20 Aralık 2013 Cuma

Ve teşekkürler öğretmenim can!


Ben Garibce!
Cümlenize selam olsun!
Büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim.
Halinizi sual ederim.
Cumamızın bereketi hepimizi bürüsün, Âmin! derim.
Namaza gidiyor ayak bir mesaj düşmüş bir can öğretmenimizden. Okumadan edemedim.
Okudum, bu kez hiç edemedim!
İnancını yitirmiş bir öğrencisi için çırpınıyor ve şöyle diyordu:

“Nilay en son hamlesinde beni arkadaşları arasından çıkarmış hatta ona acımamamı istediğini söylemişti, halbuki acımıyorum biliyor musunuz onu seviyorum, hali beni çok üzüyor olsa da artık müslümanları aşağılayan, dalga geçen bir seviyeye indi, daha kötüsü de olacak mı bilmiyorum, inşallah olmaz inananlara kötü varlıklar gibi davranmasından oldukça bunalmıştım, biraz önce bir arkadaşlık isteği gelmiş baktım o, tekrar kabul ettim, nasıl olduğumu sormuş, ama önemli olan kısmı şu ki, yazdığına bakın:
-“Kimse beni sevmesin hocam artık sevgi istemiyorum. Zira ki insanların samimiyetine güvenemez oldum maalesef”
Can öğretmenim diyor ki:
Bu çocuklar küfrün uçurumlarına tepe taklak yuvarlanırken aslında ne çok şeye birden yuvarlanıyorlar;
Doğru ile yanlışı,
İyi ve kötüyü,
Hak ile batılı,
Güzel ve çirkini,
Sevmeyi ve buğzetmeyi,
Bütün bakış açılarını karanlıklarda kaybediyorlar,
Bu yüzdendir ki, sadece haddini bilmekle yetinemiyorum bir türlü, şu şefkat verildiyse sadece bize benzeyenleri sevmemiz için verilmedi sanırsam, o zaman şefkat diye bir şeye ihtiyaç olmazdı, yine içim üzüldü!!!
İnşallah ki Rabbim onu o karanlıktan aydınlığa çıkarır, Âmin.”
Mesaj böyle idi.
Cumaya gittim.
Ezan okundu, hutbe okundu… Ben kendimde değildim. Buğulu gözlerin ardında, ritmini şaşırmış halde çarpan bir yürekle  o çocukları içine çeken, kimliklerimizi yutan, öz yavrularımızı elimizden alan girdabın karşısında çaresizlik içinde kaybolmuş gibiydim.
Can öğretmenim, öğretmenlik ne kutsal bir şeymiş meğer.
Bir Cuma vaktinde bize şefkatin nasıllığını öğrettin.
Kucağımızdaki bebeğimizi seviyorduk.
Büyüdüler, sevgileri kalbimizde, saygılarına karşılık.
Peki, şefkat nerede!
“Hâlıka itaat, mahluka şefkat” diye özetlemişlerdi hani İslam’ı.
Ne itaatimiz vardı, ne de şefkatimiz kalmıştı.
Hep alır olduk, karşılıklı sevdik birbirimizi eğer sevdiysek. Sevgimize karşılık istedik. Sevgiye bedel ödedik, alınır satılır bildik.
Karşılıksız da verilebileceğini bilemedik.
Hep alarak değil bazen de vererek bir dengeyi kurmasını öğrenemedik.
Nemelazımcı olduk.
Diğerkam hiç olamadık.
Îsarın adını bile duymadık!
Besmelemiz Rahmân ve Rahîm deyu başlardı.
Rahîm özel bir inayetin tecellisi idi. Ama öncelenen Rahmân bütün varlığı kucaklamak değil miydi?
Hatip, Kur’an’dan bahseti, Kur’an nur dedi, etrafı aydınlatır dedi.
Ama gel gör ki hayatımız yeterince aydınlık değil.
Yoksa gün gibi ışık var da, bizlerin gözü mü kör!
Medet kıl ey Rab!
Ey rahmeti bol Padişah!
Ey sevgisi evreni tutan, kafire de nanköre de esirgemeyen Rahman,
Ey Rahîm, ey Deyyân!
Ey Hannân, ey Mennân!
Ve teşekkürler öğretmenim can!
Dua ile!
20.12.2013

