29 Kasım 2017 Çarşamba

Kutlu Doğum Gitti Yaşasın Mevlid-i Nebi!


Garibce nazarımda Diyanetin en hayırlı projesi idi Kutlu Doğum. Ama artık yok.
Yerine Mevlid-i Nebi ikame edildi. Bir adım daha ileri değil aksine geri gidildi. Kanun-ı kadim ya da asr-ı saadet geçmişte yaşanmış zaman dilimleri değil, oradan çıkarılmış ve insanlığın ufkuna konulmuş, geriye götüren değil, geleceğe taşıyan ideallerdir. Güneşi arkana alanda gölgen senin hep önünde olur.
Mevsim bahardı ve Kutlu Doğum tüm milleti sardı. Lakin birileri belli ki Kutlu Doğum’dan rahatsızdı. Konjonktürde çok etkin bir silahla onu vurdu. Çok güçlü idi ölmedi ama yara aldı. Bizim basiretli siyasilerimiz de onun yarasını saracak ve daha sağlıklı hale getirecekken birilerinin kaprislerine kurban verdi. Zaten Kanun-ı kadimimizde böyle bir şey de yok idi deyu sath-ı müdafaadan hatt-ı müdafaaya dönüldü.
Kutlu Doğum ile bir bayram coşkusunu daha kaybettik.
İşte o bayram coşkusu ile millet olarak topyekûn kutladığımız dönemde gene şekvamız vardı. Ve o zamanda Garibce avazımız sessiz çığlık şeklinde gök kubbede gene çınlıyordu ama pek de duyulmuyordu.
Şimdi Mevlid-i Nebi vesilesiyle o avazlardan sadece birini burada tekrar yayınlıyorum.
Bakın hele ne olmuş? Hala yolda mıyız? Eğer öyle ise bu önemli. Peki, yolda yol alabilmiş miyiz? Bu da en az yolda olmak kadar önemli.
Ne yapalım? Ay da bizim, güneş de bizim.
Bedavet de bizim Hadaret de bizim.
Belli ki bedavetten hadarete tarih yazımı sürüp gidecek. Kutlu Doğum galiba sentezdi. Zannımca bize fazla geldi. Yeni bir hadaret için bedavete ihtiyacımız vardı. Yeni bir sıçrama için kaldığımız yerden değil dibe inmemiz gerekti.
Velhasıl Kutlu Doğum gitti yaşasın gayri Mevlid-i Nebi!
Dua ile!
29.11.2017
GARİBCE
Not: Garibce’nin Kutlu Doğum ile ilgili diğer yazılarını da okumanızı arzu ederim. Biz Kutlu bir yol tutmuşuz Hakk’a gideriz. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz.


Kutlu Doğum Haftası Başladı
Tarih: 14 Nisan 2013 Pazar
Haber7 kutlu doğum haberini şöyle veriyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "Hz. Peygamber ve İnsan Onuru" temasıyla Ankara Arena Spor Salonu'nda düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliğinin açılış törenine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç katıldı.
Ve etkinlikte Başkan ve ardından bütün liderler birer konuşma yapıyor.
Konu İnsanlık Onuru.
Öncesinde bir çocuk mevlit okuyor, dua ediyor.
Naatlar okunuyor.
Ve hitamında Başkan tarafından katılımcılara gül takdim ediliyor.
Liderler birbirlerine söylemiş oldukları her şeyi unutuyorlar ve hepsi birden birbirinden güzel kelamlar ediyorlar ve Hz. Peygamber’i anıyorlar, onu anlatıyorlar.
Türkiye’nin belki de en büyük manevî projelerinden biri Kutlu Doğum işte bize bu gibi sahneleri görmemizi mümkün hale getirdi. Bizim gençlik yıllarımızın rüyasıydı, gerçek oldu.
Bu bir özlemdi ve vuslat ile özlem bitti.
Şimdi asıl bunu sürdürmek önemli.
Şimdi asıl Hz. Peygamber’i şekilde değil özde örnek almak önemli.
Onu bir Arap şeyhi gibi takdim etmek değil, bütün insanlığın kendinden bildiği bir ideal olarak sunabilmek önemli.
Onun her milletin kendi ufkunda, kendinden biri gibi Seniyyetü’l-vedâ’den Yesrib’e doğması gibi yeniden doğuyor olması önemli.
Onun doğuşunu bütün halkların büyük bir coşkuyla, genç kızların türküler söyleyerek karşılaması önemli.
Onun insanlığın ufku kadar kendi iç dünyamıza doğumu önemli.
Yolunda olmak önemli.
Yolunun çağımıza tekabül eden kısmında olmamız önemli.
Onu asrın idrakine söyletmek önemli.
Çağın nabzını tutmak ve dilini yakalamak ve onu işte öyle anmak ve anlatmak önemli.
Onun yolu öze bir yolculuktu.
Büyük cihad kendimizle yüzleşmek ve ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban vermemekti.
Yolunda olmak, bizi öldürmeye gelenlerin bizde dirilmesiydi.
Yolunda olmak huzur ve sükuna ermekti.
Özde, fikirde, sözde ve eylemde duruluğa ulaşmaktı.
Yolunda olmak, bir düne ve bir yarına sahip olmak ama hali yaşamaktı; çağın bilincinde olmaktı.
Yolunda olmak, yolunda ölmek değil, onun varmamızı istediği yere varmaktı.
Ama vuslat için gerekirse ölmek, yoluna bin can da olsa feda edebilmekti.
Salat olsun selam olsun!
Kutlu doğum mübarek olsun!
14.04.2013

