3 Temmuz 2014 Perşembe

Ramazanda fakirin fitre ve fidyesi


 

Bismillahirrahmanirrahîm.

Yazımıza besmele ile başlayalım.

Ne demektir herkes bilir: Rahman ismi ile cümle varlığa rahmeden, Rahîm ismiyle de ayrıca inananlarına özel inayet eden esirgeyici, koruyucu Rabb olan Allah’ın adıyla ya da Allah’ın adına… demektir. Yani her ne yapacaksak O’nun adıyla ya da adına olacaktır.

İnananlar açısından böylesi bir başlangıç. Yapıp ettiklerimizde belirleyici olanın yaratılmışlara karşı kucaklayıcı, esirgeyici bir şefkat olması gerektiğini ifade olmalıdır.

Ramazan’dayız. Ha! Ramazan’ın R’si de Rahmet’in R’si imiş. Bir medya vaizemiz öyle buyuruyordu. Öbür harfleri dinleyemedim. Uysa da uymasa da!

İbadetin önemini vurgularken öyle bir dil ve üslup tutturuyoruz ki sonuçta ibadet mi insan için yoksa insan mı ibadet için belli olmuyor. “Vemâ halaktu’l-cinne ve’l-inse illâ liya’budûn” ayetindeki ubudiyeti de geniş anlamda kulluk yerine dar anlamda ibadet olarak aldığımızda sonuç şu oluyor: İbadet için yaşayacaksın.

Namaz kılmak, oruç tutmak… için yaşayacaksın. Sözgelimi oruç tutmak hayatına mal olacak olsa bile gene orucunu tutacaksın çünkü zaten sen oruç için yaşamaktasın… Oruç yoksa hayatının gayesi de  zaten yok.

Garibce orucun faziletine dair çok şey söyledi ve yazdı. Ama gördü ki anlatılanlardan ve yazılanlardan anlaşılan mana, yaşamımızın amacının ibadet olduğu. O yüzden ibadetlerin ifası konusunda oldukça katı davranıyor ve asla müsamahalı yaklaşmıyoruz. Ölümle cebelleşiyor olsak bile namazımızı kılacağız diyoruz, yaşlı biri “Taburede oturarak namazımı kılabilir miyim?” diye gözümüze bakıyor, işaret parmağımızı öyle bir sallıyoruz ki adam çaresizce var gücünü kullanarak vücudunu indirip kaldırmaya çalışıyor. Kuşatıcı rahmetten eser yok.

Oruca gelince, Garibce’nin “Oruç tut, ölün oruçlu olsun!” başlıklı yazısını belki okumuşsunuzdur. Bundan bir önceki “Uzun yaz günlerinde oruç ve şefkat” başlıklı yazı da aynı konudaydı.

Dün köyden bir kadın bana telefon açtırmış, şeker hastası olduğu için orucu tutamadığını söylemiş, arkasından da parasının da olmadığını ifade etmiş.

Anlaşılan o ki orucu tutamayacağını ve bunun kendisi için bir mazeret olacağını biliyor. Ama bu kez hocalar  para vereceksin diye tutturuyorlar. Yahu ne parası?

Tutamadığın orucun parası? Galiba fidye kastediliyor.

Kadın “Param yok!” diyor “Nerden bulayım!”

İmdi madem ki besmele ile başladık ve yapacağımız her işte atacağımız her adımda Allah’ın eşsiz rahmet ve merhametinin belirleyici olduğunu ilke olarak kabul ettik o zaman soralım:

Her hâlükârda Allah’ın kulu olacağız ve sadece O’na ubudiyette (kullukta) bulunacağız ve bunun istisnası yok. Bu kabul. Ama ibadetlerin ifası söz konusu olunca olabildiğince kolaylaştırıcı, ve herkesi kucaklayıcı olmamız gerekmez mi?

Şimdi bu somut örnekte bu kadıncağıza “Madem hastasın, zorlanyorsun, sen de tutmayıver… Allah zaten senin gibilerden ille de oruç tutmalarını istemiyor. Sen de Allah’a seni böylesine esirgediği ve muaf tuttuğu için şükret, zikret, fikret…” desek işte o zaman kuşatıcı ve esirgeyici rahmet ile hareket etmiş oluruz.