GARİBCE

18 Aralık 2013 Çarşamba

Bir bilge adam: Ahmet İnam



O bir gönül felsefesicisi.
O bir Anadolu’lu ve 1947 Sandıklı doğumlu.
Hep celep olmak isterken kendisini felsefe profesörü bulmuş bir hikmet aşığı. Hayatı Gönül Felsefesi adını verdiği bir arayışın içinde geçmiş. Anlaşılan masa tenisi ile de dağıtırmış. Uluslar arası madalyaları varmış.
Bu bilge adam  ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı, Türkiye Felsefe Kurumu üyesi ve Türk Felsefe Derneği Başkan Yardımcısı.  
Fevkalade mütevazi ve kendisini ancak bu toprakların geçmişiyle bütünleşmiş, bilgelik yolunda yürüyen bir bilge çırağı diye niteliyor.
Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Kitapları ve üç yüz kadar makalesi bulunuyor.
Çağımız insanını bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışan gerçek anlamda  bir ‘gönül felsefecisi.’ Felsefe hikmet sevgisi yerine şimdilerde   “Sefefel’i yani sevginin hikmetini” seslendiren biri.
Her daim kendimize ait değerlere ve özelliklere vurgu yapıyor: “Bize yerelliği ıskalayan bir evrensellik öğretilmeye çalışıldı. Yerel olmak, doğduğun bölgenin diliyle şivesiyle konuşmak, onun adetlerini taşıyor olmak, uygar olamamanın, yeterince gelişememenin, aydın olamamanın bir sonucu gibi algılandı. Oysa insan kendi topraklarından gelen güçle insan olabiliyor. İnsan eğer bir dünya vatandaşı olacaksa, önce doğduğu yerin insanı olmalı...” diyor.
Üstada göre, bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz.
Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır, hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti, diyor.
Bu haliyle de o bilgeliğin, akademisyenlikle pek örtüşmediğine inanıyor.
12-13 Aralık 2013 tarihinde Zonguldak’ta akdedilen Akademide Felsefe Hikmet ve Din Sempozyumunda (bilgi şöleni) Garibce olarak bu değerli insanımızı yakından görme ve tanıma bahtiyarlığına erdim. Birlikte fotoğraflar da çektirdik.  İlk konuşmasını tuttuğum notlardan, değerlendirme konuşmasını ise aldığım kayıttan hareketle yazıya döktüm ve sizlerle paylaşmak istedim.
Hikmet bizim yitik malımız, hakîm olanlar yani bilgeler de bizim her bir derdimize derman olabilecek, bizi hakikat ve ahlâkîlikle yüzleştirecek  akıl ve gönül erleri kimseler.
Doğrusu onun konuşmasını ben çok sevdim. Bunda onun sempatik konuşma tavrı ve sevecen üslubu da etkili olmuştur.  Bu sempatik tavrın yazıya  yansımamış olma ihtimali vardır. O eksikliği de siz kendi zihninizde canlandırarak lütfen ikmal edin.
İşte bu bilge adamın, bu gönül felsefecisinin, bu sevginin hikmeti üzerinde durmamız gerektiğine dikkat çeken üstadın konuşması. Umarım onun düşüncesini kısmen de olsa yansıtmış olabilirim. Yanlış anlamış olmaktan da Allah’a ve onun engin hoşgörüsüne sığınırım.
Dua ile!
18.12.2013
GARİBCE

Felsefe ve Hikmet
(Tebliğinden benim tuttuğum özet notlar)
Felsefe, hikmet sevgisidir.
Eskiden hikmeti kültür olarak anlıyordum. Şimdi hikmetin iki esas üzerine kurulu olduğunu görüyorum. 1. Hakikat arayışı, 2. Ahlâk boyutu.
Bilim, sanat, din… bütün bunlar hikmete ulaşma çabalarıdır.
Hikmetini kaybetmiş, ritüellere indirgenmiş bir din kadar tehlikeli bir şey olamaz.
Felsefe hikmet sevgisi ve arayışı iken siz onu bir tür entelektüel oyun haline getirirseniz özünü esasını kaybetmiş olursunuz.
İlkel insan bile seziyordu, onda da hikmet duygusu vardı.
Zaman içinde dil ve anlam dünyası oluştu.
Bir kültürde, hayatta onu anlamlandıracak bir mana yoksa neye yarar ki!
Bu çaba ilmi, irfanı, sanatı, dini içine alan bir arayış olmaktadır.
Bu mana, bu anlam bizi hikmete götürecek bir köprüdür.
Hikmete tek bir yolla gidileceği anlayışı yanlıştır. Bin bir kapısı vardır hikmetin.  Hepsini açmak lazımdır. İnhisarcı bir yaklaşım hikmet açısından tehlikelidir. Farklı gözlerle, farklı kalplerle, etkileşimle insanın enginliği ve farklılığı ile keşfedilebilen şeydir hikmet.
Bu itibarla çatışmaya, eleştiriye izin vermek gerekir.
Binlerce yıllık birikimle oluşan hikmetin hazinesinin kapısını ne kadar açabildik?
Folklor, kilim desenleri, türküler… hemen her alanda ve etkinlikte hikmet arayışının izleri vardır.
Ben bir insanım ve hiçbir hikmet bana yabancı değildir.
Hikmet hakikattir, hikmet ahlaktır. Hikmete götüren yolu  tekleştirmemek lazımdır.

