25 Mayıs 2018 Cuma

Alkışını al atanın!



Yediğin lokma hak ola
Yattığın yerin pak ola
Alkışın al da atanın
Yüzleri her dem ak ola

Hizmetlerine yol bulup
Ettirme ha saç baş yolup
Kargışından uzak olup
Başında kaygı yok ola

Varlığın bilesin nimet
Nimet hiç olur mu nikmet
Garibce söylüyor hikmet
Ham söze karnı tok ola

GARİBCE 
Kıbrıs 21.05.2018


13 Mayıs 2018 Pazar

Cennet, annelerin ayakları altında mı?



Anneler günü münasebetiyle sosyal medyada çokça paylaşılan bir hadis görüyorum:
“Cennet, annelerin ayakları altındadır.”
الجَنَّةُ تَحْتَ أقْدامِ الأُمَّهاتِ
-Peki, bu hadisin muhatabı kim?
-Anneler mi?
-Hayır.
-Ya?
-Muhatap biz evlatlardır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) buyurmuş oluyor ki: Ey evlatlar! Ebeveyninize karşı özellikle de annelerinize karşı hayırlı evlatlar olun. Eğer gerçekten cennete girmek istiyorsanız iyi bilin ki bunun yolu, annelerin ayaklarına türap olmaktan geçer…”
Bu itibarla onlara karşı çok iyi davranıp, rıza ve dualarını almak suretiyle ancak cennete gidebiliriz. Bu itibarla onlara karşı yerine getirmemiz gereken hukuku bihakkın yerine getirelim.
Evlatlarımızla ve ailemizle ilgimiz, onları unutmamıza sebep olmasın. Onları mutaka razı edelim. Unutmayalım ki ebeveynin hukuku Allah’ın hukuku ile birlikte zikredilmektedtir.
Onlar bize vücut verdi, onlar bizi büyüttü, hayatı öğretti. Biz zayıftık, onlar güçlü idi. Şimdi ise onlar zayıf düştü, güçlü biz olduk. İnsaflı olmak, bizim de onlara karşı merhametli ve şefkatli olmamızı gerektirir.
Onların huzuru ancak ve ancak bizi yanımızda olur. Aksine onlar için huzuru, huzur evlerinde aramak olsa olsa onları oraya bırakmaya rıza gösteren bizlerin huzuru olabilir. Ve vicdan “Tanrı’nın içimizdeki sesidir.”, onu dinlemek ve içimizi sızlatmamak gerekir.
Benim annem rahmetli olalı çok oldu.
“Anne!” diye hitap edebilmenin bile ne büyük nimet olduğunu Garibce bilmez mi?
Bu itibarla tüm annelerimize selam olsun.
Ölenlere rahmet, hayatta olanlara sıhhat ve saadet dilerim.
Dua ile!
13.05.2018
GARİBCE



23 Nisan 2018 Pazartesi

İşimizin gücümüzün imanı



Bizde yağı alınmış peynire “imansız” derler.
Demek ki peynirin dini imanı onun yağlı olmasıdır.
Bir malın imanı ise onun kalitesidir.
Bir aletin imanı da onun işlevsel olmasıdır.
Bir alet iş gördüğü sürece devrede olur, onun işini daha iyi gören yeni bir alet ortaya çıkınca eskisi bir hatıra olarak tarihte kalır.
Gerçek bu iken bugün bazıları İslam ve Müslümanlık adına önümüze konulan her şeyin tarafımızdan yenilmesini istiyor.
Adam İslam adına İslam Kola yapıyor ve madem Müslümansınız öyle ise İslam adına bunu içmek zorundasınız diyor.
Ben de bir Müslüman olarak gerçekten destek vermek adına onu alıyor ve içmek istiyorum. Fakat ilk içişimden sonra ona / imanım da zayıfsa ona ve Müslümanlığa lanet ediyorum. Bir daha mı asla almıyorum. Zira abdest suyu içmek istemiyorum.
İslam bankası diye ortaya çıkıyorsak, insanların önüne koyduğumuz usuller onları bizim önümüze koyanların imanlarından bağımsız olarak imanlı olmalılar. Yani bizim ihtiyacımızı diğer usullerden daha iyi bir şekilde karşılamalılar. Ben bir insan olarak aldığım malın imanına bakarım; satanınkine değil. Malın kendisi imanlı ise alırım, imansızsa almam. Siz malınızı imanlı yaparsanız sizin malınızı sizin inancınızı paylaşanlar da alır, paylaşmayanlar da alır. Sizin inancınızı paylaşmayanlar sunduğunuz malın imanından etkilenip sizin gibi olmaya da hevesli olurlar. Endonezya gibi deniz aşırı ülkelerin halklarının Müslüman olmalarında Müslüman tacirlerin işlerinin hep imanlı olması olduğu anlatılır. Buna mukabil Avrupa’da bunca insanımızın olmasına rağmen işleri güven vermiyor. Zira herkes bizim insanlarımızın yüzüne değil, işine bakıyor, oradan özüne intikal ediyor ve oradan da İslam’a fatura çıkarıyor.
Sonuç da olan bizim yüzümüzden İslam’a oluyor.
Allah, bizim kötülüğümüzden İslamımızı korusun.
Dua ile!
23.04.2018
GARİBCE