Orucun ille de tutulmasını sağalmak gibi bir amacımız var ise bu kez bu kadıncağıza “Yazın bu uzun günlerinde tutamadığın belli, ama kışın kısa ve serin günlerde de tutabilir misin? Eğer buna imkânın olursa sen de öyle yap!” desek, din elden gider mi?

Yok “Onu da yapacak durumda değilsen, fidye ver!” desek, bu kez diyecek ki “O da ne!”

“-O mu? Şey. O, bir fitre miktarı bir para!

Fitreyi Din İşleri Yüksek Kurulu bu yıl için 10 TL olarak belirlemiş. Bu hesaba göre 30x10= 300 TL. vereceksin.”

Garibce fitre konusunda geçen sene de eleştiri yazısı yazmıştı. Kurul, muhtemelen Türkiye ortalama refah düzeyini esas alıyor. Bu hesaba göre dört kişilik bir ailenin ortala sadece mutfak masrafı 1200 TL olmalıdır. Bu rakam ise asgari ücretin ve birçok emekli maaşının üzerinde bir rakamdır. TÜİK’e göre 2014 Şubat ayı açlık sınırı ise 1165 TL idi.

Bu kadıncağızın erinin köyde sekiz yüz lira BAĞKUR emeklilik maaşı aldığını düşünürsek, 10 liralık fitre miktarı onun için çok yüksek bir rakamı ifade etmektedir.

Fitreyi tespit ederken arpa, buğday gibi tahıl ölçülerinden niye vaz geçtik…? Herkesin “ailesine yedirdiğinin ortalaması” esas alınsın ve ona göre belirlensin diye… Oysa Kurul, tek rakam ilan etmekle sadece orta hallilerin haline uygun düşecek bir rakamı ilan etmiş oluyor.

Her neyse, bu kadıncağızın hem oruç tutması hem de Kurul hesabına göre üç yüz lira para fidye vermesi zor.

Kaldı ki mali durumu bu kadınınki gibi olanların fitre alabilmeleri bile mümkün. Yani kendilerinden daha yoksul kimseler yoksa, fitrelerimizi bu halde olan yani açlık sınırının altında bir gelirle hayatta kalmaya çalışan kimselere verebiliriz.

Bu kadının aslında bir şey vermesi de gerekmez. Hani Hz. Peygamber, oruç kefareti için son çare olarak kendisine getirilen bir sepet hurmayı “Bari al bunu  fakirlere dağıt!” deyince adamın “Bizim ev halkından fakir kimse yok ki!” demesi üzerine  “O halde götür ve kendi ev halkına yedir!” demesi örneği de bu konuda bize ışık tutar. Lakin bir de insan psikolojisi diye bir şey var. İnanan bir kimse oruç tutmak ister. Tutamadı kazasını yapayım bari der. Onu da yapamayacak bir durumda ise bu kez de onun için bir telafi ya da daha doğru bir ifade ile bir ikâme kurumun devreye girmesi ve o kişinin psikolojik olarak rahatlatılması icap eder.

İmdi biz ona kendi durumuna göre sen üç yüz lira değil de mesela fitresi üç lira hesabıyla 90 lira ver desek ya da eski usul ile  tahıl ver desek o kadın açısından daha merhametli ve şefkatli hareket etmiş oluruz. Buna göre şöyle bir hesap yaparız: “Bir fidye eşittir yarım sâ’ buğday” hesabıyla 30x0.5 sâ= 15 sâ eder, dört sâ bir şinik (yaklaşık sekiz kilo buğday alan bir ölçek) hesabıyla 15/4= 3.75 şinik eder. Bunun da parasal değeri buğdayın şiniği yuvarlak hesap 8 lira olsa, toplam da 30  TL eder. O kadın da bu meblağı zorlanmadan öder ve orucumu tutamadım amma hiç olmazsa fidyesini verdim diye teselli bulur.