GARİBCE


25 Kasım 2017 Cumartesi

Eşrat-ı saatten dabbetü’l-arz ve FACE-BOOK


Garibce’den mesmu-u fakiraneleri olmuştur:
Deyir ki: Bendeleri beyne’l-yakazati ve’n-nevm bir halet-i ruhiyye-yi kabziyye içre iken gargara-ı batnın verasından bir ses hatar bi’l-bâl olup derunum ol savtın aksi sadasıyla ile meşbu olmuştur:
Deyirdi ki: Öyle bir zaman gelecek ki eşrat-ı saatten olan dabbetü’l-arzın[1] zuhuru dahi anın çıkışına zemin olacak. Her haneye hatiften bir yüz (FACE) açılacak ve her yüzde bin bir göz olacak. Keramât-ı evliyaya kıç attıracak nice harikulâdelikler mebzulen ortalığa saçılacak. Kiminin facesi elinde kiminin ki dizinde olacak. Şurut-ı zemane-yi bâhireye uyamayanlar ancak masaüstünden temaşaya muktedir olacaklar. Bu yüz /Face eşi’a-ı şems gibi aynı anda cemi nâsa birden vasıl olacak ve her şeyi tenvir ve teshin edecek. Lakin çok geçmeden ümmet bunun BOOKunu çıkaracak.
Her bir kimesnenin ale’l-ekal kırk tane kırığı[2] olacak, beş bin kırık tutan sahibi deha ve şöhret olanlar dahi olacak. Lakin cümlesi sanal olup hiçbiri haydi iyimser takılıp  ekseriyeti kâhiresi diyelim bir boka yaramayacaktır. Yani kim acıkınca seni doyurmayacak, ağlayınca gözün yaşını silmeyecek, düşünce elinden tutup kaldırmayacak.
İmdi her kim buna inanıp paylaşırsa evc-i kemâl-ı hamakatin zirveyi balasına vasıl olacak ve orada alem-i hayalde cevalan edip uçmaklarda uçarken badehu batmakta olan kazıkların sürtünme katsayısının azalmasına sebep duymaya başladığı acısıyla agah olup, ka’r-ı cahimi boylayana kadar sukut edip sakatata gelecektir.
Artık ne denirse!
25.11.2017
GARİBCE






[1] Telefon ile bilgisayarın izdivacından tevellüd eden ve hala nesebinin sahih mi gayri sahih mi olduğuna bir türlü karar verilemeyen internet denilen ve cümle nası avlamaya müheyya cesim ağ.
[2] KIRIK: Arapça’daki hıdn ç. ahdân kelimesinin karşılığı: Gizli dost.

24 Kasım 2017 Cuma

İlim de mümbit toprak ister. Serhademe Salih Tuğ da öyle diyo!



