11 Kasım 2013 Pazartesi

Kafaya taktık, beraber yattık beraber kalktık!



“Sokrat’a birisi hakkında “Seyahat onu hiç değiştirmedi” demişler. Oda “Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür” demiş.
Bir başkası da şöyle demiş: “Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz. Keder, atımızın terkisine binip gelir” (Horace)
(Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, II, 695, İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya MYO, 2010)
Bu ikinci yazıdaki “keder”i önce kader okumuşum. Sonra baktım keder yazıyor. Keder yerine kader olsaydı uyar mıydı, diye düşündüm. Belki uyardı ama genel bağlamına uygun düşmezdi.
Her iki söz de bana hikmetli geldi.
İnsanlar, sorunlarını kendi içlerinde bitirmedikçe, köşe bucak ondan kaçmakla kendilerini onların esaretinden kurtaramazlar.
Kafaya taktığımız her şey, kafa bizimle olduğu sürece biz nereye gitsek onlar da  bizimle olacak demektir.
“Halının altına süpürmek” diye de bir tabir var.
Ortada bir pislik var, giderilmesi gerekiyor. Ama üşengeçlik, acelecilik, azimsizlik, tembellik gibi bizde olan kusurlar yüzenden ondan sonsuza dek kurtulma imkanı varken, kolaycılığa kaçıp geçici bir süre göz önünden uzaklaştırmış olmak o problemle er geç yeniden yüzleşmek gerçekliğinden bizi kurtarmıyor.
Hele problem birde halının altında kuluçka evresini tamamlama kabilinden, vaktinde çözülmediği takdirde çoğalma istidadı gösteren türden bir bela ve pislik ise.
Siz kaçın, ama ne hazin ki kafa sizinle. Sorunlar ise onun içinde.
Bu durumda sorunlar gölge gibi peşinizde. Ya da terkinizde! Hem de öyle bir kucaklamış ki sizi arkadan, bırakacağı yok.
Çözüm için tek yol yüzleşmek. Bunun sonunda ya çözersiniz ya da çözülürsünüz. Ama hiç olmazsa problemi bitirmiş olursunuz. Halı kaldırıldığı zaman sizi mahcup edecek bir şeyiniz olmaz. Bu da sizin erdeminiz olur.
Başınız dik, yüzünüz ak olsun.
Dua ile!
11.11.2013

GARİBCE

10 Kasım 2013 Pazar

Bir kütüphane-i acîbe: el-Mektebetü’ş-Şâmile


Geçen hafta içinde üçüncü sınıflara ait dersime gittim ve talebelerime: “Bugün size hayatımın en verimli dersini yapacağım!” dedim.
Bilgisayarımı açtım ve onlara tam bir buçuk saat süren program tanıtım dersi yaptım.
İlk tanıttığım program, hâlâ öğrencilerimizin kahir ekseriyetinin kullanmadığı bir kısmının ise haberdar dahi olmadığı el-Mektebetü’ş-Şâmile programı idi.
Bu program meccanî olarak hizmete sunuluyor ve karşılık olarak sadece İslam’a hizmet yolunda kullanılmış olması şart koşuluyor. İnternetten http://shamela.ws/index.php/page/download-shamela sayfasından orijinal sürümü indirilebiliyor. Cep telefonları için yapılmış programları da bulunuyor. Ayrıca güncelleme yoluyla içindeki kitapların sayısı da sürekli artırılabiliyor.
İmdi bu program binlerce takım kitabı içeriyor. Bendeki sürümünde 13.000’den fazla kitap var.  Bunların çoğu takım; kimi yirmi, kimi otuz cilt. Sadece Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi 45 cilt. Temel dokuz hadis kitabı değil, 169 hadis kitabını içeriyor. En fazla akide ile ilgili kitaplar var. Yüzlerce tefsir, yüzlerce fıkıh, yüzlerce dil ve edebiyat, siyer, tarih vb. ile ilgili kitap var.
Kuran’dan isteğiniz sure ve ayete tek bir tık ile ulaşabiliyor ve üzerinde yer alan elli kadar tefsire gene tek bir tık ile erişebiliyorsunuz.
Felsefe hariç (!) hemen her alanda mevcut bulunan kitaplar ayrı ayrı dosyalar halinde hizmete sunuluyor. Bunları ister içindeki konu başlıkları itibariyle ve isterse içinde geçen kelimeler itibariyle tarayabiliyor ve birkaç saniye içerisinde yüzlerce kitaptan oluşan seçkiyi arayabiliyorsunuz. İsterseniz içindeki bir kitabı Word dosyasına aktarıp üzerinde istediğiniz gibi işlem yapabiliyorsunuz. Hadislerin tahricleri, müellif hayatları gibi bir araştırmacı için akla ne gelirse her türlü işlevi gören bir program olarak elinizin altında. Makinenize yüklüyorsunuz ve istediğiniz bilgiye ulaşmak bir tuş kadar yakın hale geliyor. Düşünün bir beytin ya da bir metnin yarım yamalak bir ucu elinizde, hadisten sadece bir kelimeyi hatırlıyorsunuz… Günlerce arasanız yerini belki bulamayacaksınız. Yazıyorsunuz ve ara bul diyorsunuz. Size o metni buluyor, başını sonunu, sayfasını cildini, eserin baskı yeri ve tarihini her bir şeyini size veriyor.
İstediğiniz bilgiyi kopyalayıp kendi dosyanıza yapıştırdığınızda o bilgiyi kaynağını dahi verecek şekilde aktarıyor.
Daha neler neler!
İmdi, böyle bir imkanı elinin altında bulunduran bir ilim talibi; “Efendim, mazeretim var, bilgiye ve kaynağına ulaşamıyorum…, param yok kitap alamıyorum, vaktim yok kütüphaneye gidemiyorum” diyebilir mi?
Bu program bilgiye ulaşmanın önündeki her türlü mazereti elimizden almış bulunuyor.
Abartmadan inanarak söylüyorum. Eğer İslam İlimlerinin yeni bir atılımı (Rönesans) söz konusu olur da buna bir milat aramak gerekirse, ben buna milat olarak bu programın hizmete sunulmasını verebiliriz diye düşünüyorum.
Bu program, açılmış haliyle 24 GB’lık bir yer tutuyor. Kitapların PDF’li suretlerini de içine alan program ise çok daha hacimli oluyor.
Yalnız bu program kendince hizmete çalışan kişiler elinde çok müdahaleye maruz kaldığı için gereksiz biçimde hacmi artırılmış oluyor ve bu programlardaki kitapların çoğu matbu olanlar ile cilt ve sayfa itibariyle tutmuyor. O yüzden orijinalini temin etmek lazımdır. Orijinalinde kitapların isimlerinin sonunda müelliflerin ölüm tarihleri yazıyor.
Ben, şimdiye kadar çok arkadaşa yardımcı oldum ve bu programı onların bilgisayarına yükledim. Lütfen bilenler, bilmeyenleri bilgilendirsin ve yardımcı olsun.
Şimdilik bu kadarı yeterli. Öbür programı ayrıca tanıtayım.
Ha, ben dördüncü sınıfa dersine girdiğim öğrencilerime bu programı öğrenmelerini mecbur ediyordum. Yüksek Lisans talebeleri için ise başarılı olabilmeleri için ön koşul sayıyorum. Doktora öğrencilerine gelince eğer hâlâ onlar bu programı tanımamış ve bir meleke haline gelecek şekilde kullanamıyor iseler, durmasınlar geçen günler için tövbe edip aflarını istesinler. Çünkü işledikleri günah öyle büyük ki onun için benim bildiğim herhangi bir kefaret yok.
Dua ile!
10.11.2013

