11 Temmuz 2018 Çarşamba

Siyaset-i Garibce: Vasiyetimdir!



 Ey millet!
Hayırlı olsun yeni sistem ve yeni hükumet!
Kimsenin elinde tılsımlı değnek yoktur. Bilin ki iş sizin işiniz, yük sizin yükünüzdür. Bu itibarla eğer siz öğrenmezseniz kimse size öğretemez.
Eğer siz çalışmaz ve işinizi yapmazsanız kimse sizin işinizi yapamaz.
Eğer siz kendinize iyi bakıp sağlıklı olmaya çabalamazsanız, kimse sizi sağaltamaz.
Eğer siz hareket etmezseniz, berekete eremezsiniz ve kimse size tabakta hazır ikram etmez. Kendi aşınızı kendiniz taşırın!
Beklentilerin çok olduğunu görüyorum.
At sahibine göre kişner. Elhak doğrudur. Lakin at kim, sahip kim?!
Gelin hep birlikte kendi işimizi yapalım, hem de en iyi şekilde yapalım.
Ben öğretmen isem öğretmenliğimi en iyi yapayım.
Danışman isem danışmanlığımı en iyi yapayım.
Temizlik elemanı isem temizlik işimi en iyi yapayım.
Çocuk bakıcısı isem en iyi bakıcı olayım.
Ve bakan isem tabii ki en iyi bakan olayım.
Sade bakmamalı aynı zamanda görmeliyim. Hem de hikmet sahibi olarak bir öngörüm olmalı. Ona göre de tedbirim bulunmalı.
Kalkınacaksak işte o zaman kalkınacağız. Uçacaksak da o zaman uçacağız.
Lakin benim temennim, az da olsa ayakları yerde sürekli olan çalışmalardan yanadır.
Bir sene boyu yat, Kadiri tut ve işi bitir. Dindarlık anlayışı bu olan bir insanın dünyalık anlayışı da ona benzer bir şey olur. Hesabîdir, hak etmediği alacağını yapacağından düşer. Bin bir iştahla başlar, çok sürmez, usanır boşlar. Ya da yanlış başlamıştır, boşlamak zorunda kalır. Daha bitirmeden yaptığını yıkmaya kalkar.
Öyle olmasın. Dindarlığımız yıl boyu beş vakit namaz gibi, beslenmemiz her gün üç öğün yemek gibi çalışmamız da düzenli ve sürekli olsun. Bir işimiz olsun ama bir olsun, pir olsun. Elimiz onda yatkın, özümüz yetkin olsun, sevgisi yüreğimize dolsun.  Her işten anlarım, ne iş olsa yaparım, illaki bir köşe kaparım gibi de olmasın.
Kurtuluş için merhum Hamidullah Hoca’nın vaktiyle Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu’na “Ne olacak bu ümmetin hali?!” diye sorduklarında dediği gibi cevap basit:
“Siz okulunuzda en iyi asistan olun, ben de burada en iyi hoca olayım. Hepsi bu!”
Öyle ya ne zaman hizmeti olan hizmetini, himmeti olan himmetini ortaya koyar  her şeyi hikmet sarar işte o zaman topyekun millet düze çıkar.
Benim Garibce amentüm böyledir.
“Sen yanmazsan, ben yanmazsam, biz yanmazsak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa!”
Biri bizi kurtarsın!
Yok öyle bir şey.
Dua ile!
11.07.2018
GARİBCE



3 Temmuz 2018 Salı

Ay mı faydalı Güneş mi?