Değerlendirme Konuşması
……………
Hikmet hakikattir, hikmet ahlaktır. Hikmet arayışı din yoluyla yapılabildiği gibi felsefe yoluyla da sanat yoluyla da yapılabilir Hayatın içinde de bu arayışı yapabilirsiniz. Biz bir mana alemi yaratmışız. Mana aleminiz varsa hikmet arayışınız vardır. Hikmet arayışının -belki de Batılılara söylemek istediğimiz şey- yegâne yolunun felsefe olmadığıdır. Ama hikmet arayışları felsefe diline çevrilebilir, felsefeleştirilebilir. Bunda da felsefecilerimize epey iş düşmektedir. Ama benim görebildiğim kadarıyla maalesef çoğu hikmetin farkında değildir. Hikmet şu anda dünyadan büyük ölçüde çekilmiştir. Felsefeden, bilimden belki de bilemiyorum ilahiyattan da olabilir çünkü onun çok yüksek bir şey olduğunu düşünüyorum, O bir ateş, o içimizdeki bir ateş arkadaşlar kelimelerden, kurallardan ibaret bir şey değil bir mana o, müthiş bir şey o, o ateşi duyan adamlar bu işe girecek. Hani, kefeni, kellesi koltuğunda bu işe girmek lazım. Bu bir ateş, bu ateşi yakmak lazım. Yani bu sadece şu dersi koy, bu dersi çıkar ile değil önce onun manasını anlamak lazım. Ne olacak yani, on saat felsefe dersi koysak sonuç mu değişecek? Bu, felsefeyi nasıl verdiğinize bağlı. Hikmetten yoksun bir şey yaptığın sürece onun beş saat, on saat, şunun okutulup bunun okutulmamış olmasının hiç bir anlamı yok. Felsefe bölümlerini ben görüyorum yıllardan beri,  Batı’da da bizde de. Yani bu felsefe okumuşluğun  kendi başına bir hikmeti yok. Öyle bir şey yok. Biz hala bir takım kurallarla oyalanıyoruz. Biz dolayısıyla hikmeti yüreğinde duyan insanlar olarak bunu yaşamalıyız ki öğrenci görsün. Bu adam hakikaten hikmet vurgununu yemiş bir adamsa burada  ne anlatsa da ben çarpım cetvelini de anlatmış olsam o hikmet benim yüzümden, duruşumdan ve yaşayışımdan ortaya çıkıyorsa  bu önemli bir şeydir diye düşünüyorum.
Hikmetin bin bir penceresi, bin bir kapısı var. Ve bu kapıları açmak durumundayız. Kültür olarak diye düşünüyorum.  Ve hikmetin bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Biz hikmete nasıl durursak hikmet de bize öyle durur. Dolayısıyla çağımız insanının duruşundan kaynaklanan  ki buna Heidegger özel bir deyim kullanıyordu “…?..” diye “bulunmuşluk” diyebileceğimiz bir kavram. Belki de o bizim kültürümüzde vardır böyle bir kavram ben bilmediğim için söylüyorum “bulunmuşluk, duruş”, ve o yüce ideal ile varmaya çalıştığımız büyük hedefle bizim nasıl titreşim haline geçtiğimiz yahut rozanans (?) yani eşlikleşim içine gireceğimiz meselesi. Dolayısıyla benim hikmet konusunda bir kaygım yoktur, biz Ahmet Yesevi gibi çok hakîm bilge insanlar yetiştirmiş olan bir kültürüz, bir mana alemini biz çoktan çatmışız ama farkında değiliz bizdeki gaflet budur diye düşünüyorum.  Dolayısıyla buradaki hazineden devşireceklerimiz var, bilim yoluyla, şiir yoluyla,  sanatın her alanında, elbette felsefede, düşüncede, dinî ilimlerde biz bunu yapabiliriz.
Buradan benim son olarak varacağım şey şu: Felsefeye atıfta bunarak bir şaka da yapmış olabilirim. Biliyorsunuz felsefe filya sofya’dan geliyor. Filya sevgi dostluk demektir,  Sofya da belki bizim kültürümüzün deyimiyle hikmettir. Değişik anlamları var ama  hikmet diye yorumlayalım:  Hikmet sevgisi. Ben bugünkü toplantıda şunu anladım:  Demek ki bizim aslında felsefeyi anlayabilmemiz için  ve hikmeti de anlayabilmemiz için Sofyafilya’ya ihtiyacımız var  yani felsefe değil sefefel yani hikmet sevgisine değil sevginin hikmetine ihtiyacımız var. Onun için felsefe yapacaksak sefefel yapmak gerekiyor. Sefefeli düşünmeliyiz ki felsefe orada  yerine otursun diye düşünüyorum.

(Prof. Dr. Ahmet İnam)




















17 Aralık 2013 Salı

İlahiyatçı genç kızların işi biraz daha mı zor ne?!