15 Nisan 2018 Pazar

Aşk ateşi anda sönesi değil



 Varlığına delil oldu sükûnet
Eşler arasında örtü meveddet
Esirgeyicilik şefkat ve rahmet
Araya kin nefret inesi değil

Bırakıp da halı kilim yaygıyı
Güven duyasın yıkıp da kaygıyı
Birlik ettinse eşine saygıyı
Aşk ateşi anda sönesi değil

Can tende ruh bedende eşin bulanda
Vuslatla anda öze huzur dolanda
Ayrı gayrı değil eşler bir olanda
Aşk ile bağlanır, sırt dönesi değil

Olmasın evde ne nüşuz ne firak
Nikaşı daim muhabbete bırak
Gurbet ilde eşten kalanda uzak
Ayrılık acısı dinesi değil

Garibce huzur olur mu yalanda
Güven biter yuva olur talanda
Pörsür evde hayat yüzler solanda
Yürekte bir sızı dinesi değil

Dua ile!
15.04.2018
GARİBCE




8 Nisan 2018 Pazar

Aşkın yoktur oğul gözü!




Aşk göz alır oğul, kör eder
Hüzne sanki özünde bider
Sanma bu derdin bir gün biter
Daim yeşertir içten keder

Hem yüreğine basar közü
Köpürtür sarhoş eder özü
Faide vermez, boştur gayrı
Ata öğüdü bilge sözü

Aklın alır sarar bedeni
Anda seraba sarar seni
Ayıkmaya deva bilirsin
Aklını alıp sarhoş edeni

Aşk ateştir oğul vallah yakar
Etrafta bir konursu kokar
Nadan şişte kebap var sanır
Bilmez aşk halden hale sokar

Göz arar sevdiğine bakar
Vuslat ne baht, firakı yakar
Ervah cünudün mücennede
Her şey aslına doğru akar

Garibce bilmez söyler dile
Bî haber neliğinden bile
Hem haddin bilmez aşkın meşkin
Şiir yazar bülbüle güle

Dua ile!
08.04.2018
GARİBCE





Gelenek ve patinaj




Biz her bir şeyi birbirine karıştırmada epey bir mahiriz galiba.
Gelenek elbette iyi bir şeydir. Hiçbir şey geleneksiz varlığını sürdüremez.
Lakin biz geleneği patinaj ile karıştırıyoruz.
Bizim oğlan Bina okuyor, dönüp dönüp gene okuyor… ya biz onun ne güzel takdire şayan bir şey yaptığını düşünüyoruz. Oysa ki bizim oğlan resmen ve alenen patinaj yapıyor.
Yolda olmak hayati bir şey. Ama insan yola niye girer? Yolda yol almak için değil mi?
Biz öyle yapmıyoruz, galiba tembellikten mi yoksa aklımızın basmamasından mı, yolda yol almak yerine yola baş koymakla, yola kalıbımızı basmakla iftihar ediyoruz.
Yolda yol almak demek, her an mevcut üzerine yeni bir adım atmak demektir.
Bugün Bina okuyorsan, yarın olunca Bina okumanın dünde kalması demek. Eğer dünün yarınında yani bugün gene Bina okuyorsan bil ki yolda yol almıyor, patinaj yapıyorsun demektir. Bari bunun farkında olsak diyorum.
Patinaj tekerleğin daha da hızlı dönmesi demektir. Yani zaman ve imkan yolda yol alan kadar harcanmakta ve fakat hep kişi yerinde saymaktadır. Bir an evvel bu patinaj şartlarından kurtulmak ve yola koyulmak lazımdır.
Ama tekerleğin mücerred dönüyor olması aklımızı başımızdan almaya yetiyorsa o zaman yapılacak bir şey yok demektir.
Dün deden Bina okuyordu. Bu gün sen okumaktasın. Merak etme bu gidişle yarın da senin oğlun kızın ve bir sonraki gün de torunların aynı şekilde aynı şeyi okumaya devam edeceklerdir.
Benim bildiğim gelenek, hep bidatlerle varlığını ileri taşımıştır.
Düşünün, tarihe bakın.
Vaktiyle bidat sayılan görüşler zamanla geleneğin en vaz geçilmez unsurları oluvermişlerdir.
Şahıslara bakın. Vaktiyle bid’atçı olmakla yargılanan niceleri bugün geleneğin en büyük imamları arasındadır.
Bu gelenek bugün de ileriye gidecekse, patinajdan kurtulması ve yeni adımlar atması gerekmektedir.
“Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!”
Dua ile!
08.04.2018
GARİBCE 