İnsanlar dinin içinde ancak bu şekilde tutulur. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın kullarının hayatında her daim var olması ancak böyle bir anlayışın sonucunda söz konusu olabilir. Aksi halde insanlar dinden koparlar. Eskiden annemiz pancar haşlardı ve onu soyması dikkatimizi çekerdi. Haşlanmış pancarı bütün haliyle iki avucu arasına alıp sıkınca pancar kabuğundan pörtleyip çıkar tümüyle soyulmuş olur, elinde sadece bütün halde kabuğu kalırdı.

Din ve hayat ilişkisi de böyle galiba. Dini hayatın içinde tutacaksak bilmeliyiz ki bu sıkmaya gelmiyor.

Pamuk ipliği ile de olsa insanların din ile olan bağlarını koparmak gibi bir lüksümüz yok. O bağı güçlendirmek için çalışmamız lazım. Güçlendirebilmenin ilk ve temel şartı da kopmasına izin vermemektir.

Bu açıdan bakılınca acaba geçmişte gördüğümüz birtakım hiyel (çare arayışları) uygulamalarının acaba böyle bir anlayışla ilgisi var mıydı diye bir soru sormak da mümkün gözüküyor.

Haydi hayırlısı!

Dua ile!

03.07.2014

GARİBCE

 

28 Haziran 2014 Cumartesi

Uzun Yaz Günlerinde Oruç Ve Şefkat!