Az önce iki kızımız geldi ve kız öğrencilerimizin davranışlarıyla ilgili dertleştik.
Belli ki bu kızlar, genelde fakültedeki kızlarımızın davranışlarından ve özellikle de onların rahat tavırlarından kaygı duyuyorlardı.
Ben de onlara kendi tecrübelerimden ve Garibce penceremden bakınca gördüklerimden aktardım.
Seksenli yıllarda kız öğrenciler için yüzde dört kontenjan sınırlaması vardı ve her yıl iki yüz öğrenci alınırdı ve bunlar içinde sadece sekiz tanesi kız olurdu. Onlar da sınıfın birinde toplanır, hocanın önüne denk gelen ilk dört sıraya otururlar, neredeyse hiç çıtları bile çıkmazdı. Kendi aralarında şakalaşmalar, yüksek sesli takılmalar, gülmeler olmazdı. Okulun tümünde yüzde dörtlük, bulundukları sınıfta da beşte birlik gibi bir ağırlıkları bulunduğundan, bu durum onların ister istemez davranışlarına da yansırdı. Üstelik de hemen herkesin gözünü kendi üstlerinde hissederlerdi.
Şimdi iş tersine döndü. İlahiyat fakültelerimiz YÖK’ün yanlış uygulamaları yüzünden başka fakültelere gidemeyen kızların tehacümüne uğradı ve şu anda  oran neredeyse kızların lehine  yüzde yetmişlerin üzerinde bozulmuş durumdadır. Hatta bazı sınıflarda tek tük erkek öğrenci var.
Hal böyle olunca kız öğrenciler kantine, sınıflara, salonlara, koridorlara hakim oldular ve kendi ortamlarında daha doğal davranmaya başladılar.  Hanımların genelde şen, şakrak ve neşeli olmaları ister istemez salonlara, sınıflara, koridorlara da yansıdı. Buna mukabil azınlık durumuna düşmüş erkekler, sınıfın bir köşesine çekilip sessiz sedasız vaziyeti idare etmeye çalışır oldular.
Bir şey daha var: Bu kızlarımız henüz hayatlarının baharında, cıvıl cıvıl insanlar ve öyle de olmalılar. Bunların “Ağır davran da Molla sansınlar!” şeklinde bir beklentiye cevap vermeleri epeyce zor bir durum olmalı.
Tam bu satırları yazıyordum ki vaktiyle Avustralya’dan gelen kız kardeşlerden biri odamıza konuk oldu. O zaman ki davranışlarına gülüyor ve “Çocuktuk o zamanlar hocam!” diyor, bizim öğrencilerin bir türlü kabul edemediği türden davranışlarını şimdi baktığı yerden o da çocuksu görüyor. Hayat böyle işte. Onların bu çocuksu tavırlarının hep öyle  devam edeceği endişesiyle rahatsız olmanın bir manası yok. Eminim ki biz nasıl büyüdü isek onlar da aynı şekilde büyüyecek, görev aldıkları ortamlarda beklentileri karşılayacak şekilde davranmasını en az bizler kadar bilecekler. Şahsen benim bundan hiç kuşkum yok. O itibarla, endişe yerinde değil gibi.
Kaldı ki bizim fakülteye gelenlerin tümü aynı amaç doğrultusunda da gelmiyor. Bir kısmı var ki sırf bir fakülte okumuş olmak için gelmiş olabiliyor. O itibarla hepsini aynı kefeye koyma imkanı da zaten yoktur.
Ayrıca İlahiyatların bazı aileler açısından da kızlarının en kolay okuyabileceği Fakülte olarak görülmesi, onların  bizde yığılmaları sonucunda da  etkili olabilir.
Diğer taraftan toplumun davranış kalıpları bakımından değişmesi ve dönüşmesi haliyle kızlarımızı da aynı şekilde etkilemiş bulunmaktadır. Onlar bir başka yerden gelmiyorlar ya, toplumdaki ortak davranış biçimlerini onlar da aynı şekilde gösterir oldular. Söz gelimi eskiden olsaydı burada on tane kadın oturuyorken, öteden de bir erkek çıkagelseydi o kadınların hepsi ayağa kalkarlardı, kalkamayacak kadar yaşlı kadınlar da o erkekten özür diler ve  mazeretini bildirirdi. Genel ahlak ve âdâb böyle idi. Bir erkeğin önünden geçecek şekilde bir davranış akla ziyandı. İmdi bu yapı bozuldu ve üstelik şehirler korkunç derecede kalabalık ve insanlar birbirini tanımamaktadırlar. Bazı zaman ve mekanlarda insanlar adeta kalabalıkları yararak ilerliyorlar. Yürürken, inerken, binerken fiziksel temaslar neredeyse kaçınılmaz oldu. O davranışlar üzerinde eskiye ait denetim, baskı ve kontrol anlamına gelecek hiçbir şey kalmadı.
Bu arada beş altı yıldır katlanan kontenjanlar yüzünden fakülte iyice kalabalıklaştı. Binaların bir kısmı yıkıldı ve inşaatlar devam ediyor. Hal böyle olunca kapı girişlerinde ve koridorlarda izdihamlar ve karşı karşıya gelmeler oluyor. Bu durumda talebe tanımadığı kimselere hoca bile olsa klasik türden saygı duruşunda bulunmuyor ve kapıya dalıyor. Bütün bu izahat muvacehesinde bu çocukları saygısızlıkla itham etmek doğru ve hakkaniyetli olabilir mi?
Biz hocalar ve büyükler olarak bu çocuklarımıza elbette ki bir şeyler vermemiz lazım. Ancak adalet odur ki bizim de onlardan bir şeyler almamız lazım diye düşünüyorum.
Dua ile!
17.12.2013