31 Mart 2018 Cumartesi

Kur'ân bizi de iyi edecek mi?



Müslümanlar olarak edebiyatta pek bir kaviyiz maşallah!
Sosyal medyada öyle güzellikler paylaşılıyor ki, Garibce olarak hep ah vah etmişim, dizlerimi dövmüşümdür.
Bu güzellikleri görüp de Müslüman olmayan olur mu?
Sonra vakıamıza bakıyorum, hayretler ediyorum.
Müslümanlık bu kadar güzel bir şey ise neden bize bu güzellikler sirayet etmiyor, diye hayıflanıyorum.
Öyle ya herkesi kurtaran bu Müslümanlık neden Müslümanları kurtarmıyor.
Ölen Müslüman, öldüren Müslüman.
Söz veren Müslüman, sözünde durmayan Müslüman.
Yaptığı işin hakkını vermeyen, yaptığını itkan ve ihsan üzere yapmayan Müslüman.
Emanet dağlara taşlara, yere göğe ağır geldi, onu biz üstlendik diye hava atan da müslüman ama ona herkesten çok hıyanet eden de Müslüman.
Dinimiz bize emanetti, yüceltmedik. Bize bakarak dinden uzaklaşanların sayısı her gün artıyor. Kendi öz çocuklarımız bile bizim yaşantımızda şekillenen Müslümanlığı istemiyorlar ve de çok haklılar.
“İslam, “silm” kökündendir, barış, huzur ve sekinet demektir” diyen biz, ama her yerde şiddet uygulayan, huzursuzluk veren de biz.
“Besmelemiz Rahman ve Rahîm adıyla!” diyen biz, ama Rahman’ın gereği bütün varlığı kucaklaması gerekirken kendine benzemeyeni dışlayan, kendine benzeyeni ise bir güzel haşlayan da biz.
Vefakarlık, diğerkâmlık yok, gayrın derdi değil derdimiz, “Rabbenâ hep bana!” olmuş virdimiz.
Hasbilik yerini hesabilik almış, tavuk veriyorsak insanlık için değil, kaz beklediğimizdendir.
Kamu binalarını yaptırıyorsak, silinen vergi borçlarımızın cüzî bir karşılığı olması içindir.
Yol yaptırıyorsak, daha büyük ihalelere yol bulabilmek içindir.
Kamu hakkı Allah hakkı demektir. Bunu öğrendik ya işimiz daha da kolaylaştı. Madem Allah hakkıdır öyle ise Zengin olan Allah’ın ihtiyacı mı vardır, götür götürebildiğin kadar, dedik. “Devlet malı deniz, yemeyen domuz!” atasözümüzü sadece Hasan Celal Güzel gibi “enayi”ler idrak edemedi. Oysa Allah hakkı demek devletlular tarafından asla ıskatı mümkün olmayan haklar demekti. Kim, kimin hakkını düşürüyor ki?! Özel velayetlerde bir veli, çocuğunun malını karşılıksız olarak hayır cihetine bile olsa asla harcayamaz. Karşılığını tam olarak yerine koymadan asla elden çıkaramaz, kendisi sahiplenemez. Kamu velayetleri de aynıdır. Velayet, koruma ve kollama esası üzerine kuruludur. O yüzden kamu hakkında, kamunun yararına olmayan hiçbir tasarruf meşru olmaz.
“Tasarrufu’l-imâm ale’r-raiyyeti menûtun bi’l-maslaha.”
"Raiyye, yani teb'a üzerine tasarruf maslahata menuttur." (Mecelle: 59)
Aile ve çocuklarımızla yeterince ilgilenmiyoruz. Kendi özümüzden sonra en büyük emanetler, eşlerimiz ve çocuklarımızdır. Ondan sonra işlerimizdir.
İşlerimizin hakkını vermiyoruz.
İşin hakkını vermeyi de enayilikle eşdeğer görüyoruz.
İnsanları yapıp ettikleri ile değerlendirmiyoruz.
Kimin nesi, kimin fesi, kimin arkasını temizleyen süpürgesi… ona bakıyoruz.
Allah’a yakınlığı, “Allah’ın esmasında tecelli eden değerlerin kişide gerçekleşmesi ile olduğunu görmüyor, Allah’ın “sözde” yeryüzü acentalarına yakınlıkları ya da aidiyet ve bağlılıkları olarak görüyoruz.
İslamlığımızın ancak insanlığımız üzerine inşa edilebileceğini idrak edemiyoruz.
Kur'ân’ımızın her derde deva olduğunu, onda yaş kuru her şeyin olduğunu iddia ediyoruz.
Onun işaret ettiğine bakmak ve gereğini yapmak yerine bakışlarımızı kendisine odaklıyoruz.
Okuyoruz, okuyoruz, okuyoruz. Sonra gene okuyoruz, gene okuyoruz. Ama gösterilen ilacı kullanmadığımız için bir türlü iyi olmuyoruz.
Ya da biz iyi olduk da Garibce olarak felaket tellallığımı yapıyoruz.
Bilemiyoruz.
Dua ile!

