmaya çalışıyor.
Bendeniz de onun elini bırakmamaya ahdetmiş bulunuyorum. Bakarsınız aslında o benim elimi tutmuş ve beni mutlak gerçekliğe doğru o yediyordur.
Allah’tan niyazım odur ki bizi/ cümlemizi hak ve hakikatten ayırmasın. Şahitliğimizin farkındalığı ile gâiblere ulaşmaya çalışalım; onların dillerini kullanarak ve nabızlarını tutmuş olarak bunu yapalım.
Dua ile!
08.06.2016

GARİBCE





6 Haziran 2016 Pazartesi

Çocukluk sevinci: Yemlik toplama



Tuhaftır bugün birden aklıma yemlik topladığımız günler geldi. Şu herkesin bildiği yenilen ot olan yemliği kastetmiyorum. Hani şu harman üstü devşirdiğimiz yemlik vardı ya işte onu.
Harman sonu artık elde edilen ürün ölçülecek ve eve kaldırılacak. Biz çocuklar hemen koşar ve ölçüm yapan zahire sahibinin etrafına toplanırız. En azından gözükürüz. Daha önceki yıllardan onun cömert ve sevecen olduğu hatırımızda ise daha bir sıkıca yaklaşırız. O da bunun farkında olduğu için hemen bize bakar ve gelin der: Eteğimizi açarız, şöyle iki elini cece daldırır ve iki avucunun dolusu (bir koş pança) zahireyi açık tuttuğumuz eteğimize koyardı. Omar kâ galiba cömertti ve bizi boş çevirmezdi. Eteğimize – haliyle o zaman sifir bezden dikilmiş etek giyerdik. İşlik ve altında şalvar biraz daha büyüyünce giyerdik galiba. Neyse zahire eteğimizde doğru Çürük Ömer’in ya da Boz Musa’nın dükkanına koşar ve topladığımız yemlikle şeker sucuğu alır ve yerdik. Ne kadar tatlı olurdu.
Rahmetli Kadir dedem, o çok zayıf parmaklarıyla kesme şekeri ne eder eder dörde böler ve biz çocuklara verirdi, ne kadar tatlı bulurduk ve ne kadar sevinirdik.
Hele Haseki’deyken gözlemlediğim Yedikulede bir tamirci vardı ve etrafında çocuklar arı oğul verir gibi olurdu. Çocuklar, “Kumbara!” diye seslenmesiyle sıraya girerler ve sırası gelen ağzını yukarıya doğru açar, o adam da çay kaşığını toz şekeri ile doldurur ve sıradakinin açık ağzına boca ederdi.  Sıraya koca koca kız çocukları da girerdi. Ve ne kadar sevinirlerdi.
Çocukluk mudur onları sevindiren.
Bir sokumluk şeker sucuğu, ya da dörtte bir kesme şekeri ya da bir çay kaşığı toz şekeri mi?
Yoksa onlara gösterilen ilgi ve sevgi mi?
Şimdi biz büyüdük, ama hâlâ çocuklar var ve onlar çocuklar. Hep de olacaklar.
Onları sevindirme sırası bu kez bizde.
Onların sevincini görüp de sevinemiyorsak bu kez de sorun bizde.
Allah cümle çocuklarımızı ve de büyüklerimizi sevgisiz koymasın. Galiba sevgiye herkesin ihtiyacı var.
Dua ile!
06.06.2016
GARİBCE 


4 Haziran 2016 Cumartesi

Nadan


Nadan ile hemhal olman varsa kaderde
Bil ki ey can düşmüşsün onulmaz bir derde

Lal ü güher sunmuşsun ona neye yarar
Zira sen kaz dersin, illaki o koz anlar



Dua ile!
04.06.2016
GARİBCE

1 Haziran 2016 Çarşamba

Salih Tuğ’dan bir hikmet daha öğrendik: Akla yatmak yetmiyor gönle de yatması lazımmış!

 