GARİBCE

8 Kasım 2013 Cuma

Farkındayım, öyleyse varım!


Birkaç gün önce doktora yapmakta olan bir Filistinli öğrencimiz bilgisayarıma birkaç tane program yükledi. Çağın güçlü olma için gerekli donanımlardan birinin bilgisayar kullanımı konusundaki beceri olduğunu düşünürüm. BU öğrencimiz tam donanımlı birine benziyordu. Bu arada fakültemizin uluslararası bir özellik kazanmasının da meyvelerini toplamaya başlıyorduk.  
Bu programlardan biri de Kuveyt devletinin hazırladığı el-Mevsû’a el-Fıkhiyye idi. Programa hayran kaldım. Her gördüğüme ve her girdiğim sınıfa tanıtmaya başladım. İstedim ki programı herkesle paylaşayım. Meccânî bir program. Paylaşmada faydadan başka hiçbir sakınca yok. USB’me de yükledim. İsteyen herkese verebileyim istedim. Müthiş bir program. Hoca ve talebelerimize şiddetle tavsiye ederim. Ancak o kadar olabilir denecek kadar güzellikte ve işlevsellikte. Üstelik kurumu da çok kolay.
Aynı odayı paylaşmakta olduğum Faruk Hocaya biraz da hava atar edayla “Bilgisayarına öyle bir program yükleyeceğim ki emsali görülmemiş!” dedim. Baktı. “Bu bende var” dedi. “Hatta ben bunu sana vermiştim” diye de ekledi.
Haydaaa! Karizma gitti.
Sonra kendi makinesindeki programı açtı. Hakikaten de aynısı idi.
Mahcup oldum.
Az önce vaktiyle başka bir anımı hatırladım. Haseki’de okurken sevgili hocamız Mehmet Savaş el-Haddâdî’nin el-Cevheretü’n-neyyire adlı bir kitabından bahsetti. Övdü, övdü. Ben de bu kadar övgüye dayanamadım, gittim hemen kitapçıdan bir tane aldım.
Sonra eve geldim. Eski kitapları karıştırırken güzüme bir kitap ilişti. Açtım baktım, Üzerinde el-Cevheretü’n-Neyyire yazıyordu.
Bu iki tecrübeyi birleştirince bende şöyle bir sonuç çıktı.
İnsanların bir şeye sahip olmaları çok önemli değil. Önemli olan sahip oldukları şeyin farkında olmaları.
Yani farkındalık.
Özümüzün farkındalık.
Sahip olduklarımızın farkındalık.
İmkanlarımızın farkındalık.
Böyle bir farkındalık yoksa  özümüzde meknuz ve mündemiç olan nice yetenek ortaya çıkarılamadan heba olup gidiyor.
Bilgisayarınıza yüklediğiniz programın farkında değilseniz,  o programın ne kadar işlevsel olduğunun farkında değilseniz mücerred onlara sahip olmanız hiçbir anlam ifade etmiyor, yük olmaktan gayri.
Bilgisayar aldık yıllarca gelişmiş bir daktilo olarak kullandık. Bilgisayardı, saydırtmadık.
Akıllı telefon aldık. Bu kez aklımız, arkada kaldı.
Hele vaktiyle, iki katı fiyatla bir akıllı fırın almıştık ve onun aklı başımıza neler açmıştı.
Farkına varamadığın imkan imkan değildir.
Bu vesile ile bunu bir kere daha anlamış olduk vesselam.
Dua ile!
08.11.2013

GARİBCE

7 Kasım 2013 Perşembe

Bugün oklava namazı kıldım!