Tarih boyunca ilim havzalarına bakın, hep belli iklimlere münhasır kalmış gibidir. Mekke Medine daha çok dini merkezdi ve bu itibarla ilk başta ilim ve hilafet sebebiyle siyasetin de merkezi oldu. Sonra dünyamız genişledi Kufe, Basra ardından Bağdat da katıldı. Mısır, Kuzey Afrika’da belli merkezler ve amma ille de Endülüs. Her biri deve dişi gibi âlimler hep o mümbit topraklarda bitti.
Bir zamanlar Maveraünnehir ne mümbit bir iklimdi.
Ve tabii ki Sivas, Konya, Bursa…
Bir de benim üniversiteyi okuduğum yer Erzurum.
Ve nihayet ilmin demir attığı mekan olarak İstanbul.
Sen hiç Toroslarda ilim havzası ve orada yetişmiş ilim adamı gördün mü?
Vaktiyle bir sohbette Salih Tuğ hocam aynı konuyu işlemiş ve belli başlı ilim merkezleri ve onların önemini anlatmış. Lafın gelişi de ilimden mahrum kıraç yerlere örnek olmak üzere de Torosları göstermiş. “Toroslardan ilim adamı yetişmez!” demiş.
Kimdi bunu bana anlatan hatırlamıyorum ama sika bir ravi idi belli. Torosoğlu Garibce olarak tabii ki etkilenmedim. Ama unutmadım da. Hocamı bir gün yakalarsam ona sorarım dedim.
Bugün Cuma idi. Uzun zamandır Salih Hocamı da görmemiştim. “Araç kullanamıyorum artık!” diyor. Allah kendisine sağlıklı uzun ömürler versin. Fakülteye gelebilmesi için belli ki birinin özel olarak himmet etmesi gerekiyor. Bizim vakıf müdürü Hüsnü Beye de durumu söyledim. İnşallah himmet ederler de hocamız hiç olmazsa haftada bir gün fakültemizi teşrif eder.
Hocamızın talebeye bir şeyler vermesi gerekmiyor. Sırf bulunması ve talebenin henüz mezun olmadan onu dünya gözü ile görmüş olması bile onlar için önemli bir kazanım olacaktır.
“Garibce’nin şu anlatıp durduğu Salih hoca, fakültenin o meşhur “serhademe”si demek bu imiş!” deyu o sevecen ve bir o kadar da yakışıklı insanı tanımış olmanın hazzına erecekler, tıpkı benim vaktiyle Hamidullah hocayı görmüş ve ondan ilim yanında feyz de almış ve bunu hiçbir şeye değişmez olmam gibi.
Epey bir çabadan sonra elini öptüm, birlikte fotoğraflar çektik, çektirdik. Eskilerden, yenilerden birçok kişi hocayı görmüş olmanın hazzına vardı.
Ben Hocam’a sokularak odaya gidip gelene kadar eğleşmesini kendisinden rica ettim ve odama koştum. İki gün önce çok sevdiğim bir ağabeyim için evden getirdiğim ve fakat vermeyi unuttuğum bir kavanoz kuşburnu marmelatlını hocaya yetiştirmek için can attım. O ağabeye nasıl olsa başka zaman da verebilirdim. Hem kaderde “Kime niyet kime kısmet!” de varmış.
Koştum, aldım geldim.
Kuşburnunun toplaması çok zahmetlidir. Çünkü dikenleri it gibi dalar, o yüzden bizim oralarda kuşburnu değil de itburnu derler. Tansu Hanım ile birlikte meşhur oldu. Eskiden köylerde marmelat yapmasını falan da bilmezlerdi. Şimdi onu da öğrenmişler ve köyden şehre hediyenin de en güzeli olduğunu keşfetmişler. Sağ olsun bizim hemşire de –ki bu işlerde mahirdir- epey toplamış ve İstanbuldaki ağabeyine de hediye yollamış. Tam da mevsimi, iyice olgunlaşmış, bir şinik (buğdaydan yaklaşık 8 kilo alan bir ölçek)  kadar da vardı. Elbirliği ile saatler süren bir çabanın ardından güzelce temizledikten sonra sağ olsun hanım güzel bir kaynattı, ezdi, süzdü, ince elekten geçirdi (şeker yerine daha şifalı olur inşallah düşüncesiyle) benim önerim üzerine biraz da bal kattı ve marmelat haline getirdi, kavanozlara da doldurdu. Kış boyu daha çok ihtiyaç duyacağımız C vitamini deposu. Damak tadı ve lezzeti de ayrı bir lütuf. İster ekmekle ye, ister öze. İster sıcak iç ister soğuk. Her derde deva.
İçimden hocamı geçirir dururdum. Bugün bu bir fırsata dönüştü. Ben de ganimete çevirdim. Bu vesile ile hem hocamın elini öptüm hem de Toroslardan gelen  bu çamsakızını tadımlık da olsa onunla paylaşmış olmanın, o değerli serhademenin iltifatlarına mazhar olmanın onurunu yaşadım.
“Hocam!” dedim. “Hani siz Toroslardan ilim adamı yetişmez demişsiniz ya elhak doğrudur. Ama bol bol kuşburnu yetişir. Bak bu da bizim Toroslarının yabani yemişi. Hem hocam biz bunu bizzat kendi elimizle yaptık. Hani çam sakızı çoban armağanı…”
Hocamın belki ders halkasında bulunmamıştık ama o dönemin kurucu dekanı olarak hepimiz onun elinden geçmiştik. O akabeyi (sarp yokuşu) tırmanmaya çabaladığımız zaman bize ip atmış, elimizden tutmuştu. Onun ilmi yanında irfanından, beyefendiliğinden çok şey kapmıştık. Üzerimizde hakkı büyüktü.
O ve diğer hocalarımızın haklarını bir çamsakızına kapatabilir miydik? Elbette ki hayır.
Onlara teşekkür etmenin ve onlara olan borcumuzun ödenmesinin tek yolu onların bize tevdi ettikleri emaneti bizden daha iyi taşıyacak yeni nesillere aktarmaktı. “el-Ceza min cinsi’l-amel” denirdi ve bunun başka bir yolu da yoktu.
Salih Hocam ve bütün saygılı sevgili hocalarım! Sizi unutmak, kendimizi inkâr etmek olur. Biz sizi geçemezsek sizin bize verdiğiniz haram olur ve bizden sonrakilerin yerinde saymalarına da bu bir bahane ve mazeret olur.
“Toroslardan ilim adamı yetişmez”a gelince, eğer ravide bir zühul yoksa bunu bir nunun sükutu ile  “Toroslarda ilim adamı yetişmez” şekline çevirmek lazım. O zaman gerçekten de söz doğru olur. Aksekililer, Elmalılar, yenilerden Davutoğulları, bizim Farsak hocaları ve daha niceleri Toroslarda kalarak yetişmediler. İlim merkezlerine hem de gemileri yakarcasına giderek ilim adamı oldular.
Ey İstanbul’da olup da ilim tahsiline baş koyanlar. Bu iklimin kıymetini iyi bilin!
Dua ile!
24.11.2017
GARİBCE