Hafta sonu Bursa’da Günümüzde İslam’ı Anlamak panelindeydik. Panelin koçu hepimizin de hocası Salih Tuğ idi. Hocamızın latif katkılarından biri de akıl ile gönül ilişkisi üzerine idi.
Hoca vaktiyle Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsü Müdürü iken Cuma vakti yaklaşmış, abdest alacaklarmış. Lavabolar genelde abdest almaya pek uygun değil, malum. Hüseyin Atay Hoca da yanında. Salih Hoca ayaklarını yıkamak için uğraşıyor, zorlanıyormuş. Hüseyin Atay:
“-Sen bilmiyor musun? Benim bu konudaki görüşümü. Çorap üstüne de mesh etmek caizdir ve bunun dinde yeri vardır. Hal böyle iken neden kendini zora koşuyorsun?” demiş.
Salih Hoca’nın cevabı:
“-Efendim, biliyorum bilmesine de, lakin gönlüm yatmıyor…” demek olmuş.
Gel zaman git zaman aradan otuz kırk sene geçmiş. Salih hocam maşallah yine dinç ve hala sportmen, lakin yaşın icabını da takdir etmek ve kendisine saygıda kusur etmemek lazım. O yüzden hoca birilerine dayanarak yürüyor ve merdivenlerden vb. tutunarak inip çıkıyor.
Salih Hoca panelin değerlendirme oturumu konuşmacılarındandı. Vaktiyle Hüseyin Atay hoca ile olan bu hatırasını naklettikten sonra ilk kez bugün Hocanın fetvasıyla amel edip, çoraplarına meshettiğini söyledi. Yıllardır aklına yatan bir şeyin ancak otuz kırk sene sonra da gönlüne yatması, bizim insan olduğumuzun bir göstergesi olmalı. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), önündeki sofrada bulunan etin Keler olduğu söylenince  elini çekmişti. “-Haram mı Ya Resullallah!” dediklerinde de “-Hayır, lakin içim çekmiyor!” cevabını vermişti.
Benim kayın pederim bir vakitler “Sandalyede namaz kılanlara verip veriştiriyordu? Şimdi ise yere oturduğu zaman tek başına ayağa kalkamadığı için, sandalyede oturarak namazımı kılabilir miyim, çünkü böyle kılarsam bastonlara dayanarak ayağa kendim kalkabiliyorum diye benden fetvasını soruyor.
Panelin en son değerlendirme ve teşekkür konuşmacısı vakıf insan Yunus Vehbi Yavuz Hocamız ise, kendisinin bu konuyu araştırdığını ve bir yanlış anlama sonucu insanların bunu yapmaktan kaçındıklarını, çorabın ayakta durmasını içinde ayak olmaksızın potin gibi durması anladıklarını, oysa maksadın çorabın ayakta durması, sıyrılıp aşağıya düşmemesi olduğunu ve buna sebep de kendisinin kırk yıldır bunu yaptığını, hatta annesinin de yaşlanınca bunu kendisinin de yapıp yapamayacağını kendisine sorduğunu ve aldığı cevaba istinaden onun da uyguladığını vb. anlattı.
Buradan Garibce alacağımız ders şu olmalı:
Bir şeyin demek ki doğru olması yetmiyor, gönle de yatması gerekiyor. Bunda da öteden beri aşinalığın büyük yeri olduğu anlaşılıyor.
İçinde bulunduğunuz hal ve durum, şiddetli ihtiyaç ise bu tür kabullerin arkasından iticisi işlevini görüyor.
Hocalarımıza sağlıklı uzun ömürler diliyorum.
Allah’tan cümlemizi erzel-i ömüre düşürmeden sağlıklı yaşlılar olarak ibadetlerimizi sühuletle yapabilmeyi niyaz ediyorum.
Dua ile.
01.06.2016
GARİBCE 