Bugün öğle namazına mescide indiğimde geç kaldığımı anladım. Namazı emekli hocalarımızdan Nuri Baba kıldırıyordu. Belli ki iş başa düştü diye hoca öne geçmişti.
Ben de katıldım ve bir rekât kılmamıza rağmen hoca oturdu ve selam da verince benim kıldığım rekâtın son rekât olduğu anlaşıldı. Ben de kalktım ve eksik rekâtlarımı tamamladım. Kıldığım namaz halk arasında oklava namazı diye maruftu.
Sonra odama çıktım ve birkaç talebe içeri girdi ve öbür hoca arkadaşa, son bir rekâta yetiştiklerini ve namazı nasıl tamamlayacaklarını bilmediklerini sordular.
Ben de içimden demek ki bunu bilmeyenler de varmış, bari yazayım dedim.
Son rekât olduğu için imam oturmuştu ya haliyle ben de ona uyduğum için mecburen  oturuyorum. Son oturuş olduğu için hoca selam veriyor ve namaza başından itibaren yetişmiş olan cemaatle birlikte namazdan çıkıyor. Bu arada şunu da belirtelim: Böylesine baştan sona imamla birlikte tam kılanlara  müdrik, benim gibi geç kalanlara mesbuk deniyor, namazın ortasında uyuyup kalma yahut abdest bozulma gibi bir sebeple imamla birlikte başladığı halde eksik kılanlara da lâhik adı veriliyor.) Ama benim namazımın daha üç rekâtı eksik. Ben kalkıyorum, kılmadığım ilk rekâta başlıyorum. O yüzden de ilk rekâta başlar  gibi  Sübhâneke, Eûzü-Besmele, Fatiha ve zamm-ı sure ilavesiyle birinci rekâtımı kılıyorum. Secdelerden sonra, her iki rekâtın sonunda oturmak gerektiği için ben de oturuyorum, imam ile birlikte oturduğum mecburiyetten olduğu için ona itibar edilmiyor ve ikinci rekâtın sonunda oturuyorum, tahiyyatı okuyorum ve kalkıyorum yetişemediğim ikinci rekâti kılıyorum. Haliyle  Besmele, Fatiha ve zamm-ı sure okuyorum, rüku ve secdeden sonra kalkıp yetişemediğim üçüncü rekâtı kılıyorum. Ama bu kez Besmele’den sonra sadece  Fatiha okuyorum, zammı sure okumuyorum. Rüku ve secdeden sonra artık namazın sonuna geldiğim için oturuyor ve Tahiyyat, Salli Bârik ve dualardan sonra selam verip namazımı bitiriyorum.
İmamla kıldığım ilk rekâtta sadece Fatiha okunmuştu, kıldığım son rekâtta da ben sadece Fatiha’yı okudum. İmamdan sonra kalktığımda kılmış olduğum birinci rekâtta ve arkasından oturduktan sonra kıldığım ikinci rekâtta Fatiha’nın ardından zammı sure de okuduğum için kıldığım namaz şekil olarak oklavaya benzemiş oldu, yani iki ucu basık ortası ise şişkin. Aslında merdaneye daha çok benzer, ama halk arasında oklava diye meşhur olmuştur.
Bu isimlendirmenin kitapta yeri var mı derseniz, bundan böyle Garibce’de gördüm diyebilirsiniz. Ama Garibce’nin kendisi şimdiye dek böyle bir isimlendirmeyi kitaplarda görmüş değildir.
Haydi, Allah kabul eylesin!
Oklava hep hamur açmaya yaramaz ya, bakarsın namazımızın izahında da işe yaradığı olur. Kim bilir daha ne işlere yarar. Onu da ehline sormak lazım.
Bitirirken şunu da ilave edelim: Hz. Peygamber, namaza yetişmek için koşarak patırtı yapmayı uygun görmüyor. Yetiştiğinizi kılın, yetişemediğinizi de sonunda tamamlayın!” buyuruyor[1].
Dua ile!
07.11.2013
GARİBCE





[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (1 / 164) 21-  باب لاَ يَسْعَى إِلَى الصَّلاَةِ وَلْيَأْتِ بِالسَّكِينَةِ وَالْوَقَارِ. 636-  عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ : إِذَا سَمِعْتُمُ الإِقَامَةَ فَامْشُوا إِلَى الصَّلاَةِ وَعَلَيْكُمْ بِالسَّكِينَةِ وَالْوَقَارِ ، وَلاَ تُسْرِعُوا فَمَا أَدْرَكْتُمْ فَصَلُّوا وَمَا فَاتَكُمْ فَأَتِمُّوا.

Tarih sifonu gene çekecek!