21 Kasım 2017 Salı

Açıl susam açıl ve açıldı kapı! Hoş geldin Huriye Martı!


 Dün derste çaktırmadan bir anket yaptım.
Malum sınıflarımızın kız erkek oranı kızların lehine üçte ikiye düştü. Son yıllarda erkeklerin sayısı artmaya başladı da bu hale geldi. Yoksa bir ara kızların oranı yüzde seksenleri aşmıştı.
Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına ilk kez bir Hanım atanmıştı. Sınıfın tepkisi neydi. Nabız tuttum.
Altmış kişilik sınıftan iki erkek belli ki olumsuz bakıyordu. Kızların çoğu ise bu durumu olumlu buluyordu.
Ama bir üçüncü şık daha vardı: Hele bir bakalım, kararı ona göre verelim gibisinden. Öyle ya nice erkek gelmişti o makama, ama hepsi doldurmuş muydu bilinmez. Şimdi de bir kadın gelmiş, dolduracak mıydı, o da bilinmez. İcraatına, yapıp ettiklerine bakmak lazım idi.
Sonra bu şıkkı seslendirdiğimde sınıfın kahir ekseriyeti bu şıkka kaymıştı.
Korkunun ecele faydası yok. Sırf kadın olduğu için kıyameti bekleyenler de alışacaklar.
Garibce nazarımda bu sonuç bekleniyordu ve hatta geç bile kalmıştı.
Epey oldu Balıkesir’de katıldığım bir Kutlu Doğum etkinliğinde –ki bu hayırlı bir işti ve topluma da mal olmuştu, birilerinin kaprisine kurban edilmemeli idi- ben de tebliğci idim. Salona baktığımda birinci sıranın şimdiki benim yaşımda çoğu saçı sakalı ağarmış kimselerden olduğunu, ikinci sıranın yarısının gene erkeklere ait gibi durduğunu ama geri kalan salonun tamamen kadınlarla dolu olduğunu görmüştüm ve bir şekilde de bunu ifade etmiştim. İmdi bir iki on sene içinde –ki onun biri geçti- bu ön sırayı dolduran yaşı geçmişlerin işi de bitecek, onların yerini ikinci sıradakiler dolduracak ve bu manzaraya göre yarı yarıya olacaklar ve geri kalan alanın ise mutlak hakimi kadınlar olacak.
Özellikle ilahiyat fakültelerinde de durum benzer vaziyette.
Hal böyle iken an itibariyle makamların hala büyük oranda erkeklerin elinde oluşu bunun hep böyle gideceği anlamına gelmiyor. Hani otobanda belli bir hızla giden modeli eski arabalar olur da gazı kessen bile belli bir süre gider ya öyle… Bu erkeklerin bir kere arkadan dolu dizgin gelen hanımlardan haberleri yok. Dikiz aynasında gördüklerinde gaza bassalar bile artık kader oyununu çoktan oynamış ve arkadan gelenler kendilerini fersah fersah geçmiş olacaklar.
Ondan sonra kendilerini geçenleri yakalamak için gaza yüklenseler bile o köhnemiş mekanizmalarıyla asla da erişemeyeceklerdir.
Alışın! Alışın!
Temel arabanın arkasına yazmış: “Beni asla geçemeyeceksin!”
Arkadan gelen bakmış “Allah Allah!” demiş “niye geçemeyecekmişim.” Basmış gazı tabi geçmiş. Sonra müstehzi bir tarzla da dönmüş bakmış. Temel arabanın önüne de bir yazı asmış: “Geçtin de ne oldu?!”