31.03.2018
GARİBCE



25 Mart 2018 Pazar

Asr-ı saadetimiz ufukta bir ideal olmalı!



Asr-ı saadet geçmişte yaşanmış bir zaman dilimi mi yoksa oradan çıkarılmış ve insanlığın ufkuna konulmuş, onları geriye götürecek olan değil, aksine geleceğe taşıyacak olan bir ideal mi?
Garibce onu bir ideal olarak görüyor. Olguları aynı zamanda olması gereken görmüyor. Olandan olması gerekeni çıkarmanın ulemanın sorumluluğunda olduğuna inanıyor. Lakin günümüzün gerçeği o ki, sözde ulema bizi dibe çekiyor. Asr-ı saadeti geçmişte yaşamak gibi sunuyor. Sonuçta hayat alıp başını gidiyor. Dindarlık avucumuzda kor gibi canımızı yakıyor.
“el-İslâm ya’lû ve lâ yu’lâ aleyh” (İslam yücedir, artıdır, kazandırır, tersi olmaz) iken kaybettiren oluyor.
Buna sebep insanlar da birer birer değil topyekûn elimizden kaçıyor, altımızdan zemin kayıyor. Tutunduğumuz dallar birer birer elimize geliyor.
Kaçanlar kim? Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Fatmalar. Yani bizim öz çocuklarımız.
Sözde davetçiler İslam adına çığırganlık yapıyor.
Çığırganlıkları insanları sadece ürkütmeye yarıyor.
Sevdirmiyor, nefret ettiriyor. Müjdelemiyor, korkutuyor. Ünsiyet kurmadığı insanlardan yakınlık bekliyor, onlara dilleriyle hitap etmiyor ve nabızlarını tutmuyor. Onları nelerin heyecanlandırıp nelerin bıkkınlığa sebep olabileceğini hesaba katmıyor. Zamanın ruhunu bilmiyor.
Diğer taraftan dindarlık adına bir sevap manyaklığı almış başını gidiyor.
Sülalesine yetecek kadar sevabı bir kandil, olmadı bir umre garanti ediyor.
Bir kandil demek şöyle faturaya yansımayacak türden 100 mesaj olsa, Allah en az bire on verir, eder bin sevap, onların da her biri yüz kişiye göndermiş olsa, onların sevabı eksilmeden onlarınki kadar size de yazılır, bire on hesabından eder bir milyon sevap. Allah bu, bire yedi yüz de verir. Etti milyarlarla sevap… Cennette ne kadar huri gılman varsa istediği kadar alsın artık…
Buna mukabil eline, beline, diline sahip olmak Müslümanlığı zor geliyor.
Diğerkâmlığı bilmiyor.
Kıldan ince kılıçtan keskince cehennem üzerine atılmış sırat köprüsünü eteğine yapıştığı şeyhinin şefaati ile şimşek gibi geçiyor.
Sırat-ı müstakîm’in bir ömür “Allah deyip dosdoğru olmak” olduğunu bilmiyor; özünde doğru, sözünde doğru, işinde doğru bir Müslümanlık bize uymuyor/ ya da bizi kesmiyor, daha doğrusu işimize gelmiyor.
Uçan, kaçan, aklı çamura saplanan ya da çöplüğe atan, ya da değeri azalmasın diye hep sıfır kilometrede emanette tutan bir İslamlık anlatılıyor.
Aşk, aşk deniyor, çilesi çekilesi, dirsek çürütülesi ilim ve ilim sahipleri aşağılanıyor.
Şeriat “kışr” edebiyatı ile tahkir ediliyor; ruhun bedene, özün kabuğa varlık yokluk bakımından muhtaç olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.