GARİBCE

15 Aralık 2013 Pazar

Fatma Yılmazer Anne de Hakk’a yürüdü!


Garibce’nin 1 Haziran Cumartesi 2013 tarih ve “Ahmet Amcayı uğurladık!” başlıklı yazısına baktım da ilk cümlesiÖlüm Allah’ın emri, şu ayrılık olmasaydı gibisinden türküler var” diye başlamış.
Ahmet Amca o tarihin bir gün öncesinde bir kaza sonucu terk-i dünya etmiş, eşi de dahil herkese veda etmiş ve göçmüştü. Büyük kıyameti o yaşamamıştı. Hanımların arkada kalması  küçük kıyametti. Ama yinede zor olmalıydı. Aradan altı ay gibi bir zaman geçmişti ki bugün de eşi Fatma annemizi uğurladık. O da Hakk’a yürüdü.
Değerli dostum Ziya Yılmazer hocama ve ailesine başsağlığı diliyorum.
Cenaze namazı ilanını Feys’den duyurmuştum. Oradan haberdar olarak oğlum da gelmiş, onu görünce çok sevindim. Çünkü onun gelişini baba dostlarına vefa gibi okudum.
Beni kendi arabasına aldı, yolda Ziya hocadan doktorasını birkaç gün önce tamamlamış olan iki kızımız da bizim arabamıza bindi. Cenazenin nereye gideceğini tam olarak bilmiyorduk. Önümüzde cami önünden kalkan dolayısıyla cenazeyi teşyi eden araçlardan biri olduğunu düşündüğüm beyaz bir minibüs vardı, yüksek olduğu için önünü de kapatıyordu. Oğluma onu takip etmesini söyledim. O gitti biz gittik, baktık o Kadıköy tarafına gidiyor. Eski bir hatıram canlandı ve kızlara onu anlattım. Rahmetli Muhsin’in cenazesine koşmuştuk. Şoför de acemi çıktı. Biz konvoydan koptuk. Neyse sonunda yetiştik ve Karaca Ahmet mezarlığına vardık. Baktık cenaze gidiyor. Şoförümüz arabayı park ile uğraşırken kulakları çınlayasıca Veli Kayhan hoca ile ben cenazeye koştuk. Hemen bir tarafa o bir tarafa ben tabutun altına girdik. Vefa duygusu böyle bir şey olmalı. Muhsin hoca benim akranımdı (bir iki yaş büyük olabilir) ve Kayseri İmam Hatip okulunda birlikte yatılı kalırdık. Çok güzel sesi vardı. Benim beceremediğim türden bazı şeyleri (!) becermede de iyi sayılırdı. Belki de ona sebep ona yakın olmak isterdik. Neyse cenaze alayında altı yedi kişi ya vardı ya yoktu. Biz tabutun altındayız, doğru dürüst yol yok, mezarların kah üstüne çıkıyoruz kah iniyoruz. İstiyoruz ki gelip cenazeyi sırtımızdan alsınlar. Gelip alan yok. Ha bura ha şura derken yol uzadı, cenaze iyice ağırlaştı. Kadere bak ki cenazeyi mezara indirmek de bize düşecek galiba gibisinden aklımdan düşünceler geçmeye başladı. Neyse sonunda kazılan mezarın yanına vardık ve kalan son gücümüzle tabutu omzumuzdan indirip mezar kenarındaki toprak yığını üzerine koyduk. Çok yorulmuştuk. Haliyle derin bir nefes aldık. Aldığımız nefesi daha dışarı vermemiştik ki  tabutun üzerindeki başörtüsü gözümüze ilişti. Meğer bu iki gözü açık (!) Kayserili kuluna Allah gariban kimsesiz bir kadının cenazesini taşıtmıştı. Hem de ne taşıtmıştı!
Ağlamalı mıydık, gülmeli miydik bilemedik. Birbirimizin gözünün içine baktık. Tuhaf duygularımız vardı.
Eh ne de olsa işin zor tarafı da bitmişti. Muhsin hocanın cenazesini bulmak üzere oradan ayrıldık. Vardık ki orası ana baba günü gibi, kalabalık mı kalabalık. Bize  sal ağacının ucundan tutma sırası bile gelmez derecede kalabalıktı.
Rahmet olsun, hem dirilere, hem ölülere.
Böyle rahmet her zaman bulunmuyor. O denkte bir çıkıyor. Allah Muhsin hocamıza, o kadına ve ona sebep bize mağfiret buyursun.
Neyse biz geç de kalsak Fatma annenin defin işine yetiştik. Annemizi uğurladık: Ahmet amca ile yerleri ayrı oldu ama, ruhlara mekan zaman ayrı imiş ne gam.
Namazını Valide Atik’de Can müftümüz Rahmi hocamız kıldırmıştı.
İkindi sonrası da yine aynı camide buluştuk ve Kur’an okuyup dualar ettik.
Belediyemiz de katılanlara aş ikram etti.
Belediyenin bu işi benim çok hoşuma gitti. Cenaze evi aynı zamanda zorluk ve sıkıntı evi demektir. Böylesi zor bir günde, eş dost,  konu komşunun yaptıkları yemeklerle bir araya gelmeleri ve komşularının acılarını paylaşmaları da artık çok zor. Belediyenin böyle bir ikramı üstlenmiş olması bence takdir edilmeli ve  desteklenmeli.
Bu eşsiz güzellikteki tarihi camimizi ziyaret etmemiş olanlar varsa bir fırsatını bulup ziyaret etmeliler. Gerçekten çok güzel!
Güvenlik elemanı izin verseydi her karesini fotoğraflayacaktım. Ama gene de çektiklerim örnek olarak yeter.
Ölüm de güzel, bakmayın soğuk yüzüne. Onun arkasında ne rahmetler saklıdır.
Annemize ve bütün annelere rahmet olsun!
Tabi ki babalarımıza da!
Ve de bize de!
Dua ile!
15.12.2013