Sınıfta bazen öğrencilerin tepkisini aldığımız oluyor. O yaşlarda biz de oldukça katı idik. İnandığımız ya da öğrendiğimiz şeylerin mutlak gerçeklikler olduğuna imanımız vardı. O yüzden de onlara aykırı gelebilecek sözler duymaya pek tahammülümüz olmazdı.
Belki yapı ile de ilgilidir. Herkes aynı olmayabilir. Kimi aynı olay karşısında diğerlerinden fazla aşırı sayılabilecek tepkiler verebilir.
Şimdi sıra tabii ki gençlerde. Onların idealleri var, gelecek hayalleri var. O dünyanın sembol kahramanları var. Muhtemelen bir sürü de tabu var.
Güçlü bir iman ile sarılınan gelenek ve muhafazakârlık varlığımızı temellendirme ve anlamlandırma açısından son derece güzel ve gerekli bir şeydir. Fakat aynı  şey, yeni bir gelecek inşasının önüne set de çekebilir. Koruyucu olan gelenek bu kez de yeniliklere ve yeni açılımlara karşı engelleyici rol oynar.
Geçmişte geleneğe karşı başkaldırdığı savı ile yargılanan, cezalandırılan, hatta öldürülen nice ismin, asırlar sonra aynı geleneğin birer umdesi halini almaları şaşılacak bir şey olmamalı. Çünkü hayatiyet denilen şey ancak böyle sürdürülebiliyor. Vücuttaki eskiyen hücreler ölmeden yerini yenisi almıyor. Güneşin patlamalarıdır ki onu her daim parlak halde tutuyor.
Bu heyecan dolu sevgili gençlerimize Garibce olarak benim öğüdüm şudur: Korkmayın, endişe etmeyin! Bir kere dine hiçbir şey olmaz. Din Allah’ın. Siz Ebrehe’nin yanına ille de çıkacaksanız, kendi develerinizin akıbeti için çıkın. Kabe’nin derdi size mi düşmüş. Nasıl olsa onun bir sahibi var.
İkincisi de üstesinden gelemediğiniz, anlayamadığınız şeyleri zamana bırakın. Zaman şimdiye dek her şeyin üstesinden gelmiştir. Bekleyin görün. Vakti saati gelince bir de bakmışsınız ki zaman bütün kazuratın üzerine sifonu çekmiş, ne kadar cürufat varsa hepsini tarihin fosseptik çukuruna doldurmuş. Ama gerçek maden olanlar tarihe direnmiş ve tarihin unutulmaz sayfalarında yer almış.
Bu durum dün için böyleydi. Bugün için de böyledir. Yarın için de öyle olacaktır. O yüzden heyecanınıza yenik düşmeyin. Hele başkalarının dolduruşuna hiç gelmeyin. Sözü her ne olursa olsun dinleyin, anlayın ve tabii ki en güzeline uyun.
Ama dinlemeden, anlamadan asla hareket etmeyin.
Söze karşı kulak tıkamak, sırt dönmek gibi bir tavır içinde de asla olmayın.
Geleceğe umutla bakın.
Zaman sadece bizim üzerimizden geçmiyor. Her şeyi aynı şekilde törpülüyor. Nice uç fikirler zamanın törpüsü sonucunda herkesin kabulüne mazhar olabiliyor.
Üzerimizdeki yılların izi çok şeyler söylüyor.
Halden, dilden anlamak lazım.
Dua ile!
07.11.2013
GARİBCE


4 Kasım 2013 Pazartesi

Önce hicret vardı!


Ensar’ın en önde gelen temsilcilerinden (nakîb) biri olan ve Bedir’de de hazır bulunan Ubâde b. es-Sâmit Akabe’de bey’at gecesini anlatıyor:
Hz. Peygamber, etrafında ashabı var iken şöyle dedi: “Bana şu şartlara uyacağınıza dair bey’at edin:
-Allah’a asla hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-Hırsızlık yapmayacaksınız.
-Zina etmeyeceksiniz.
-Çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz.
-Asılsız yere iftirada bulunmayacaksınız.
-Marûf olan  bir hususta itaatsizlik etmeyeceksiniz.
İmdi, her kim bu şartları yerine getirirse, onun ecrini Allah verecektir. Kim söz verdiği bu şeylerden bir şeyler işler ve cezasını da bu dünyada çekerse, bu onun için bir kefaret olur.  Ama işlediği şeyi Allah örter de bu dünyada iken cezasını çekmezse artık onun durumu Allah’a kalmıştır.  Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır.”
Biz işte bu şartlar üzerine ona bey’at ettik.[1]
Bu bey’atta zikredilen şartlar aynısıyla Mümtahine suresinde mümin oldukları iddiasıyla Mekke’den kaçarak Medine’ye gelen kadınların sınanması ve mümin oldukları anlaşılınca da kendilerinden bey’at alınması konusunda inen ayetlerde de zikredilmektedir[2].
Bu itibarla Akabe’de yapılan bey’atlara “Bey’atu’n-nisâ = Kadın bey’atı” denilmektedir. Bunun sebebi de kadınlardan alınan bey’atlar gibi onlarda da cihad şartı olmamasıdır.
Tarihi seyri dikkate aldığımızda Hz. Peygamber’in kendi bağlılarından aldığı ilk söz (bey’at) hicret olmaktadır. Badiye’de yaşayanlar hariç olmak üzere Müslüman olduğunu ileri süren herkesten Medine’ye hicret etmesi bir iman şartı olarak ileri sürülmüştür[3]. Sadece müstad’af[4] denilen ve imkânı bulunmayanlar bir anlamda çaresizlik sebebiyle hicretten muaf tutulmuşlardır. Amca Abbâs gibi istihbarat amaçlı orada tutulanlar da bundan istisnadır.
Ne zaman ki hicret siyaseti ile İslam’ın devlete giden yolu açılmış ve Yesrib artık Medinetü’n-Nebî olmuş ve örgütlü olmanın kazandırdığı güçle sayıca az (1500) olmalarına rağmen on bin nüfuslu Yesrib’de inisiyatifi elde etmişler ve bir arada yaşama projesini hayata geçirmişler, belli bir yerde temerküz etmiş bir güç oluşturmuşlar, cihada işte ondan sonra izin verilmiştir.
Fetihle birlikte amaç gerçekleşip, tümüyle Hicaz İslam’ın harimi halini alınca Hicret’e artık gerek kalmamış ve bundan sonra alınan bey’atler cihad, niyet ve İslâm üzere olmuştur.[5]
Buna göre Fetih öncesi hicretin iki yönü vardı: Birincisi din ve vicdan özgürlüğü tanınmayan, devamlı baskı, takip ve işkence altında bulunan bir yerden terk-i diyar ile din özgürlüğünün temin edilmiş olduğu yere kaçmak ya da sığınmak. Mesela daha önceden Habeşistan’a gerçekleştirilen hicretler böyle idi.
İkincisi de birinci amacın yanında Müslümanların güç birliğine imkan verecek biçimde, özellikle Medine’de toplanmak. Cihadın başlatılabilmesi ve Feth-i Mübîn’in gerçekleşebilmesi bu şarta bağlı idi. Nitekim öyle de oldu.
Ne zaman ki Fetih gerçekleşti, hicret siyaseti de işlevini tamamladı.
Elbette bu anlatılan İslam’ın doğuşuna tekabül eden yıllarda böyle idi. Fetih sonrası aynı zamanda dinî bir statü de olan Muhacirlik, herkese bir paye olarak dağıtılacak kadar ucuz da değildi. Mallarını ve canlarını Allah’a satmış bu ufuk insanların ancak bir özelliği idi. Bundan sonra  kazanmak isteyen artık hicretle değil, cihadla ve İslam adına ortaya koymuş olduğu yapıp ettikleriyle, niyetiyle ve ahlakî erdemleriyle kazanmış olacaktı.
Ama zaman geçecek, din ve vicdan özgürlüğü üzerinde yeniden dayanılmaz baskılar yaşanabilecek, bu durumda Hicret’in kapısı yeniden açılabilecekti. Nitekim de öyle olmuştur. Avrupa içlerine kadar gerçekleştirilen fetihlerin arkasından, oralara yerleştirilen evlad-ı fatihandan birçokları yeniden hicrete mecbur kalmışlar ve özellikle Türkiye’ye sığınmışlardır. Rus mezaliminden kaçanlar keza muhaceretle hayata tutunmaya çalışmışlardır. Endülüs Müslümanlarının dramı herkes tarafından bilinmektedir.
Acı da olsa bir gerçeklik olarak bu böyledir. Nitekim Hz. Peygamber de cihad ve savaş devam ettiği sürece bu türden muhaceretlerin olacağını bildirmiştir.[6]
Yazıyı bitirirken şuna da değinmekte yarar vardır:
Hicret bir anlamda Allah’a kaçıştır. Bu itibarla şu da bilinmelidir ki Allah’a kaçışın en önemli bir şekli de O’nun yasak ettikleri şeyleri terk ederek emirlerine yönelmek, rızasını kazanmaya çalışmak, gazabından rahmetine sığınmaktır. Eğer bu yapılırsa “Kişi öz yurdunda bile ölse hicret etmiş gibi sevap alır” diyor sevgili Hz. Peygamber.[7]
Muhacirler çok şey yaptı.
Ensar onlara kucak açtı.
Bize ise güzellikle onların yolunda yol almak kaldı.
Yolu bulmak, yolda daim olmak dualarımızla!
04.11.2013
GARİBCE