Buna mukabil şeriata sarılanlar da usul ile furûu, makasıd ve vesaili, zarf ile mazrufu, şart ile meşrutu aynı kefeye koyuyorlar. Hakîm olan bir Allah tasavvuru yerine Kâdir-i mutlak Ceberut bir Tanrı imajı veriliyor; sorgularsan sorgulanırsın deniyor ve insanlar mutlak itaate zorlanıyor. Zamanla hikmetli olan nice uygulamanın değişime uğrayıp hikmetini kaybedebileceği gerçeği göz ardı ediliyor. Yeni atılan betona sebep kimse basmasın diye nöbet çıkarılan bir yere günler, aylar hatta yıllar sonra da hala nöbet çıkarılması gibi anlamsızlıklar karşısında sorgulayan aklı mahkûm etmek ve böylece mutlak itaati öğretmek yolu yeğleniyor. Bizi felaha ancak mutlak itaatin götüreceği telkin ediliyor.
Her nassın belli bir bağlamı olacağı gerçekliği kale, her olgunun kendine özgü bir hükmü olacağı, olgu değişince ona yeni bir hüküm bulunması gerektiği gerçeği dikkate alınmıyor.
Kamu velayetlerinin birer emanet olduğu, din dilinde “Allah hakkı” demenin “kamu hakkı” demek olduğuna çoğu Müslümanın aklı basmıyor. Emanetlerin ehline verilmesinin dinle dindarlıkla ne alakası olabilir ki diye düşünüyor. Öyle ya o dünya işidir. İşi, iş bilene vermek gerekir, diyor.
Cennetini de cehennemini de bizzat kendin dünyada kazanırsın, anlayışı köhne kalıyor.
“İbnü’l-vakt” olarak şimdi işini bilme ve köşe dönme zamanı, diyor. “Halı, kilim, yolluk” zikri yerini “Kasa, masa, nisa”ya devrediyor.
Bunca değişimin ardından artık sen de boşa kaygı etme günahı. Elbet vardır sıfırlamanın bir imkânı. Olmadı Zamzam Tower’de Ka’be ayağının altında, bir elinde buz gibi kola, öbüründe zikirmatik, namaz mı bire yüz binlik, kaygın işte çıktı boşa, girdi her şey yola.
Hele bir de ettin mi dua ağlamaklı, Allah’tan olursun gayrı alacaklı…
Cümle âlem şahidim olsun Garibce olarak benim böyle bir Müslümanlıkla alakam yoktur.
Benim inandığım ve dilim döndüğünce çağırdığım Müslümanlık hem zordur hem kolaydır.
Kolaydır çünkü doğana uygundur.
Zordur, çünkü bir hayat boyudur.
Varlık âleminde alan ayrımı yoktur.
Özeli Allah’ın, kamusu Tağutların değildir.
Ne kadar âlem varsa hepsinin Rabbi O’dur.
el-Halk’ın da el-Emr’in de Rabbi O’dur.
Ne ki seni çağırdığı şey, özündeki değerlerdir.
Vazifen onları ortaya çıkarıp, işlemendir.
Özünde yatkın olan senin, yetkinliğe evrilmendir.
O yetkinlikle tüm yeryüzüne vaziyet etmendir.
Ve bu ta Elest Bezmi’nde senin boynuna binen emanettir.
İster hıyanet eyle. İster gerçekleştirmek için gayret eyle.
İster zulümle cehenneme çevir, cenneti kendine haram eyle.
İster adaletle doldur abad eyle.
Önünde iki yol.
Hangisini seçersen karşılığı belli.
Özgürlüğün de işte budur besbelli.
İnsanlıktan çıkma şansın yok, bunu bilesin.
Koskoca dünya sahnesinde başrolde oyuncusun; ya iyi oynarsın seyircilerinden alkışı hak edersin, ya kötü oynarsın yuhalanırsın.
Ama asıl sorgucun hep perde arkasında olacak, bilmelisin.
Sonuçta her şey kendi elinde:
Hem cennetin, hem cehennemin.
İsterim ki Cennet senin olsun!
Dua ile!
25.03.2018
GARİBCE