Efendim bir hikmet vardır, anlatırız, hoşumuza da gider. Nasreddin Hocaya sorarlar: "Hocam! Ay mı daha faydalı Güneş mi? diye. O hiç tereddüt etmeden "Elbette ay daha faydalı. Çünkü güneş zaten aydınlıkta doğar. Oysa ay öylemi. O gece karanlıkta doğar!" demiş.
Tevilat'ta aşağıda tercüme ettiğim kısmı görünce Hocanın hikmeti aklıma düştü. Dedim onun da imamı varmış ve o da bizden.
"Gece ve gündüzün güneş ve ayda olmayan bir takım fazladan güçleri vardır. Çünkü gece ve gündüzün gücünün etkisi sonucu eceller tükenmekte, ömürler bitmektedir. Hiç kimsenin onların tahakkümünden kaçınma ve korunma imkânı yoktur.
Buna mukabil insanların güneşin ve ayın vereceği sıkıntılardan birtakım çarelere ve sebeplere başvurarak korunma imkânları vardır. Ama gece ve gündüz için bu mümkün değildir. O yüzden burada gece ve gündüzü ayrıca zikretmiş olmasında güneş ve ayın zikrinden elde edilen nüktelerden fazlası mevcuttur." (Maturidî, Te'vîlât, XVII, 220)
Sahi bir de bizim Abdulaziz Hocanın gecesi gündüzü vardı!

Dua ile!
03.07.2018
GARİBCE



Gelenekte benim de var yerim!



Gelenekte var yerim[1]
İmam ardında derim
Kâh ardında ederim istima
Kâh girerim derin bir insata[2]  
İzin sürerim asırlar boyu
Kâh fatih makamında bulurum kendimi
Bakmayın izim izi üstüne düştü diye
Aklı bana da vermiş Allah hediye
Sus dedim susturamadım
Dur dedim durduramadım
Aldı başını  düştü yola
Kul dediğin saye koyula
Yol ki Hakk’a götüre
Ayine-i kalbe yakin getire
Gördü anda bin bir işaret
Hepsi de Allah’a bir ayet
Kevnde bulundu bir bir karşılığı
Örtü kalktı ortaya çıktı yalınlığı
Sıdk ile hikmete inandı
Mucize işte bu dedi
Secdeye kapandı!

Dua ile!
03.07.2018
GARİBCE


[1] An itibariyle Tevilat’ın son cildini (XVII) tercüme etmekteyim. İmamımız Matüridi’nin Mutezile’ye bir cevabını çevirirken kendimi de sınamış oldum.
[2] İstimâ, can kulağı ile dinlemek, sözü anlamaya çalışmak. İnsât ise, hakikat karşısında sükut kesilmek, sessizliğin sesini duymak.