[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (1 / 11)  أَنَّ عُبَادَةَ بْنَ الصَّامِتِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَكَانَ شَهِدَ بَدْرًا وَهُوَ أَحَدُ النُّقَبَاءِ لَيْلَةَ العَقَبَةِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ، وَحَوْلَهُ عِصَابَةٌ مِنْ أَصْحَابِهِ: " بَايِعُونِي عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا، وَلاَ تَسْرِقُوا، وَلاَ تَزْنُوا، وَلاَ تَقْتُلُوا أَوْلاَدَكُمْ، وَلاَ تَأْتُوا بِبُهْتَانٍ تَفْتَرُونَهُ بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ، وَلاَ تَعْصُوا فِي مَعْرُوفٍ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَعُوقِبَ فِي الدُّنْيَا فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا ثُمَّ سَتَرَهُ اللَّهُ فَهُوَ إِلَى اللَّهِ، إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ " فَبَايَعْنَاهُ عَلَى ذَلِكَ.
[2] يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ [الممتحنة : 12]
سنن النسائي - بأحكام الألباني - (7 / 144)  عن عبد الله بن عمرو قال قال رجل : يا رسول الله أي الهجرة أفضل قال أن تهجر ما كره ربك عز و جل وقال رسول الله صلى الله عليه و سلم الهجرة هجرتان هجرة الحاضر وهجرة البادي فأما البادي فيجيب إذا دعي ويطيع إذا أمر وأما الحاضر فهو أعظمهما بلية وأعظمهما أجرا
[4] إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (97) إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا (98) [النساء]
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا [النساء : 75]
[5] صحيح البخاري - (ج 10 / ص 120) عَنْ مُجَاشِعٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَا وَأَخِي فَقُلْتُ بَايِعْنَا عَلَى الْهِجْرَةِ فَقَالَ مَضَتْ الْهِجْرَةُ لِأَهْلِهَا فَقُلْتُ عَلَامَ تُبَايِعُنَا قَالَ عَلَى الْإِسْلَامِ وَالْجِهَادِ
صحيح البخاري - (ج 12 / ص 289) عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ قَالَ زُرْتُ عَائِشَةَ مَعَ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ اللَّيْثِيِّ فَسَأَلْنَاهَا عَنْ الْهِجْرَةِ فَقَالَتْ لَا هِجْرَةَ الْيَوْمَ كَانَ الْمُؤْمِنُونَ يَفِرُّ أَحَدُهُمْ بِدِينِهِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَإِلَى رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَخَافَةَ أَنْ يُفْتَنَ عَلَيْهِ فَأَمَّا الْيَوْمَ فَقَدْ أَظْهَرَ اللَّهُ الْإِسْلَامَ وَالْيَوْمَ يَعْبُدُ رَبَّهُ حَيْثُ شَاءَ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ.
[6] مسند أحمد - (ج 4 / ص 93)عَنِ ابْنِ السَّعْدِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ مَا دَامَ الْعَدُوُّ يُقَاتَلُ
مسند أحمد - (ج 33 / ص 383)  عَنْ أَبِي الْخَيْرِ أَنَّ جُنَادَةَ بْنَ أَبِي أُمَيَّةَ حَدَّثَهُ أَنَّ رِجَالًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بَعْضُهُمْ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ قَالَ فَانْطَلَقْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أُنَاسًا يَقُولُونَ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الْهِجْرَةَ لَا تَنْقَطِعُ مَا كَانَ الْجِهَادُ
[7] مسند أحمد - (ج 14 / ص 336) عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ عَلَوِيٌّ جَرِيءٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخْبِرْنَا عَنْ الْهِجْرَةِ إِلَيْكَ أَيْنَمَا كُنْتَ أَوْ لِقَوْمٍ خَاصَّةً أَمْ إِلَى أَرْضٍ مَعْلُومَةٍ أَمْ إِذَا مُتَّ انْقَطَعَتْ قَالَ فَسَكَتَ عَنْهُ يَسِيرًا ثُمَّ قَالَ أَيْنَ السَّائِلُ قَالَ هَا هُوَ ذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ الْهِجْرَةُ أَنْ تَهْجُرَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ ثُمَّ أَنْتَ مُهَاجِرٌ وَإِنْ مُتَّ بِالْحَضَرِ

3 Kasım 2013 Pazar

Ben de bir insanım!