GARİBCE











14 Aralık 2013 Cumartesi

Yemekte aşk üzerine hoş bir sohbet!


Akademide Felsefe Hikmet ve Din, 12-13 Aralık 2013 Zonguldak
Yer deniz kenarında etrafı sunî göllerle çevrili hoş bir mekan.
Sempozyumunda akşam yemeğinde sayın Rektör yardımcısı ile karşı karşıyayız. Ben dinlemeye mahkum, daha doğrusu başka türlü yapamayan biriyim. Hoca da belli ki konuşmak istiyordu. Fuzulî’nin “Aşk imiş her ne var ise âlemde / İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak!” beytini sordu.
Konuşmakta olan hocalara bakarak sormuştu, aslında. Onlar da üstlerine alınmadılar. Soru ortada kaldı. Bu tür işler benim işim olmadığı için ben zaten hiç üzerime almamıştım. Baktı kimseden cevap yok, sonra hoca bana bakarak “Siz ne düşünüyorsunuz? Hocam!” dedi.
Ben aşktan ne anlarım.
Vaktiyle ilim anlayışının nakilden ibaret bir hal almış olabileceği telakkisi ile bir giriş yaptım ve gene Yunus’un “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendin bilmezsin, Bu nice okumaktır!” dizeleri imdadıma yetişti.
 “O dedi”, “bu dedi”, ya da “o onu dedi”, “bu şunu dedi” şeklinde bir anlayışın ilmin gerçek anlamını kaybetmesine sebep olduğu bir hengamede bu anlayışın yanlışlığına dikkat çekmiş olmak için bunu söylemiş olabileceğini ifade ettim.
Kendini bilmek, varlığını ve varlığının  diğer varlıklara nispetle nasıl ve nereye konuşlandığını bilmek ve bu noktadan hareketle oluşan ilişkiler ağının farkında olmak falan gibi şeyler söyledim.
Allah vedûd’dur; O, sever. O, bütün sevgilerin kaynağıdır, dedim.  O’nun bu güzel isminin biz insanlarda da tecelli etmesinin bizim varlık amacımız olduğu, bunun insan olarak varlığımızı gerçekleştirmenin bir gereği olduğunu, dolayısıyla sevgisizlikten kurtulmak gerektiğini de ekledim.
Buna mukabil aşkın bir de, sevgide ölçüsüzlük, gözün kör ve de kulağın sağır olması, arkasına düşülenin peşinde deli divane olunması, pervane misali özünün ateşe atılması gibi bir anamı var ve kastedilen de bu ise, benim İslam adına böyle bir anlayışı tensip ve tasvip edemeyeceğimi de söylemiş oldum.
Oh be!
Ne zormuş.
Garibce’nin yeni bir şiarı var, bilenler bilir: Allah iki kulak vermiş bir dil: Öyle ise iki dinle bir yutkun!
Ne güzel dinlemek ve arada bir de konuşacakmış gibi edip yutkunmak varken konuşmak benim neyime. Üstelik de karşındaki adam üzerinde etki bırakacaksın. Öyle ki seni bir daha hiç unutmayacak. Bir taraftan da eğlendireceksin, sen hoşsohbet olacaksın sohbetin de hoş! Doğrusu meclisimizde bunu başaran hocalarımız vardı. Ahmet İnam hoca, Turan Koç hoca mesela bunlardandı.
Bir de şu var: ben konuşmaya başladım ya, yemek de önümde öyle kaldı. Ta ki bizim hoş sohbet bitene kadar. Anladım ki ben iki işi bir arada götürme kabiliyetinden de yoksunum. Neyse ki hoca çok geçmeden  katılımcılara bir merhaba deme konuşması yapmak üzere kalktı da biz de böylece işin içinden yüzümüzün akıyla çıkmış olduk.
Karnımızı da doyurduk.
Bu hoş sohbet hocayı değil ama belli ki beni bir hayli etkilemiş. Baksana unutamamışım.
Dua ile!
14.12.2013