Oruç ayı başladı.
Yılın en uzun ve sıcak  günlerindeyiz.
Biz işi gücü bitirdik, okulları tatil ettik ama sair insanlarımızın tam iş mevsimi. Fabrikalar  ve işyerleri üretimi sürdürmek zorunda. Kırsalda şimdilerde ot biçiyorlardır, ardından ekin biçim mevsimi girecek, meyveler hasat edilecek. Çok iş var yapılacak. Ve hepsi de gününde yapılacak işler. Ertelemeyi kabul etmez.
Normal günlerde yatsıyı beklemekte zorlanan bu insanlar şimdi bir de oruçlu geçirdikleri  uzun günün gecesinde teravih de kılacaklar. Hakikaten zor olmalı.
Feys’de paylaşıyorlar.  “Orucu uykuya tutturursan sevabını da rüyanda görürsün!” diye.  Gerçekten bizim işimiz kolay  ve lakin buna rağmen zorlanmaktayız. Allah iş güç sahibi tüm kardeşlerimize yardımcı olsun.
Hocalarımız kolaylaştırma yolunu tutmalılar bence. İş güç sebebiyle gerçekten zorlanan ve buna sebep tutamayan insanlarımıza kötü gözle ve öfkeyle bakmasınlar, onlara şefkatle yaklaşsınlar.
Hz. Peygamberimiz dokuz yıl oruç tuttu. Mekke’nin Fethi Ramazan’a müsadifdi.  Fetih 11 Ocak 630'da (Hicri- 20 Ramazan, 8) olmuştu. Bedir savaşı da öyle; 13 Mart 624 M. (Hicri 17 Ramazan, 2)’da vuku bulmuştu.
Oruç Hicrî ikinci yılda Bedir öncesi farz kılınmıştı.   Güneş takvimi ile Bedir Mart, Mekke’nin fethi de Ocak ayının başlarına müsadif  olduğuna göre bu da demek oluyor ki peygamberimiz uzun yaz günlerinde Ramazan orucunu hiç  tutmadı. Kamerî takvimde aylar her sene on gün önce geldiği için Peygamberimizin tüm oruçları Ocak-Şubat ve Mart ayları içinde gerçekleşmişti.
Bir de şu var: Hicaz ikliminde yaz ve kış arasındaki saat farkı bizdeki kadar fazla değil. Bugünlerde Mekke’de orucun süresi on beş saattir. Biz ise bu günlerde on sekiz saate yakın oruç tutuyoruz. 1982’de Hollanda’da Ramazan ayında görevliydim ve yirmi bir saat oruç tutmuştuk. Dün de bir arkadaşımız “ülkenizin kıymetini bilin!” nüktesiyle bir imsakiye yayınlamıştı ve ona göre Norveç gibi Kuzey ülkelerinde iftar ile imsak vakti arasında bir saat kadar ancak  bir aralık olduğu görülüyordu.
Tabi daha kuzeye gidildikçe güneşin günlerce ve hatta aylarca hiç batmayışına tanık olmaktayız.  Dolayısıyla  bu durumda “gece oluncaya kadar orucunuzu tutun!”[1] emri ilahisi oralara artık hiç hitap etmez bir hal almaktadır.
Bu hususlar dikkate alınmalı mı?
İslam’ın evrenselliğini  ve bunun için Hicaz iklimindeki uygulamanın olduğu gibi  sair iklimlere taşınması gerektiğini savunanlar, bir dönüştürme olmaksızın söylemlerinin içi boş bir iddia olmaktan öteye geçmeyeceğini bilmeliler.  Çünkü bu tür sloganik söylemlerin yaşanan hayatta bir karşılığı bulunmamaktadır.
Bilfarz Hz. Peygamberimiz daha uzun yıllar yaşasaydı ve Ramazanımız yılın uzun yaz günlerine ve hasat mevsimine rast gelseydi her alanda kolaylaştırıcılığını bildiğimiz sevgili peygamberimizin nasıl bir tavır takınacağını tahmin edebiliyoruz. Nitekim Haccın edası sırasında da kendisine takdim tehir ve benzeri  konularda her ne demişlerse  “Tamam, öylede olur, bir sıkıntı yok!” buyurmuş ve inananların işlerini kolaylaştırmıştı.[2]
Kur’an-ı Kerîm’de “Hasta ya da yolcu iseniz Ramazan orucunu tutmayabilir daha sonra tutamadığınız günler adedince tutarsınız.”[3] şeklindeki beyanda geçen hasta ve yolcu ifadelerini  oruç tutmamayı mubah kılan geçerli mazeretler için örnekler şeklinde görmek ve benzeri durumları da bunlara katmak mümkün olmalı. Nitekim fukaha oruç tutmamayı mazur kılan sebepler arasına ihtiyarlık, gebelik, süt emzirme, şiddetli açlık ve susuzluk gibi halleri de ekleyerek çoğaltmışlar ve sadece yolculuk ve hastalık haline indirgeyici bir yaklaşımı benimsememişlerdir. Yüksek ısılı fırınlar karşısında çalışmak durumunda olan bir işçinin bu hususta her halde geçerli bir mazereti olmalıdır.
İşte bu gerçeklikten hareketle ben derim ki bu gibi sorulara cevap verme durumunda olan müftülerimiz hemencecik cevap yetiştirmek yerine evvela kendilerini o soruyu soran kişinin yerine koysunlar ve cevaplarını ona göre versinler.
Namaz kadar olmasa da oruç da zor vesselam.
Allah kolaylıklar versin.
Biz onu tutamazsak o bizi tutsun.
Orucumuz kalkan olsun, bizi korusun.
Olur ya orucumuzla belki takvaya erişiriz. Ve akıbet takva sahiplerinindir. Felaha erenler; korktuklarından emin ve umduklarına nail olanlar işte onlardır.
Dua ile!
28.06.2014
GARİBCE




[1] {ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ} [البقرة: 187]
[2] مسند أحمد ت شاكر (6/ 40) عن عيسى بن طَلْحَة عن عبد الله بن عَمرو بن العاصي قال: رأيت رسول الله - صلي الله عليه وسلم - واقفاً على راحلته بمنًى، فأتاه رجل فقال: يا رسول الله، إني كِنِتِ أرى أن الحلق قبل الذبح، فحلقت قبل أَن أذبح؟، قال: "اذبحْ ولا حرج"، ثم جاءه آخر فقال: يا رسول الله، إني كِنتِ أرى أَن الذبح قبل الرمي، فذبحت قبل أن أرمي؟، فقال: "ارْمِ ولا حِرجِ"، قال: فما سئِل عن شيء قدَّمه رَجلٌ قبلَ شيء إلا قال: "افعلْ ولا حَرج".
[3] {فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ أَيَّامٍ أُخَرَ} [البقرة: 184]

5 Haziran 2014 Perşembe

Ani ölümler ve vasiyet!