Siyasetname-i Garibce



Hakka fehimdir
Bilge hakîmdir
Halka hadimdir
Ümmete lider

Defter arşivde
Hesap mahşerde
Kaygı yok serde
Alnı ak önder

Sahip fetanet
Kamu velayet
Bilir emanet
Cennete gider

Dua ile!
03.07.2018
GARİBCE



1 Temmuz 2018 Pazar

Ne gam ne keder Allah de yeter



Ne gam ne keder
Allah de yeter
Hayrolsun sonun
Olmasın beter

Salaha direk
Kalp olsa gerek
Kasapta yürek
Kaç akça eder

Sağın hem solun
Ereği kulun
Sonu bu yolun
Uçmağa gider

Tohuma durur
Bire on verir
Yüzlerde sürur
Ekilse bider

Kanaat aza
Melekler yaza
Her işte mahza
Rızayı güder

Küçüğe abi
Her işi hasbi
Olmaz hesabi
Meşrep kalender

Ar yüzü tüller
Nasırlı eller
Salih ameller
Hiç olmaz heder

Yol seni bulmaz
Kap kendi dolmaz
Çiğliğe olmaz
Bahane kader

Garibce ah der
Tahammül eder
Altına yeter
Bir şilte minder

Dua ile!
01.07.2018
GARİBCE



25 Haziran 2018 Pazartesi

Hükmün uygulanmasının zamanına merhun oluşu: NES’/ İNSÂ




Nesih, bilindiği gibi hükmün yürürlüğünün ebedi olarak durdurulması anlamındadır. Bu konuda herkes bir şeyler söylemektedir. Hatta o kadar ki Meselâ İbnu’l-Arabî âyetü’s-seyf diye bilinen فَإِذَا انْسَلَخَ الْأَشْهُرُ الْحُرُمُ ayetinin[1] 114 ayeti neshetmiş olduğunu söylemiştir. İlginçtir ki bu ayetin sonunun da {فَإِنْ تَابُوا وأقاموا الصلاة وآتوا الزكاة فخلوا سبيلهم}  başını neshettiği ifade edilmiştir.
Bir başka tuhaf görülen ayet de {خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ}  ayetidir[2]. Bu ayetin başı ve sonu neshedilmiş ortası muhkem kalmıştır.
Biz bu konuya girecek değiliz. Sadece pek bilinmeyen bir kavram üzerinde duracağız.
O da  Zerkeşî’nin el-Burhân[3] adlı eserinde ele aldığı nes’ kavramıdır.
Nes’ hükmün yürürlüğünün o hükmün uygulanmasını gerekli kılacak bir illetin varlığına ertelenmesi/ bağlanması demektir. Hükmün uygulanmasını gerekli kılan illet/gerekçe varsa hüküm uygulanır, gerekçe yoksa ertelenir, durum hakkında başka bir hükme intikal edilir. Müellefe-i kulûba zekattan fon ayrılması hükmünü[4] müslümanların zayıf olması gerekçesine bağlamak ve güçlenmeleri halinde ise uygulamamak gibi.
Bir sebebe mebni emredilen hükmün sebebinin zail olması o hükümde ısrar etmemeyi, aksine yeni duruma uygun başka bir hüküm aramayı gerekli kılar. Mesela müslümanlar zayıf ve sayıları az iken sabır ve tahammül göstermekle emredilmişler, emri bi’l-maruf ve nehyi ani’münker ve cihadla memur edilmemişlerdi. Sonra güçlenince onlara bunlar emredilmiştir. Kimileri bunu hemen nesh ile izah etmeye kalkışmakta ve bu anlayışın sonunda Kur'ân bir sürü mensuh / kadük ahkamla dolu bir hal almaktadır. Oysa bu gibi yerlerde  Zerkeşî’nin de dikkat çektiği gibi  nesih değil “Nes’ / İnsâ” yani erteleme söz konusu olmalıdır. Nitekim “مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا …”[5] ayetinde de bu kavrama atıfta bulunulmuştur.  Bu durumda ertelenen hüküm  Müslümanların güçleninceye kadar savaşmaları hükmüdür.  Zayıflık halinde hüküm  sabır ve tahammül göstermenin vacip oluşudur.  Buna göre  tahfif[6] ayetinin Kılıç ayetiyle mensuh olduğunu söylemek isabetli olmayacaktır, aksine söz konusu olan nesh değil nes’idir.
Konunun özeti şudur: 
Hükmün uygulanması  zamanına merhundur: 
el-Müsâleme ‘ınde’d-da‘f ve’l-müsâyefe ‘ınde’l-kuvve[7]. Yani Müslümanlar olarak zaaf içinde iseniz hüküm sulh ü selamet, güçlü iseniz hüküm cihad ve i‘lâyı kelimetullahtır. Bu itibarla ne barışın ne de kılıcın işi bitmiştir. Her birinin yeri vardır. Yeter ki hikmet ile yeri ve zamanı bilinsin.
Bu reel siyasette de öyle mi ne!!
“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!”
“Yurtta sulh cihanda sulh!”
Yani gücümüz yok; dolayısıyla da Musul ve Kerkük’te bir talepte bulunabilecek durumda değiliz!
Zaman olur, olur. Niye olmasın?
Hikmetli siyaset neyi gerektiriyorsa vacip olan da odur!