Yediğinize siz kendiniz bakın! Hakkınız mı ateşten bir parça mı?
Ümmü Seleme annemiz anlatır: Hz. Peygamber kapının önünde bir davalaşma sesi (cangama) duydu ve yanlarına çıktı. Onlara şöyle dedi:
“Bakın ben de nihayet bir insanım. Bana davalarınızı getiriyorsunuz. Olabilir ki taraflardan biri diğerinden  daha dilbaz olur, iddiasını  daha açık bir şekilde ortaya koyar. Ben de onun doğru söylediğini sanabilir ve  dava konusu şeyi onun lehine hükmedebilirim.  Bu şekilde her kime,  aslında başka birine ait olan bir hakkı hükmetmişsem, sakın ola ki onu almasın. Zira aslında ben ona ateşten bir parça hükmetmişimdir. Bu durumda ister alsın, isterse hakkı sahibine terk etsin!”[1] (Buhârî, Mezâlim, 16)
Birçokları, müridan tarafından uçurulan şeyhlerinin gaybı bildiğini sanırlar. Çoğu müteşeyyih de onların içinde olduğu bu inancı düzeltmez çünkü işine gelmez ve bu durumu istismar eder. Hatta öyle olduğu imalarında bulunur.
Yeryüzünde gaybı bilecek tek bir kişi olsaydı herhalde o Hz. Peygamber olurdu. Buna rağmen o ısrarla (kasr sîgasıyla “İnnemâ ene beşer” diyerek) kendisinin de nihayet bir insan olduğunu ve gaybı bilemeyeceğini ifade ediyor.
İnsanlar haklarını aramak üzere mahkemeye başvuruyorlar. İnsanların ahlakî kaygıları yeterli olsaydı, iman tek başına saik olarak kifayet etseydi haksız olduğunu bilen çoğu insan mahkemeye zaten düşmezdi. Ama maalesef insan bencil ve menfaatine düşkün. O yüzden de kendi haksızlığını bile bile niceleri mahkemede kendisini temize çıkarmaya çalışır. Avukatlar tutar. Bunun için büyük paralar harcar. Ne var ki bunlar, aslında hak etmediği şeylerin yanında devede kulak bile değildir. Sonra mahkeme safahatı başlar, uzar da uzar. Hak sahibi canından bıkar. Sonunda hâkim o delilleri değerlendirir ve  delillerin sonucuna  göre karar verir. İçinden bir ses dese ki öteki haklı, yine de delillere göre hükmetmek durumundadır.
İşte Hz. Peygamber  yukarıdaki hadisinde kendisinin de bir insan olarak delillere bakarak karar vermek durumunda olduğunu ifade ediyor ve hilaf-ı hakikat karar verme ihtimalinin bulunduğuna dikkat çekiyor. Sonunda mahkeme karar vermiş olsa bile bu kararın gerçekte hakkı değiştirmeyeceğini, hakkın ilelebet baki olacağını, mahkeme kararı ile elde edilen ama aslında karşı tarafa ait olan şeyin kişiye asla helal olmayacağını, onu alması halinde ateşten bir parça almış olacağını dikkat nazarlarımıza veriyor.
Fıkhımızı, pozitif hukuk sistemlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri hükümlerinin hem diyanî hem de kazaî boyutunun olmasıdır.
Helal haram gibi hükümler diyanî boyutu ifade eder ve ahrete bakar. Sahih, fasit, batıl, nafiz, mevkuf gibi hükümler ise kazaî boyutu ifade eder ve dünyaya bakar.
Dünyevî açıdan kazaî yönden bir hakkın size ait olduğuna hükmedilse bile, bu uhrevî yönden o hakkın size helal olmasını gerektirmez.
Hak ilelebet bakidir ve asla hak zayi olmaz.
Mahkeme-i dünyâ hakkınızı size veremediyse mahkeme-i kübrâ elbet onu size ulaştıracaktır.
Yediğinizi bir daha düşünün.
Gerçekten hakkınız mı? Yoksa avurtlarınızda gevişleyerek tadını çıkardığını sandığınız şey cehennem ateşinden bir parça mı?
Dua ile!

03.11.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (9 / 89) أَنَّ أُمَّ سَلَمَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهَا عَنْ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ سَمِعَ خُصُومَةً بِبَابِ حُجْرَتِهِ فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ وَإِنَّهُ يَأْتِينِي الْخَصْمُ فَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أَنْ يَكُونَ أَبْلَغَ مِنْ بَعْضٍ فَأَحْسِبُ أَنَّهُ صَادِقٌ فَأَقْضِي لَهُ بِذَلِكَ فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ بِحَقِّ مُسْلِمٍ فَإِنَّمَا هِيَ قِطْعَةٌ مِنَ النَّارِ فَلْيَأْخُذْهَا ، أَوْ لِيَتْرُكْهَا.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Yeni bir takvim başlangıcı olarak Hicret