Asırlarca kavvamlık edebiyatı yaptık. Ayetin La takrabu’s-salât (Namaza yanaşmayın) kısmını okuyup da “Sarhoş iken” kısmını işine gelmediği için paranteze alan Bektaşi’nin yaptığı gibi biz de Kavvamlığın bedeli ile ilgili kısmı okumadık ve kavvamlığın sadece erkeklikle ilgili olduğunu sandık. Erkekliğin tek başına bir erdem olduğu ve bizi erdemli yapmaya yeterli olduğu algımız genetiğimizde o kadar yer etmişti ki onu bihakkın hak etmek için yapmamız gereken bedeli ödemeye hiç yanaşmadık, esasen böyle bir çabanın altına girmeyi de hiç haz etmedik.
Kadınlar, bizim onlardan beklentimizi dikkate aldılar, süslendiler, süslü oldular, evlerimizde oturdular, orada bizi beklediler ve bu bizim beklentimizdi çok da hoşumuza gitmişti. Ama onlar bu kez bizim beklentimiz doğrultusunda değil, erkeklerde gayrı göremez oldukları meziyetlerin peşine düştüler ve onları birer birer erkeklerin ellerinden aldılar. Hiç hazırlıklı değildik, ne ve nasıl cevap verebileceğimizi bilemedik. Şaşırdık. Ayet okuduk; siz bu gidişle kavvamlığa soyunuyorsunuz, çizgiyi aşıyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde diye ayetler okuyarak onları kavvamlığın gereği diye sayıkladığımız darb ile uslandırmaya çalıştık. Ama hepsi boşuna idi. Cin bir kere şişeden çıkmıştı.
Evet alışın! Zira ki başka çareniz yok.
Artık yüzyıllarca uyuduğunuz uykudan uyanmanın zamanı.
Uyanın. Uyanın!
Ha uyanmanız da yetmez. Bilincinizi de zamana ayarlayın. Ashab-ı Kehf’in durumuna düşmeyin. Hani onlar üç asır sonra uyanmışlardı ya. Ama bilinçleri üç yüz yıl öncesine aitti. Ellerindeki paranın hala geçer akça olduğu düşüncesiyle karınlarını doyurmak için alış verişe kalkışmışlardı. Ama geçen asırlar onların geçer akçalarını geçmez kılmıştı ne hazin ki onların bundan haberi yoktu. Bu durumda yapacakları  iki şey vardı: Ya bilinçlerini de yenileyecek ve saatlerini içinde bulundukları zamana göre ayarlayacaklardı. Ya da eski uykularına kaldıkları yerden devam edeceklerdi.
Birincisi zordu. Zira arada üç yüz yıllık kapatılması gereken bir mesafe vardı. O yüzden onlar kolay olanı tercih ettiler.
Ey erkekler vaziyet bu: Hal böyle iken tamam mı devam mı? İyi düşünün!
En iyisi mi “Tamam!” deyin de kurtulun.
Yok “Devam!” diyecekseniz bilin ki işiniz gerçekten zor.
Hem de ne zor!
Ha bu arada ev kocalığı gibi –bu isim belki biraz kaba- hanımlarımızın bize biçecekleri yeni elbiselere de yavaş yavaş alışmaya çalışalım.
Garibce öyle diyo!
Not: Başkan Yardımcımızı tebrik ediyor başarılar diliyorum.
Dua ile!
21.11.2017


Bu resimde de yazının bağlamına uygun bir mesaj var gibi gibi.😉

29 Ekim 2017 Pazar

İfrat tefrit ettik boca



Rahmet olan kutlu dini
Kimdir bu zahmet kılası
İki ucu .oklu değnek
Yok mu bunun bir ortası

İfrat tefrit ettik boca
Savrulduk hep uçtan uca
Cıvık hamur gelmez saca
Yok mu bir kıvam bulası

Ya kırk katır ya kırk satır
Kadir bilmez saymaz hatır
Cümle kafir damga hazır
Hakka perde, lanet olası

Ger Nebi olsaydı katı
Yermeseydi hem ifratı
Dağılırdı cemaatı
Hak buyruğu, ibret alası