GARİBCE



Zonguldak, Zonguldak olalı böyle bir şölen gördü mü?!


"İki asırdır işlenen taş kömürü yataklarının,
Bastonlardaki göz nurunun,
Mağaraların derinliklerinden gizlenen masalların diyarına,
Tek kırmalara, elpek bezine nakış olan sevdaların yurduna,
Gönül mayasında tutan yoğurdun tadına,
Yüzleri gecelerce kara içleri apak has oğullar kovanına,
Rüştü Onur’un, Muzaffer Tayyip Uslu'nun, Behçet Necatigil'in dizelerinde mis gibi kokan defnelerin, erguvanların toprağına,
Emek, kültür ve cumhuriyet kenti ZONGULDAK'a
Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz…!”
Evet, böyle karşılamıştı bizi Zonguldak, takdimci Esra Güner'in bu şiirsel ifadeleri ile!
Kar vardı, tipi vardı, yollarda buz vardı, kaderde numaradan da olsa zincir takmak vardı…
Ama buna mukabil bir de verilen söz vardı, ahde vefa vardı, yeni doğan bir fakültemizi bağıra basmak vardı.
Bunca ilim ve fikir adamına ulaşan  azmi büyük bir dekan ve ardında ona destek veren genç ve cevval bir rektörü vardı.
Etrafında koşuşturan genç ilim adamları ve talipleri vardı.
Saygılı valisiyle, genel müdürüyle ve baro başkanıyla organizasyona el atan bir şehir olmuştu Zonguldak.
Kırk ilim ve fikir adamı, denizin mavisi, doğanın yeşili, kömürün karası ve  bu sabahki karın da kaplamasıyla büründüğü beyazı ile dört rengin oluşturduğu bir cümbüş şehri Zonguldak'ta, Eski Adıyla Kara Elmas yeni adıyla Bülent Ecevit Üniversitesi’nde ve çiçeği burnunda İlahiyat fakültesinde bir ilim şöleni gerçekleştirmişlerdi.
Başlığı: Akademide Felsefe Hikmet ve Din idi.
Oradan birinin ifadesiyle Zonguldak, Zonguldak olalı böyle bir olay (zulüm çağrıştırıyor) (!) görmemişti.
Ben kendi adıma çok istifadeli buldum.
Özellikle Ahmet İnam’ı ve diğer hocalarımı yakından tanımaktan büyük bir haz duydum.
İki ayrı celsede oturumların sürdürülmesi sebebiyle her tebliği takip etme imkanımız olmadı.
Her iki salon da aktifti.
Sempozyum’a karşılık olarak “Bilgi Şöleni” olsun dedik.
Şölen gibi şölendi.
Üniversite Konukevinde ağırlandık. Kahvaltımızı orada yaptık. Öğle ve akşam yemeklerimizi de Kozlu Belediyesi ve Baro Başkanı verdi.
Hem sırtımız pekti, hem karnımız toktu.
Gelirken de elimize bir baston tutuşturdular. Belli ki ihtiyacımız vardı.
İnsan bu kuş misali, bir “Hoş geldin!” Zonguldak’tayız. Bir “Güle güle!” İstanbul’dayız.
İstanbul’a dönüş de bir başka güzel.
Bu tür toplantıların en güzel yanı tanışmak ve kaynaşmak.
Dün gece geç saatlere kadar Turan Koç hocadan Ankara ilahiyatı ve hocalarını dinledik. Üzerimde yaman bir ağırlık olmasına rağmen çoğu yaşları benden genç olan ilim adamlarımızla hayranlıkla dinledim. Maşallah neler biliyorlar, neler? Müthiş bir birikim ve bunun verdiği bir özgüven. BU özgüvenle biz gerçek anlamda doğrulabiliriz diye düşündüm.
Gelirken de gene dostlarla birlikteydik ve yol boyu çok güzel sohbetlerimiz ve ilmî mübahaselerimiz oldu.
Teşekkürler ve tebrikler Sevgili dekanımız Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya!
Ve teşekkürler dekanına müzahir olan saygılı rektör Prof. Dr. Mahmut Özer!
Ve teşekkürler bizi sağ salim götürüp getiren Şerafettin kaptan!
Ve teşekkürler Zonguldak!
13.12.2013

GARİBCE


11 Aralık 2013 Çarşamba

Çekim alanı içinde yamuk pusula olmak!