Müslümanlar Hz. Ömer döneminde iyiden iyiye bir devlet olma yoluna girince olayları ilişkilendirmede eski geleneksel yöntemlerin artık işe yaramadığı anlaşılır. Hani bazı meşhur olaylar vardır, o olaya göre tarih düşülür. Halk arasında bu türden kullanımlar hala vardır. Büyük selin olduğu sene doğmuşum, kıtlık yılı gelin gelmişim, hocanın minberde kabahat işlediği yılın ertesi senesi doğmuşum… gibi.
Araplar da o zamana kadar belli başlı hadiseleri esas alarak olayları tarihlendiriyorlardı. En çok kullanılan tarih başlangıçlarından biri de Fil Yılı idi. Nitekim Hz. Peygamber’in fil yılında doğduğu bilinir.
Fetihlerle birlikte ortak bir tarihleme ihtiyacı doğunca Hz. Ömer her önemli işte olduğu gibi müşavere meclisini toplamış ve Hz. Ali’nin önerisi üzerine Hicret’in yani Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye yapmış olduğu göçün, ihtiyaç duyulan bu takvime başlangıç olması fikri kabul görmüş ve 622 senesi 22 Temmuz’a tekabül eden Hicret, yeni takvimin başı kabul edilmiş, 1 Muharrem de Hicrî yılbaşı sayılmıştır. İşte bu tarihten itibaren günümüze kadar 1435 hicret yılı geçmiş bulunmaktadır.
Hicret takvimi ayın hareketini esas alır ve güneşin hareketine göre düzenlenen takvime göre on bir gün daha kısadır. O yüzden de hicrî takvim esas alınarak yapılmakta olan ibadetler ve Ramazan, Kurban, Hac gibi dinî etkinlikler her sene on-on bir gün erken gelir.
Peki, müslümanlar neden ay takvimini esas almışlardır?
Bu sorunun cevabı ay ve güneşin hareketlerinin mahiyetini bilmeye bağlıdır. Ay, güneşin bir yılda kat ettiği burçları bir ay gibi daha kısa bir zamanda kat eder. Bu yüzden de hareketi kolayca takip edilebilir. Doğada, doğal bir yaşantısı olan herkes ayın hareketlerini gözleyerek bugünün ayın kaçı olduğunu çıkarabilir. O yüzden ümmî toplumlarda aylık ve yıllık etkinliklerin ayın hareketlerine bağlanması, yükümlülüklerde asgarî düzeyin esas alınması ve herkese ulaşabilmenin sağlanması açısından zorunlu bir durumdur. Günlük etkinliklerde ise bu kez ayın değil aksine güneşin hareketlerinin esas alınması akıllıca bir durumdur. O yüzden dilde de güneşin hareketi esas alınarak belirlenen zaman dilimine gün, ayın hareketleri esas alınarak belirlenen zaman dilimine de ay denilmiştir. Bu isimlendirme Türkçe’nin ne kadar bilgece bir dil olduğunun da kanıtı sayılmalıdır (!).
İslam şeriatının genel karakteristik özelliği “ümmî – arabî” oluşudur. Herkese ulaşabilmesinin gereği olarak bu böyledir. Günlük etkinliklerin güneşin hareketlerine, aylık ve yıllık olanların da ayın hareketine bağlanmış olması bu özelliğin bir gereği olmalıdır. Çünkü güneşe bakarak günlük, aya bakarak da aylık ve yıllık etkinlikleri zamansal olarak takip edebilmek her ümmî kişinin dahi yapabileceği bir şeydir. Aksine bir durum zor olurdu ve çoğu insan için imkansızlık demekti.
Sorun şu ki bugün için astronomi ve hesap biliminin ilerlemesiyle kolay olanın ümmî gözlem olmaktan çıkıp, hesap ve kitabı esas alan takvimlere bakmak olmasıdır. Yani herkese ulaşabilmenin aracı günümüzde daha çok artık hesap ve kitabın esas alınarak oluşturulduğu takvimler olmuştur. Sanki alternatifi varmış da buna rağmen öyle düzenlenmiş ya da buyrulmuş gibi görülen zaman belirleme ile ilgili dinsel beyanların bu gerçeklikten hareketle yeniden yorumlanmasının bir zorunluluk olduğu ortadadır.
Diğer yandan da gerek hayvancılık ve gerekse tarımda üretim güneşin hareketini esas alan takvime göre gerçekleşmektedir. Hasat hep yazın olmaktadır. Oysa Ramazan ekim mevsimine de hasat mevsimine de denk gelebilmektedir. Bir Temmuz günü gerçekleştirilmiş olan hicretin, yıldönümünün bir kış gününde kutlanması biraz tuhafa kaçabilmektedir. Bu durum göz önüne almış olmalı ki Kutlu Doğum kutlamaları her yıl dönen Rebiül-evvel ayı yerine Nisan ayına sabitlenmiş oldu ve insanlarımız da bunu hüsnü kabul ile karşıladı. Bu durum, çokları nazarında Diyanet’in en önemli hizmetlerinden biri sayılmaktadır.
Bu konu aslında bir bahs-i diğerdir.
Bu yazı da asıl amaç takvim başlangıcı olarak neden hicretin kabul edilmiş olmasıdır.
İslam açısından bakıldığında önemli olaylar vardır.
Miladî takvimde Hz. İsa’nın doğumunun esas alınması gibi Müslümanların takviminde de başlangıç olmak üzere Hz.Peygamber’in doğum yılı esas alınabilirdi. (Bu arada mîlâd doğum demektir)
Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği tarih esas alınabilirdi.
Bunların her ikisi de böyle bir başlangıç için elverişli gözüküyor.
Fakat öyle olmadı, buna mukabil hicret esas alındı.
Çünkü hicret İslam tarihi açısından gerçek bir başlangıçtı.
İlk vahyin gelmeye başlaması (bi’set) bir insana nispetle ana rahmine düşmek gibi bir şeydi. Ama hicret İslam’ın gerçek anlamında doğumuna tekabül ediyordu.
Hicret, ilk temel taşları Akabe bey’atlarında atılmış olan yeni İslam toplumunun vücut bulmasıydı.
Hicret tam anlamıyla devlete açılan kapıydı.
Hicret, İslam’ın bilkuvve olmadan bilfiile çıktığı bir milattı.
Hicret, İslam’ın bizzat Hz. Peygamber’in elinde kurumlaşmasının tamamlamasının bir imkanı olan bir başlangıçtı.
O yüzden hicretin, İslam’ın tarihine başlangıç yapılması ve geride kalan bi’setten sonraki on üç senelik hayatı ana rahmi hayatı gibi değerlendirme oldukça hikmetli olmuştur.
Böyle bir takvimi bize miras bırakan Ömer’e ve Ali’ye selam olsun.
İşleri hep meşveret ile sonuca bağlayan koca Ömer! Senin anlayışına bugün de aynısıyla muhtacız.
Ve sen ey ilmin şehrine açılan kapı Ali! Cesaretin ve dillere destan kahramanlığın  kadar aklın ve ferasetin ile de hep öncüydün.
Cümlenize selam olsun!
Hicrî yeni yılımız hayırlı olsun!