Gidin azgın Firavuna
“Kûlâ leh kavlen leyyinâ”[1]
Kavli gelmez mi aşina
Bre dinin ham softası

Garibcem kim uçar kim coşar
Kimi hep kor avuçta yaşar
Engeli çoktur nasıl aşar
Gerek bize işin ustası

Dua ile!
29.10.2017
GARİBCE




[1] Tâhâ Sûresi  (43 - 44)
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ ﴿٤٣﴾  فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى ﴿٤٤﴾ 
Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. (43) Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar. (44)

Mutluluğun şifresi



Mutluluk dersin dolsun hep özüme
Bedel denen de bakarsın gözüme
Sen sen ol ibret ile bak sözüme
Hiçbir ateş daim yanası değil

Aşkım yüreğimde sönmez sanırsın
Bedeli diye söyle neyi tanırsın
Ne ki sevgiye saygıyı eş yaparsın
Anda ateş-i aşk sönesi değil

Sevgi kusura gözde örtü gerek
Sabır temel Sadakat orta direk
Birbirine Saygıyla atanda yürek
Sevda sana ardın dönesi değil

Ben bir Garibce veririm talkını
Sanmayın kendim götürür salkımı
Almasın Allah başımdan aklımı
Mutluluk tahtından inesi değil

Dua ile!
29.10.2017
GARİBCE 


18 Ekim 2017 Çarşamba

Aynı necis olana illa ateş gerek



Temiz olur mu hiç yıkamakla tezek
Yıkadıkça .oku çıkar behey gerzek
Saire kıyas mı, sökmez anda zira kim
Aynı necistir ona illa ateş gerek

Sözün, hikmet varsa er geç bulur değer
Ne giyersen giy özün temizse eğer
Eşeği eşeklikten kurtarır mı hiç
Sırtına vurduğun süslü altın eğer

Bozukluk varsa Garibcem ger tıynette
Erkek de erdem arar olur ziynette
Bir gün olur dökülür cümle yaldızlar
İtibarın olur sade öz kıymette

Dua ile!
18.10.2017

GARİBCE 


14 Ekim 2017 Cumartesi

Her şeyin delili Kur'ân’da var! (Bu yazı Garibce'nin 1000. yazısı)


Işık gözü aldı mı, etrafı aydınlatıp görmemizi sağlamak için iken gözümüzü görmez kılar.
Bizim de Kur'ân’a bakışımızla ilgili böyle bir problem var. Kur'ân, ışıktır (nur) yolu aydınlatır, eşyayı bize gösterir. Ama eşyanın hakikatini öğrenmek, onun esrarını çözmek kevnî ayetleri ortaya çıkarmak hidayetin birinci ayağı olarak bize bahşedilen akıl/ bilim ile olur.
Biz tekvini göz ardı ettiğimiz için ne var ne yok her şeyin cevabını teşride aradığımız için kafamızın çalışması da bir hoş gibi oluyor. Aklımızın da şaftı kaymış gibi sanki.
Hastanede sıra beklerken kendi aklımızdan umudu kestiğimiz için acep medet eder mi diye edindiğimiz akıllı cebimimize indirmiş olduğum Makâsıdla ilgili Ebu Abdurrahman Muhammed b. Abdurrahman el-Buhârî’nin (ö. 546 ) Mehâsinü’l-İslâm ve şerâi’ul’-İslâm adlı eserinden bazı kısımlara göz atmaya çalıştım. Bu kitap hikmet-i teşri alanında el-Kaffâl eş-Şâşî’nin (ö. 365) Mehâsinü’şerîa’sından sonra öncü kitap sayılıyor. Zirvesi de bizi tercüme edip yayınladığımız Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin Hüccetullahi’l-bâliğa’sı oluyor.
Feraiz ile ilgili başlık altında sözünü ettiğimiz kitapta müellifimiz şöyle diyor:
“Şeriatın güzelliklerinden birisi de din farklılığının olması halinde mirasçı olunamamasıdır. Bir Müslüman öldüğü zaman kâfir olan yakını ona mirasçı olamaz. Çünkü kâfir ölüdür.  Allah şöyle buyurmaktadır: “Ölü iken dirilttiğimiz…”[1] Ölü, ölüye mirasçı olamaz. Çünkü kâfir ne kadar nesep itibariyle ölüye yakın ise de din bakımından uzaktır.  Biz de din bakımından uzak olanı, su ve toprak bakımından yakın olana üstün kıldık. Kâfir, kâfire ise mirasçı olur.  Çünkü onların durumları birbirine eşittir.  Ona sebep onlarda hayatın gerçekliğine itibar ettik. (s. 41)
Müellif yerleşik bir kurala delil getirme ihtiyacı duyuyor ve sözü edilen ayeti delil getiriyor. Allah, bu ayette kâfiri ölüye ve onun hidayete ermesini de diriltilmesine benzetiyor. Müellif bu ifadeyi hakikat anlamda alıyor ve demek ki kâfir ölüdür, ölü olunca da mirasçı olamaz, deyiveriyor. Oysa ayet bir gerçeklik hükmünü değil, yüklenen bir değeri ifade ediyor. Kaldı ki ayetin devamı, küfürde ısrar edenleri de karanlıkta bocalayanlara benzetiyor. Buna göre onlar demek ki ölü değiller.
Yani nereden baksan bu ayetin delil olacağı yok. Ama bizim her şeyi Kur'ân’da bulacağımız inancı bize bu kabil yaklaşımları hep yaptırıyor. Uydu ise ne ala! Uymadıysa: O zaman da “Uysa da uymasa da!” diyoruz.
“Peki, senin yaptığın ne?” derseniz?
Valla biz de taş yuvarlıyoruz.
Yerini bulsa da bulmasa da!