Dua ile!
25.06.2018
GARİBCE





[1] فَاِذَا انْسَلَخَ الْاَشْهُرُ الْحُرُمُ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِك۪ينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَخُذُوهُمْ وَاحْصُرُوهُمْ وَاقْعُدُوا لَهُمْ كُلَّ مَرْصَدٍۚ فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَخَلُّوا سَب۪يلَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
"Haram aylar çıkınca, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin. Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın. Allah yarlığayıcıdır, bağışlayıcıdır."  (Tevbe 9/5)
[2]"Sen afiv yolunu tut, urf ile emret ve kendilerini bilmezlerden sarfı nazar eyle."  (A'râf 7/199) (Elmalı)
[3] (bk. Zerkeşi, Burhân fî ‘ulûmi’l-Kur'ân, İsa Halebi Tab’ı, thk. Ebu’l-Fadl İbrahim, 1957,  II, 42-43).
[4] اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْعَامِل۪ينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَ۬لَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِم۪ينَ وَف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَابْنِ السَّب۪يلِۜ فَر۪يضَةً مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ
"Sadakalar (zekatlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."  (Tevbe 9/60)
[5] مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
"Biz bir âyetden her neyi nesih veya insa edersek ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz, bilmez misin ki Allah her şeye kadir, daima kadirdir."  (Bakara; 106)
[6] يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلَى الْقِتَالِۜ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ ﴿٦٥﴾  اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ ف۪يكُمْ ضَعْفاًۜ فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ ﴿٦٦﴾ 
Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir. (65)  Şimdi ise Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah sabredenlerle beraberdir. (Enfâl 8/65 - 66)

[7] الْمُسالَمةُ عِنْدَ الضَّعْفِ وَالْمُسَايَفَةَ عِنْدَ الْقُوَّةِ

20 Haziran 2018 Çarşamba

Bağlam: Ruhsatla ameli terk etmenin vebal oluşu


Hz. Peygamber’den (s.a.s.) şöyle rivayet olunmuştur:
“Her kim Allah’ın ruhsatını kabul etmez ise onun üzerine Arafat dağı gibi bir vebal biner!” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 71).
“Her kim bizim ruhsatlarımızı –aynen azimetlerimizi kabul ettiği gibi-  kabul etmez ise o bizden değildir.”  (Te’vîlât, XVII, 143).
Bu ve benzeri hadisleri belli bir bağlam içerisinde almazsanız izahta zorlanırsınız.
Ama söz gelimi diyelim ki bir kimse tehdit altında kelime-i küfre zorlansa o da ölümü göze alıp ruhsat ile amel etmeye yanaşmasa, lakin ölümünde de insanlık için bir ufuk olma durumu, o ufukta onlara ışık tutacak bir yıldız olma gibi bir konumu olmasa,  o takdirde mücerred azimet hükmü icra amaçlı ruhsattan vaz geçme çabası doğru ve yerinde bir karar olmayacaktır. Çünkü korunması gereken mutlak değerler arasında canın muhafazası en önde gelmektedir. Zira din sonuçta insan içindir. İnsan varsa din vardır. Bu itibarla, kamuyu ilgilendiren bir yönü olmayan, mücerred kişinin bir tercihi gibi kalacak olan bir durumda kişinin dini görevi öncelikli olarak canını koruması ilkesini tercih etmek olmalıdır. Ancak meselenin kamuyu ilgilendiren yönü varsa, onun canı bahasına dini değerleri yüceltme yolunda öldürülmeyi tercih etmesi ancak takdir ve tebcili gerekli bir davranış olur. Nitekim Kur'ân’da inançları uğruna sabır ve tahammül gösteren, canlarını ortaya koyan Ashab-ı Uhdûd, Firavun’un sihirbazları gibi ufuk  insanlar ve davranışlarının anlatımı işte bu amaçla olmaktadır.
Dua ile!
20.06.2018
GARİBCE

18 Haziran 2018 Pazartesi

Yüzde kazan karası Özden ağır darası


Kömür maden işçilerine ithaf!