26 Mayıs 2016 Perşembe

İslam, Bidat ve Tasavvuf

İslam, kıyamete kadar varlığını ve hayatiyetini sürdürecektir. Bunun için de zamanla hayatiyetini kaybeden ölü hücrelerin yenilenmesi (tecdid) gerekecektir.
İslam fıtrat dini olması hasebiyle aynen bir göze (pınar) gibidir. Suyu azaldıkça saflığını ve berraklığını kaybeder, suyu çoğaldıkça kendi öz safiyetine yeniden kavuşur. Bunun için onun hep coşkulu halde tutulması Müslümanların vazifesidir.
İslam, bu doğallığı, safiyeti ve fıtrata dayalı oluşu ile kendi özünde  herhangi bir pislik ve murdarlık taşımaz. Başına gelenler, biraz da sahipsiz kalması sonucu hep dışarıdan musallat olan çirkeflikler yüzündendir. Bu itibarla İslam’ın yeni bir şekil verilmesine (reform) ihtiyacı yoktur, aksine arındırılmaya, yenilenmeye, yeniden coşkulu kılınmaya ihtiyacı vardır. Buna tecdid denilmektedir. En az her yüz yılda böyle bir yenilenmeye ihtiyaç vardır.
İşte bu yenilenme sırasında mücadele verilecek olan yabancı unsurların başında bidatlar gelmektedir.
İmdi bidat nedir?
Bidat dine eklemlenen ancak ondan olmayan, onu sömüren asalak unsurlardır.
Asalaklık, hayatın hemen her alanında kendine yer açan ve hep muzır olan unsurlardır. Düşünün kendi öz vücudumuza bile yapışan kene gibi, sülük gibi, bit pire gibi kanımızı emen, solucanlar, kılkurtlar gibi bağırsaklarımıza çöreklenen nice asalaklar vardır. Vücudumuzu bunlardan kurtarmamız gerektiği gibi, dine çöreklenen, İslamlığımıza eklemlenen ve onu sömüren bu kabil parazitlerden, asalaklardan da onu kurtarmamız gerekmektedir.
Bir kere şunu bilmekte fayda vardır: Bidat ve din aynı kaynaktan beslenmediği için bunlar arasında doku uyuşmazlığı vardır. Dine nispetle bidat, ağaçlarda türeyen ökse otu (Bizim Toroslarda güvelek derler) gibidir, genetik olarak ağaçla hiç ilgisi yoktur, ancak onun bünyesi içinde var olur, gelişir ve ağacı sömürür.
İslam’ın ve hatta tüm insanlığın ortak kabulüne göre yatağımızda doğan her çocuk nikahın sahibi olarak hukuken bizim sayılmaktadır (el-Veledü li’l-firâş). İyi de gerçekten bizim mi değil mi? Belki dün için bunu ayırt etmenin kesin yolu yoktu. O yüzden ilm-i kıyafe gibi bu alanda uzman sayılan kişilere baş vurulurdu. Ancak bu kesin bir kanıt olmadığı için buna dayanılarak herhangi bir hukuki işlem yapılamazdı. Bu durumda eğer gerçekten çocuğun bize ait olmadığı iddiamız varsa lian uygulamasına gidilirdi ve tarafların yeminleşmesi sonucu eşler arası ayrılır ve çocuk da annenin nesebine katılırdı. Koca da iffete iftira etme cezasından da bu yolla kurtulmuş olurdu.
İmdi bunu ispat edecek kesin deliller, yöntemler bulunmaktadır. (Karine-i katı’a). İbn Kayyim bu gibi kesin kanıtlar hakkında o meşhur sözünü söylemişti: “Eynemâ vücideti’l-maslaha fe semme şer’ullah: Adaleti gerçekleştirici maslahat her ne olursa olsun o şeriatın ta kendisidir. Ya da adalet nerede ve nasıl gerçekleşiyorsa şerî hüküm de odur. Dolayısıyla bugün ihtilaf halinde DNA testi yoluyla nesebin tespiti tamamen şerî bir yol demektir.
Bu gelişme ve yeni imkan sonucunda yatağımızda doğduğu için kucağımıza verilen ve “Al bu çocuk senin!” denilen her çocuğu kabul etmek ve onunla aramızda asılsız bir nesep bağı oluşturmak zorunda değiliz.
İmdi biz tarih boyunca geliştirilen metotlar yanında, yeni teknikler, teknolojik imkanlar, özellikle Batı’da kutsal metinlerin değerlendirilmesi için geliştirilen yeni yöntemlerden de yararlanarak dinin ya da daha doğru bir ifade ile geleneğin içinde yer almış olan ancak dine ait olup olmadığı konusunda tereddüdümüz bulunan asalakvari ögeleri (her türlü bidat, uydurma rivayetler, üretilmiş hayali kişiler vb.) ayıklamamız mümkün olabilir.
Sözgelimi tasavvuf ve tarikatlar adına bize sunulan şeyler ağacın meyvesi gibi ise o zaten bizim nihai amacımızdır, onu asla ve hiçbir şekilde ihmal edemeyiz. Ama ağaçtaki ökse otu gibi ise, ağacın tutunduğu dalları ve kökleri ile hiçbir genetik uyum göstermiyorsa, o takdirde bizim bu asalak otlardan -bize bir takım hoşumuza giden zevkli şeyler sunsa bile- bir an evvel kurtulmak için bir çaba içerisine girmeliyiz. Yatağımızda bulduğumuz her çocuğu bizden olsa da olmasa da kabullenmek mecburiyetinde olmadığımız gibi İslam adına ortaya çıkmış olan kurumlar karşısında da aynı tavrı göstermeliyiz.  Bu noktadan hareketle tasavvuf hakkında diyeceğimiz sözümüz şu olur: Eğer tasavvufun tutunduğu dallar (füru) ve kökler (usul) bizim İslam ağacının kökleri ve dalları ise başka bir ifade ile Tasavvufun fıkhı fıkh-ı zâhirimiz (furu’u’d-dîn), akaidi fıkh-ı ekberimiz (usûlu’d-dîn) ise ona karşı çıkmanın bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber zamanında bilfiil olmayıp da zaman içinde bilfiil halinde ortaya çıkan nice kurumlar vardır. Nitekim fıkıh mezhepleri de böyledir. Baştan beri nüve olarak özü olan ama adı olmayan tasavvufun da bu anlamda kurumlaşmış bir yapıya bürünmesi ve kendine has bir takım özelliklerinin ortaya çıkması normal gelişme kabilinden sayılacak bir durumdur. Ağacı dikersiniz de meyveyi nice bir zaman sonra devşirirsiniz. Kimi ağaç dikildiği sene meyve verir, kimi ise üç beş sene sonra ancak meyve verir. İmdi kıyamete kadar daim olacak İslam ağacındaki bilkuvve olan unsurların zaman içinde, belki doğuşundan birkaç asır sonra bilfiil meyveye dönüşmesi, onun verdiği semere olmamasını gerektirmez. Dolayısıyla bu kabilden gelişmeler dinde bidat sayılmaz, aksine arzulanan, beklenen bir gelişme olur. Önemli olan bu yeni semerenin genetik olarak aynı öze ve esasa ait olmasıdır. Bu itibarla kaostan düzene geçişi sağlayan, bölücü değil aksine olabildiğince toparlayıcı olan mezhepleri bidat sayamadığımız gibi fıkhımızın derunî yönünü (fıkh-ı bâtın) temsil eden tasavvufu da sözü edilen kayıtlarla bidat sayamayız.
Dua ile!
26.05.2016
GARİBCE