Dua ile!
14.10.2017
GARİBCE





[1] اَوَمَنْ كَانَ مَيْتاً فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُوراً يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَاۜ   كَذٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِر۪ينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir."  (En'âm 6/122).

30 Eylül 2017 Cumartesi

Sen hiç tokaç ile yunak yudun mu?



Bizim Hatun köylerde derelerde tokaç ile, ağartıcı olarak da kil ve kül ile yunak yumasını, şehre göçtükten sonra da yıllarca el ile çamaşır yıkamasını bilen kuşaktan. Öyle fazla yaşlı da sanmayın. Benden de gençtir kendileri. Az önce yıkanan çamaşırları balkona sermiş, kendi kendine  yüksek sesle, “Allah şu çamaşır makinesini icat edenlerden razı olsun!” deyiverdi.
Makine Bosh marka, hani şu reklamında “İtibarımı kaybetmektense sermayemi kaybetmeyi yeğlerim!” cümlesini kullanan adamın icadı olan marka. Hanımın özellikle istediği marka. Tam bir amel-i salih hani.
Hanıma dedim ki: “Senin o dua ettiğin adamlar gavur!”
“Eee! Ne olacak şimdi!” dedi.
Cevabını bilemedim.
İşte böyle.

Dua ile!
30.09.2017

GARİBCE 


Her şey Kur’an’da var diyorsunuz ya benim adım da var mı?