Yüzüm kömür karası
Aşım ekmek arası
Aileme yedirdiğim
Mahza emek parası

İnler olan yarası
Bilge gerek sarası
Benim tam bir aylığım
Kiminin diş kirası
-----ooOoo-----

Yüzde kazan karası

Özden ağır darası
Olsa ne yazarmış
Varsa cepte parası
-----ooOoo-----


Orası ha burası
Kimde hasret yarası
Yoktur deva arama
Anca vuslat sarası

Bekler gele sırası
Umut yüzde çırası
Garibce dost gerek
Halin keyfin sorası

Dua ile!
18.06.2018
GARİBCE



14 Haziran 2018 Perşembe

Siyasetname-i Garibce: Bir Ömer istiyorum



Elinde dirresi[1]
Titretir herkesi
Daim hakkın sesi
Bir Ömer istiyorum

Allah’tan haşyeti
İzzeti devleti
Gönülde heybeti
Bir Ömer istiyorum

Baka, duru göre
Başı arşa ere
Ayak basa yere
Bir Ömer istiyorum

Nazarı hak ola
Harama tok ola
Danışı çok ola
Bir Ömer istiyorum

Bakan yola gele
Vali olsa bile
Mazlum yüzler güle
Bir Ömer istiyorum

Açlık bilmez gözü
Birdir özü sözü
Güven verir yüzü
Bir Ömer istiyorum

Garibce bir avaz
Hakka varır niyaz
Dört mevsim kış yaz
Bir Ömer istiyorum

Dua ile!
14.06.2018
GARİBCE




[1] Şöyle meşhur bir söz vardır: “Le dirretü Umer ehyeb min seyfiküm” Ömer’in kamçısı sizin kılıçlarınızdan daha heybetli ve etkili idi.