25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kucak açmış bekler mezar


Ey hacı hocaya sebep soğuyan dinden
Hoşnut musun yaraya işemez zenginden

Söyle bilelim şahittir elbet Yaradan
Zenginler yüzünden soğudun mu paradan

Aklın paradadır söyle kaçtır ederin
Para yüzünden değil mi bütün kederin

Var mıdır acep satmayacağın bir değer
Kırmızı mangır beyaz baldır varsa eğer

Koca ayak kentte duyar cırcır sesini
Sense kulak kesilirsin düşse bir peni

Dünya oyundur eğlencedir ah bilene
İbret almaz bakıp bunca önden gidene

Nice Karunlar geçti hepsi oldu yalan
Kapılıp hülyalara gel sen de oyalan

Bu tatlı rüya devam etmez ilelebet
Uyanırsın gerçeğe sen de bir gün elbet

Anlarsın anda mal da yalan mülk de yalan
Sade hesabı olurmuş üstünde kalan

Garibce der bak kucak açmış bekler mezar
Siz de ibret alın gayrı ey uli’l-ebsâr

Dua ile!
25.05.2016
GARİBCE 

24 Mayıs 2016 Salı

Abdullah Köşe hocamla muhabbet ettik!


Bugün öğle camiinde tıp tarihi öğretim görevliliğinden emekli Abdullah Köşe hocamı gördüm. Ne kadar sevindim. O benden yaşça büyük, ama ben ondan önce Yüksek Lisansa başlamıştım. Bununla birlikte onların derslerine ben de katılırdım. Bu sebeple mektep arkadaşlığımız da olmuştur. O zor zamanların insanı gerçek bir dosttur. Askerliğe gideceğimize sebep kararan ufkumuza ne büyük –duygusal- bir meşale yakmıştı ve biz onun ışığında kimseye müdara etmeden askerliği sühuletle tamamlayabilmiştik.
Her şeyin yenisi makbul ancak dostun eskisi derler. Bu eski dostla birlikte namaz sonrası Fakültedeki odamıza geçtik. Çay içtik sohbet ettik.
Ne güzel anlarımız oldu. Ne güzel şeyler paylaştık.
Laf döndü dolaştı patavatsızlığa geldi. Adnan Selamet adında bir tanıdığının hatırasını nakletti. Bunlar kız istemeye gitmişler. Giderken yanlarında dayısı da varmış, haliyle büyük olarak. Ancak dayı bey pek patavatsızın biriymiş. Hayırlısı ile kazasız belasız şu işi tamama erdirebilseydik diye içinde hep bir endişe taşımış, damat adayımız. Neyse kız evine varmışlar. Kızın ailesi Arnavutmuş. Arnavutlar Gega ve Toska diye -Yesrib halkının Evs ve Hazrec adlı iki kardeş kabileden oluşması gibi- iki kardeş boydan oluşurlarmış. Laf lafı açmış ve Gega ve Toska’nın ne demek olduğu sorulmuş. Hemen bizim dayı bey bilgece ileri atılmış ve “Hani manda dışkılar da  kağnının tekeri üzerinden gidince onu ortadan ikiye böler ya işte bir yanı Gega diğer yanı da Toska!” deyivermiş.
Damat adayının korktuğu başına gelmiş, yüreğindeki bir dirhemlik yağ da erimiş. Ama Allah’tan adamlar büyüklük yapmışlar da buna sebep kızı vermemezlik etmemişler.
İlahi Abdullah hocam. Ömrün uzun olsun. Senin gibi bilgi ve marifet sahibi bilge ve hasbi adamlara Garibce kulların çok ihtiyacı var.
Dua ile!
24.05.2016

GARİBCE 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...