Makâsıd dersimizde Iraklı bir doktora öğrencisi Cuma suresi ile ilgili bir ayet hakkında bir olmuş fıkra (!) anlattı. İngiliz işgali sırasında bir subay, âlim ve fazıl bir zata, “Siz her şeyin Kur'ân’da olduğunu söylüyorsunuz. Madem öyle, benim adım da var mı? Eğer varsa söyle Müslüman olacağım!” demiş. O zat da “Senin adın ne?” demiş. “Kûk” deyince, şöyle bir  düşünmüş ve “Elbette var!” demiş ve hemen Cuma suresindeki “ve terekûke kâimen…” ayetini okumuş. “Bak, tere  “kûk” diyor” demiş. İngiliz de Müslüman olmuş(!)Ꙫ.
Biz de az değildik hani. Arapça bilmesek de aradığımızı Kur'ân’da bulmada az mahir değildik. Hele isimler konusunda epey iyi sayılırdık. Oğuz’umuzu Eûzü’den bulmuştuk. Yeni tanıştığım bir Lena’mız yanında bir sürü Aleynâ’mız vardı. Tükezzibân’dan Keziban’ı bulmamış mıydık. Cennette küp gibi kavunlarımız vardı. “Ve kübkibû fîhâ hüm ve’l-gâvûn” ayeti de delilimizdi. Daha neler neler! Hepsi de Kur'ân’da vardı.
Az önce çok sevip saydığım bir hocam aradı ve “Yahu, bir yazı yazıyorum. Yalan hakkında Kur'ân’dan bir ayet aradım, bulamadım. Senin aklında var mı!” dedi.
Ben de: “Allah! Allah!” dedim kendi kendime, “yalanın haramlığının ayeti mi olurmuş. Yalan yalandır ve yalan haramdır. Ayet olsa da haramdır, olmasa da.” Sonra düşündüm, benim de hatırıma bir şey gelmedi. “Hocam bir bakayım da size döneyim” dedim. K Z B maddesini yazdım, 220 yerde geçiyor. Hepsine teker teker baktım, hiçbiri yalan söylemekle ilgili değil, hepsi Allah’a yalan atmakla ve  peygamberlerin getirdiği mutlak gerçekliği tekzip etmekle/ yalanlamakla ilgili. “Olmadı. Ne yapacağım ben şimdi!? Bir de Z V R köküne bakayım!” dedim. Baktım dört yerde geçiyor ve bir ayetin sonu وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ     diye bitiyor. “Oh be!” dedim. Buldum. Uysa da buldum uymasa da buldum. Bağlamına bakmaya da gerek yok. Elmalı’nın “tezvir sözden kaçının."[1] diye tercüme ettiği ayeti Diyanet Vakfı meali de “yalan sözden sakının” diye çevirmiş ya, daha ne isterim. Bulmuştum işte. Hemen hocama döndüm ve haberi verdim. O da belli ki sevindi. İşi görülmüştü.
Koskoca İmam Şâfiî hiç beklemediği İcma’ın Kur'ân’dan delili sorusuna cevap bulabilmek için tam üç gün uğraşmıştı. Benimkisi üç dakika bile sürmemişti. Kendimle iftihar ettim!
Garibce nazarımda burada önemli olan şey, her şeyi Kur'ân’da arama çabamızdır. Oysa yapmamız gereken Kur'ân’ın bize getirdiği ilkelerden hareketle problem çözme çabası içinde olmamız olmalıydı. Eğer Kur'ân’da aramak yerine –ki bulduruna şükür- Kur'ân’dan hareketle yola çıkacak olsaydık, diyecektik ki Kur'ân’a göre “Din fıtrattır. İnsanlığın fıtratında ise yalan söylemek kötüdür. O yüzden inançlı inançsız bütün insanlar yalanı kötü görürler, onu bir fazilet değil, rezilet bilirler. Fıtratta öylesine kötü yeri olan bir reziletin,  ona ışık tutan Kitabımızda ayeti olsa ne olur, olmasa ne olur?!
Ama yok her şey kitapta aranacak ve bulunacaksa Karadenizli ustanın, kapıyı söveye tutturmak için ille de kullebi diyen müşterisine, daha kolayına geldiği için “Hayır, ben sana  menteşe takacağım, hem o Kur'ân’da da geçiyor!” deyip de “Tü’ti’l-mülke men teşâ” (3/26) ayetini okuyarak amacına ulaşmaya çalışması gibi, her şeyin cevabını biz de buluruz evvel Allah!
Ha benzer bir öykü de Abduh için anlatılır: Bir gayri müslim demiş ki “Yaş kuru her şey Kur'ân’da varsa söyle bakalım bir çuval undan kaç ekmek çıkar?” O da, “Elbette var!” dedikten sonra hemen bir fırıncıya soruyu iletir ve aldığı cevabı soruyu sorana verir. “Olmadı, cevap hani Kur'ân’dan olacaktı?” deyince de “Tabii ki Kur'ân’dan. Kur'ân bize “İşi, bilmiyorsanız ehline sorun!” diyor. Ben de bilmediğim bir konu olduğu için ehline sorum ve aldığım cevabı sana ilettim. Ben bu halimle cevabı Kur'ân’dan hareketle vermiş oldum…!” der.
İki tavır. Biri her şeyi Kur'ân’da arıyor.
İkincisi, her şeyi Kur'ân’dan hareketle tekvin (el-Halk)  ve teşri (el-Emr) birlikteliğinde arıyor.  
Bir Kur'ân’ımız var. 6666 ayet içeriyor. Bu ayetleri bir ışık olarak kullanıp da kevnde/ evrende ne ayetler var, onlara hiç bakmıyoruz.
Kur'ân “Ben ışığım!” diyor.
Biz, “Sana aşığız!” diyoruz. Işığın ışıttığı yere bakacağımız yerde kelebek gibi kendimizi ışığa atıyoruz. Aşkımız gözümüzü kör ediyor. Evrende ne var ne yok hiçbir şeyi artık göremiyoruz. “Kurtuluş iman ve amel-i salihte!” diyen Kur'ân’a, “Sana olan aşkımız bize yeter!” mukabelesinde bulunuyoruz.
Vakıa ışığı alan gözlerimiz başka şeyi de görmüyor zaten.
İşte böyle!

Dua ile!
30.09.2017
GARİBCE






[1] { ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ}
"Emir budur, her kim de Allah’ın hurmetlerine tazîm ederse bu kendisi için Rabb’i indinde mutlak hayırdır, size ise karşınızda tilâvet olunup duranlar müstesna olmak üzere bütün en'am helâl kılındı, o halde o evsandan, o pislikten kaçının ve tezvir sözden kaçının."  (Hac 22/30).
“Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.” (Hac 22/30).
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...