02.11.2013

GARİBCE

1 Kasım 2013 Cuma

Hak zail olmaz!


Geçenlerde İmamoğlu ağabeyin işyerinde alış veriş yaparken bir adam yakınıyor “Köyde kardeşimin çocukları, ne var ne yok hepsini kadastro gelince kendi üzerlerine yazdırmışlar.” diyordu.
İmamoğlu benim hoca hem de fıkıhçı olduğumu söyleyince adam bana döndü ve “Ne yapayım hocam!” dedi. Ben de “Bu konuda sen yalnız değilsin, Anadolu’da pek çok kişi aynısını yapmış halde. İstanbul’a gidenler, okuyup memur olanlar nasıl olsa kendi başlarını kurtarmışlardır diye köyde kalanlar babalarından intikal eden mülkleri hep kendi üzerilerine yazdırmışlar.” Dedim. Sonra şöyle devam etti konuşma:
-Eee ne olacak şimdi!
-Hak zail olmaz.
-Nasıl yani!
-Burada olmazsa orada alırsın.
-Burada nasıl alacağım.
-Mahkemeye verirsin.
-Niye ben verecek ve uğraşacakmışım.
-O zaman öbür tarafı bekleyeceksin.
-Bak adalet diye bir şey vardır. Babandan sizlere intikal eden mirasta siz de köydekiler gibi hak sahibisiniz ve istemeniz halinde mahkeme yoluyla da olsa alırsınız. Bu adaletin bir gereğidir. Ha bu arada eğer adaletin gereği hakkınızı burada almak istiyorsanız, zaman aşımına uğramadan dava etmeniz gerekebilir. Her ne kadar hak zail olmasa da zaman aşımı sebebiyle onu talep hakkı düşebilir ve siz belli bir süre sonra hakkınızı mahkemede dava edemezsiniz. Alacak verecek otomatik olarak artık öte tarafa intikal eder. Ama hiç endişe etmeyin hak zail olmaz.
Bana kalırsa adaletin yanında bir de ihsan diye bir şey var. O da o yeğenlerinizi çağırıp “Yeğenlerim, babamdan bana da intikal etmesi gereken yerleri de duydum ki kendi üzerinize yazdırmışsınız. İnanın bu duruma çok memnun oldum. Keşki haberim olsaydı da baştan bunu ben söyleseydim ve sizin bana karşı mahcubiyetinize hiç izin vermeseydim. Yine de müsterih olun. Sizin bu yaptığınızdan dolayı size karşı en ufak bir muğberliğim yoktur. Helali hoş olsun. Yavrularınızla birlikte hayrını görün!” deyip erdemli bir tavır göstermek. Tabii bunun bir erdem olması için içinizden gelerek yapılması lazım. Bizim Kayserili’nin dükkandan kaptığı pastırma ile kaçan köpeği Alidağı’na kadar kovalayıp da yetişemeyeceğine artık iyice aklı kesince “Neyse o da babamın hayrına olsun!” demesi gibi olmasın. Diyeceğini içinden gelerek demelisin.
İhsan işte böyle bir şey.
Allah adaleti emrediyor. Ama ardından hemen “ihsan” buyuruyor.
Allah adildir, o yüzden hiç kimse hakkının zayi olacağından korkmasın. Ama Allah “Muhsinleri severim” diyor.
İşte böyle.
Siz olsaydınız hangisini yapardınız.
Adalet mi yoksa Erciyes’e tırmanmak gibi zor da olsa ihsan mı?
“Felaktahame’lakabe
Vema edrake ma’l-akabe
Fekkü rakabe[1]"
Neymiş zor yokuşu tırmanmak!
Boyuna geçen ilmeği çözmek:
Köleyi özgürlüğe kavuşturmak,
Borçluyu, borç boyunduruğunun cenderesinden kurtarmak.
Kardeşinin üzerinden mahcubiyet ve minnet yükünü indirmek.
İşte ihsan bu!
Sen böyle bir boyunduruktan kurtarırsın kulunu da, Allah sevmez mi seni!
Muhabbetimiz böyle son buldu. Adam dediklerime inandı mı inanmadı mı bilmiyorum. Ama yüzünde bir tebessüm belirmişti. İstihza sezmedim. Belki de Allah sevgisini elde etmenin imkanının kendinde olduğunu görmüştü. Neden olmasın!
Dua ile!

01.11.2013
GARİBCE



[1]  فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ (11) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ (12) فَكُّ رَقَبَةٍ (13) أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ (14) يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ (15) أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ (16) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ (17) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (18)  [البلد : 11 - 19]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...