24 Mart 2018 Cumartesi

Markalarımız ve amel-i salih



Bugün özel fıkıh dersimizde üstünlük ölçütlerimizi sıraladık ve yorumladık. İman elde var bir dedik. Hemen sağında bir sıfır olarak onu ona katlayan Takva dedik ve Müslümanın bir tür bağışıklık sistemi demek olan takvasından söz ettik.. Sonra sağda ikinci bir sıfır olarak biri yüze katlayan bilgi/ ilim dedik ve açıkladık. “Sonra nedir?” diye sorduk, bir katılımcı arkadaşımız amel-i salih dedi ve alkışladık. Mesela örnek ver dedik. Hemen çoğunun aklına ilk olarak gelen cami yaptırmak, umreye gitmek vb. gibi örnekler yerine söz gelimi Üsküdar meydanında muhteşem bir tuvalet yapılması örnek olur mu dedik ve arkasından da latife olarak “Yahu gelenin gideninin içine edeceği bir şeyden sevap da olur muymuş?!” diye takıldık.
Garibce nazarımda biz artık örneklerimizi de güncellemeliyiz. Farz-ı kifaye deyince hemen herkesin aklına ilk gelen cenaze namazına katılmak gibi örnekler yerine insanların ihtiyaç duyacağı özellikle stratejik konularda gerçek uzmanlar yetiştirmek vb. gibi yeni örnekler bulmamız lazım. Öyle ki bu yetişmiş insanlar bir araya gelince resmin tamamı ortaya çıksın ve planlanmış bir iş bölümü gerçekleşmiş olsun. Eğer bunu yapmazsak istisnasız hepimizin okkanın altına gireceğimizi söylesek.
İşte bunun gibi amel-i salih ile ilgili örnekler verirken bundan gayrı aklımıza markalar gelse. Sıfırdan başlayarak, bin bir zorluğun üstesinden gelerek ortaya çıkarılan ve dünyaya açılan medar-ı iftiharımız markalarımız aklımıza gelse.
Ders esnasında bir arkadaşımız marka ile ilgili bir katkıda bulundu. Şimdi meşhur olan bir giyim markasının öyküsüymüş aslında. Müteşebbis işadamımız demiş ki: “Ben yüksek maaşlı bir adamdım. Ailem ve çocuklarım en iyisinden markalı elbiseler giyiyorlardı. Fakat baktım ki benim çocuklarım gibi çocuk olan ve fakat onlar gibi giyinemeyen niceleri var. Öyle bir iş kurayım ki en ucuza en kaliteli giysiler herkes tarafından alınabilsin, giyilebilsin, dedim ve yola çıktım. Bu uğurda nice sıkıntılar çektim, nice badireler atlattım, ama sonunda başardım…”
İşte alkışlanası bir amel-i salih. Allah emsallerini çoğaltsın.
Peygamberimiz (s.a.s.) Sa’d’ın ellerini görünce “Bu nasırlı eller öpülür!” demişti. Garibce ben de diyorum ki “Bugünün öpülesi elleri işte bu müteşebbis elleridir. Kendi kesesini şişirmek için değil, kendi çocukları gibi başka çocuklar da giyinebilsin diye yola çıkanların ve bu yolun çilesini çekenlerin elleridir.
Güncelleme nasıl olacak?
Peygamberimiz “el-Câlib merzûk…” demiş, ithalatı övmüş, onlara dua etmiş. O toplumda kendi kendine yeterli olmayan Mekke ve Medine gibi şehirlere deniz aşırı ülkelerden -gemilerin batması ve korsan baskınları gibi bütün sermayesini yitirme riskini göze alarak- mal getiren ve böylece insanların imdadına yetişen insanlara hayır dua etmişti.
Devir döndü şimdi ithalat yerine ihracat daha önemli bir hal aldı.