9 Haziran 2018 Cumartesi

Değişim ve Toplumsal algı: Küçüklerin Evlendirilmesi



Şerî ahkâm gelişi güzel konulmuş değildir, elbette ki bir ihtiyacı karşılamaya yöneliktir.
İhtiyaç ise zarûrî, hâcî ve tahsînî olmak üzere üç kategoride ele alınmaktadır.
Bunlardan doğal olanlar elbette ki her zaman ve mekânda hükmünü icra edecektir. Yeme ve içmenin, barınmanın, güvenliğin… zorunlu temel ihtiyaçlardan olması gibi.
Ancak bunların yol ve yöntemleri elbette ki farklı olabilecektir.
Diğer taraftan öyle ihtiyaçlar da vardır ki bunları toplumların algıları belirlemektedir. Bu algılar da toplumsal yapının gereği olarak oluşmaktadır.
Geleneksel aile yapısı köküyle, dalıyla, üzerinde açan çiçekleriyle bir ağaca benzer. Ağacın dallarının, dal uçlarında açan çiçeklerin kendi başlarına müstakillikleri söz konusu değildir. Gözetilen maslahat tümüyle ağacın maslahatıdır. Maslahatı gerçekleştirmede söz sahibi olan da keza her bir dalın kendisi değil, yekpare ağacın kendisi ve sorumlusudur.
Buna temsil/ velayet yetkisi denilir.
İmdi bu ağacın yeni yemişler verebilmesi yani üreme için tozlaştırıcı başka bir çiçeğe ihtiyaç duyulduğu zaman bunun kararını vermek ağaç hakkında hükmü geçerli olana yani veliye ait olacaktır.
Eve gelin getirmede evin taze dalının, başka bir ağaca ait taze bir sürgünle aşılanması gibi bir durum söz konusudur. Hal böyle olunca  da buna kimin uygun olduğuna kararı ailenin tümü ve onların adına temsilci olarak veli verecektir. Bu aşılama işi, uygun (küfüv) olanın seçileceği ve vaktinde de yapılacağı için bünyenin reddetme/ uyuşmazlık ihtimali çok zayıf olacaktır.
Küçüklerin evlendirilmesi işte böylesi bir toplumsal algı ve aile yapısı ile ilgili olmalıdır. Malum mezheplerimiz icma halinde bunu tecviz etmektedir.
Konuyu makasıd açısından ele alan İmam Gazzâlî (ö. 505/1111), böyle bir telakkinin yaygın olduğu bir toplum ve dönemde elbette ki ona karşı çıkacak değildi. Ona düşen bu ihtiyacın şerî ahkâm açısından konuşlandırılması idi.
O bunu zarûrî bir ihtiyaç olarak görmez. Çünkü böyle bir kapı aralı olmasa bile hayat normal işleyişini sürdürür. Fakat ailenin maslahatı böyle bir yolun açık olmasını ikinci derecede bir ihtiyaç olarak gerekli kılar (Hâciyyât). Her ne kadar “buna aşırı şehvet ve üreme ihtiyacının ittiği söylenemese de bu tür evliliğe, toplulukların kaynaşarak yaşam şartlarının iyileştirilmesi ve hısımların  birbirine destek olmaları gibi amaçlarla ihtiyaç duyulmuştur. “Küçük kızın, ancak kendine denk biriyle ve emsal mehir ile evlendirilebilmesi de bu mertebenin tamamlayıcısı olur…”[1]
Sıkça tekrarlanan bir gerekçe de şudur: Denk (küfüv) her zaman bulunmaz, bulunca da kaçırmamak lazımdır.
Görüldüğü üzere hüküm, toplumsal algı ve geleneksel aile yapısının ihtiyacı ile gerekçelendirilmektedir.
Günümüzde Sanayi devrimi ve ona bağlı göç olgusu sonucunda geleneksel aile yapısı çözülmüş, mısır patlağı gibi belli bir yaşa gelen aile üyelerinin her biri bir tarafa dağılmıştır. Artık sosyal dokuyu çekirdek aileler oluşturmaktadır.
İmdi bu yapıda henüz ergen dahi olmamış küçüklerin evlendirilmesi (kastedilen nikâhtır, zifaf değil) bir tarafa belli bir hayat tecrübesi olmayan gençlerin (âkıl bâliğ) evlenmeleri dahi zorlaşmıştır. Bunun tabii bir sonucu olarak da evlilik yaşı otuzlara kırklara doğru giderek yükselmektedir.
HAK (1917 tarihli Hukûk-ı Aile Kararnâmesi) ilk defa bu konuda mezheplerin icma halindeki hükümlerini terk ederek 9 yaşını bitirmemiş kız, 12 yaşının bitirmemiş erkek çocuklarının hiçbir şekilde evlendirilemeyeceğini hükme bağlamış ve evlilik yaşını da kızlarda 17 erkeklerde 18 olarak belirlemişti. (Günümüzde Medeni Kanuna göre bu yaş hem erkek hem de kız için on yedi yaşını bitirmiş olmaktır.)
Demek oluyor ki ahkâmın bir kısmı sosyal yapı ve telakkilerle ilgilidir. Yapı ve telakki değişince onunla ilgili ahkâmın değişmesi de kaçınılmaz olacaktır.
Ahkâmın nihaî maksadı adaleti gerçekleştirmektir. Adalet ise her şeyi yerli yerince yapmak, herkese hakkını vermektir.
Günümüz sosyal yapısında küçüklerin evlendirilmesi hiç de yerinde bir davranış değildir gerçekleştireceği herhangi bir maslahat da yoktur.
İmdi Gazzâlî ve emsali koca koca âlimlerimiz öyle dediler diye biz de aynı şeyi tekrarlamayacağız, onları itham da etmeyeceğiz, çünkü mazurdurlar. Ama biz onların neden öyle dediklerini sorgulayıp, oradan da aynı mantıkla bugün burada bizim ne dememiz gerektiği noktasına ulaşacağız.
Başka türlüsü de zaten hayatta yer bulmayacaktır.
Dua ile!
09.06.2018
GARİBCE




[1] Gazzâlî, Mustasfâ İslam Hukukunun Kaynakları, ç. H. Yunus Apaydın, Klasik 2017, s. 471.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...