Birkaç sene önce MR çekilmem gerekiyordu. İlk kez çekilecektim ve yanımda kimse yoktu.  Ne menem bir şey bilmiyordum. Yatırıp dev bir aletin içine sokacaklardı. Ceketimi çıkardım. Uyanığızdır da hani ya ceketimin iç cebindeki cüzdanımı her ihtimale karşı sağlama alayım diye arka cebime koydum.
İki gün sonra alış verişe gitmiştik ve epey bir şey almıştık. Kredi kartını çıkardım, bu çalışmıyor dediler. Evde yedek kart vardı onu getirerek ödemeyi yapabilmiştik hatırladığım kadarıyla.
Bir iki gün sonra bu kez başka bir kart lazım oldu, onu kullandım. O da çalışmadı. İşte o zaman dank etti, akıl başa düştü. MR’ın M’si Manyetik Rezonans’ın M’si idi ve dolayısıyla benim cüzdanımda bulunan bütün kartlar manyetik alandan etkilenmiş ve hepsi bozulmuştu.
Malum pusula her zaman kuzeyi gösterir ve onun marifetiyle insanlar gidecekleri yönü bulurlar. Ama bunun doğruyu göstermesinin şartı herhangi bir nesnenin çekim alanı içinde olmamasıdır. Aksi takdirde kuzey diye çekim alanının yönünü gösterir ve insanın kıblesi, ardından da feleği şaşar.
İmdi, hepimiz İslam adına konuşuyoruz. Acaba bu konuşmalarımızda ne kadar doğruyuz ve ne kadar eğriyiz. Hâşâ bilerek eğri olmaktan Allah’a sığınırız ama mensup olduğumuz ve kendimizi ait hissettiğimiz çıkar hatta dayanışma grupları içinde o çıkar ya da dayanışma grupları hakkında doğru görüşümüz olabilir mi, yoksa pusulanın çekim alanı içinde cazibesine kendisini kaptırdığı nesneye işaret edecek şekilde bir sapma olur mu?
Mesela birdevlet memuru, devlet aleyhine sahici eleştiriler geliştirebilir mi?
Bir hükümete yakın biri hükümeti eleştirebilir mi?
Bir cemaat ya da tarikat mensubu, cemaat ya da tarikatla ilgili sağlıklı değerlendirmeler yapabilir mi?
Bizim atalar bu gibi işleri irfan ile götürürlerdi: "Gavurun ekmeğini yiyen gavurun kılıcını çalar” derlerdi.
Bu itibarla İslam adına konuşacak kimselerin bu gerçekliği dikkate alarak çekim alanına girecek ve cazibesine kapılacak şekilde hiçbir makamın, mevkiin, partinin ve de tarikat ve cemaatin etki alanına girmemesi, onlara karşı borçlu duruma düşmemesi zannımca gerekli bir durumdur.
Özgürlüğün bir bedeli olmalı.
Dua ile!
11.12.13

GARİBCE

Ben GARİBCE ve şikayetim var!


 Evet dostlar, şikayetçiyim.
Birkaç gündür bizim sahibe bir haller oldu. Kulağına kar suyu mu kaçtı, cin mi çarptı  nedir bilinmez doğamı bozdu; Ben ot yerdim önüme et atar oldu. Tutmuş bir de fetva yazacağım diye. Ellere şenlik. Yahu sen koskoca bir profesör olarak kendi imzan ile fetva mı verirsin, layiha mı yazarsın takrir mi sunarsın ne yaparsan yap, lakin benim gibi bir Garibce'yi böylesi bir çilenin içine niye çekersin! Ben buradan izledim. Kocaman bir profesör bile  bana dikte ettirdiklerinden bir şey anlamadı. Hele bir can var idi ki ille de anlayacağım diye uykuyu tüneği bıraktı, sözlük bırakmadı bakmadık. Bu dil Garibce'ye hiç uyar mı? Biz hep demez miydik dillerini yakalayacak nabızlarını tutacaksın diye. Dil değil mübarek ağda! Yolunmadık ne saç kaldı ne baş!
Bu insanlara yazık değil mi?
Ne yapacaksan kendi adınla yap.
Beni bu türden emellerine alet etme!
Evet şikayetçiyim sahip. Kendine gel ve beni nasılsam öyle idare et!
Ya da beni talak-ı selâse ile boşa!
Ben de henüz ömrümün baharında başımın çaresine bakayım.
Haahayh, elimi sallasam ellisi.
Cümle kariin-i kirama arzu hürmet ederim efendim!
11.12.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...