İthal edeceğiniz ürünler ham madde ise eyvallah. Öyle değil de sınai mamüller ise ve karşılığında ödediğiniz de hammadde ya da katma değeri olmayan ürünler ise ve ithalatınızı ihracat ile dengeleyemiyorsanız her geçen gün ülke olarak içeri gidiyor, batıyorsunuz demektir. Hal böyle iken bugün bizim hayır dua edeceğimiz kimseler elbette ki daha çok kendi ürettikleri ürünlerin dışsatımını gerçekleştiren müteşebbislerimiz olacaktır.
Bir fabrika kurmuş, onlarca/ yüzlerce/ binlerce işçi istihdam etmiş ve onların binlerle ifade edilen ailelerine ekmek götürmelerine imkan hazırlamış, sonra ham madeni işlemiş ve ondan stratejik/ ekonomik değeri yüksek ürünler üretmiş ve pek çok riski göğüsleyerek dünyanın her bir bucağına pazarlayabilmenin şartlarını oluşturmuş ve bunu başarmış insanımızın bu amel-i salihine karşılık bizim onu hayırla yad etmemiz ve ona destek olmamız vazifemiz olmaz mı?!
Böyle bir kişi/ müteşebbis Allah’ın Rezzak isminin kendinde tecelli ettiği mübarek bir kişidir ve eli öpülesidir.
Bizim öpmemiz için ellerin hala nasırlı olması gerekmemektedir.
Nasırlı eller dürüstlüğü ile, ortaya koyduğu emeği ve alın teriyle saygıyı ve hayır duayı hak eder. Onlara o imkanı oluşturan da hem onların hem de tüm insanlığın duasını hak eder.
“Neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: (İhtiyacınızdan) fazlasını…!” buyururken Yüce Allah kim bilir belki de müteşebbislerin ellerindeki imkanların yatırıma dönüştürülmesini kastetmiştir.
İnfak, artık bir fakire vereceğimiz üç beş kuruşluk “elden gelen öğün olmaz o da vaktinde gelmez” kabilinden sadakalarla değil, onlara iş imkanı sunacak yatırımlar yapmamız şeklinde olacaktır.
Siz ona iş bulun ki o da yiyecek aş bulsun. Ardından da aşını paylaşacağı bir eş bulsun. Belli ki artık aş da eş de işe bağlı.
İmdi, hal böyle iken bundan daha güzel bir amel-i salih olabilir mi?
Siz durmadan cami yaptırın, umreye gidin…!
Asıl sevabı götürecek olanlar müteşebbis olanlar olacak. Bunu da bilin!
Sizce de öyle mi?
Dua ile!
24.03.2018
GARİBCE



18 Mart 2018 Pazar

Mehmetçiğe selam!



Yemen ellerinde bir yer, adı Huş’tu
Çıkan zorlanırdı yolu pek yokuştu
Giden gelmez kimse bilmez bu ne işti
O, dedendi yavrum mirası ardından
Üstünde yaşadığın bu cennet vatan

Çanakkale içinde aynalı çarşı
Gene atandı giden düşmana karşı
Ağan tekbirlerdi titreten arşı
Bilesin oluk oluk akıttığı kan
Bedeldi, karşılığı bu cennet vatan

Zulme dur demek yiğitliğin töresi
Yemen’di, Kut’tu daha bilmem neresi
Afrin’e geçit vermez mi Cinderesi
Şehit düştü bu uğurda binlerle can
Özgür yaşasın diye bu cennet vatan

Sen koydun Mehmedim uğrunda canını
Hak yolda zulme dur dedin akıttın kanını
Biz bilmesek de tarih yazacak şanını
Selam sana Mehmedim, duada atan
Ancak senle huzur bulur cennet vatan

Dua ile!
18.03.2018
GARİBCE



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...