Sevgili Gökmenoğlu’nun ani vefatı ile bir kez daha der hatır eyledim ki vasiyetimizin hazır olması lazım.
Malum bu konuda hadislerimiz de var. İnsanın boynunun borcu olup da  henüz yapmadığı/ ödemediği şeyler varsa, bunun vasiyet edilmesi isteniyor.
Vasiyet, fıkıhta kişinin ölümü ardından mal varlığının üçte biri üzerinde tasarrufta bulunabilme imkanı anlamına geliyor. Siz hali hayatınızda mal varlığınızın tümü hakkında istediğiniz tasarrufu yapabiliyorsunuz. Tabi kısıtlı değil iseniz. Ama “Ben öldükten sonra şunu yapın bunu yapın…” şeklinde bir irade beyanında bulunacak olursanız, bu ancak mal varlığınızın üçte biri ile sınırlı oluyor ve onun da bir takım şartları var. Elbette ki bu da ancak borçlarınız ödendikten sonra devreye girebiliyor. O yüzden ne hayır işleyecekseniz hali hayatınızda kendiniz işleyin. Bunun için ölümü beklemeyin.
Burada bizim sözünü etmek istediğimiz vasiyet ise, üzerimizdeki kul haklarının beyanını içeren bir işlem olması. Ya da şöyle diyelim bugün yapmanız gereken bir iş varsa bunu bugün yapıp yarına ertelememe. Çünkü yarının ne getireceğini kimse bilmiyor.
Falana borcun vardı, imkanın da var, o halde hemen şimdi öde. Ödemedin yarına kaldı ve ecel geldi seni aldı, şimdi ne olacak. Vasiyetin de yoksa öyle borçlu gideceksin.
Ya da sende bir emanet vardı. Sadece onun bir emanet olduğunu sen, sahibi ve bir de Allah biliyordu. Varislerin senin sandılar ve üzerine kondular. Hak sahibini bulmadı. Ziyan oldu.
Bizim Ziya Yılmazer hocanın doktora savunmasını yapmışlar ve vakit de geçtiği için öğle yemeği için çıkmak istemişler. Hocası Bekir Kütükoğlu, “Önce evrakları imzalayalım!” demiş. Jüri üyeleri “Hocam yemeğimizi yiyelim, rahat rahat imzalarız!” demişler. Hoca “Olmaz!” demiş ve imzalamalarını istemiş. O imzanın arkasından da hoca Hakk’a yürümüş. Allah gani gani rahmet eylesin!
Demek hayırlı işlerde acele etmek lazım imiş.
Bir de boynumuzdaki borçların, üzerimizdeki emanetlerin çetelesini tutup vasiyet halinde geride kalanlara bildirmek lazım imiş.
İşlerimiz bitmez.
Ama bitirirler.
Ölüm ne zaman gelir belli değil. Geciktirmeye, savmaya çare mi var!
Yeter ki hayırlısıyla gelsin. Ve biz her an hazırlıklı olalım.
Dua ile!
05.06.2014
GARİBCE

Gökmenoğlu Hakka yürümüş! Gô ekin biçilmiş gibi!



 Dün gece yarısını geçiyordu, Feys’e bir bakayım dedim. Birisi Hüseyin Tekin Gökmenoğlu’nun ani vefatından bahsediyor ve üzüntülerini ifade ediyordu.  İnanamadım. Acaba birisi kötü  bir şaka mı yapıyor sandım.  Sonra baktım benzer haberler yayılıyor.  İçim yandı. Çok üzüldüm. Ah can Hüseyin ne yaptın böyle dedim. Sanki kendi elindeymiş gibi. Sonra İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn dedim ve gufran diledim.
Bu genç kardeşimin  ani ölümü bana -Yunus’un benzetmesiyle- ekin gô iken biçilmiş gibi geldi.
Hüseyin kardeşimle Fıkıhçılar toplantılarımız vasıtasıyla tanışmıştık. Bunun ötesinde bir hukukumuz olmamıştı. İlk kez onu ilmî yönden Kayseri toplantısındaki tebliği vesilesiyle dinlemiştim. Onun, geleneğe saplanıp kalmadan farklı pencerelerden bakabilme kabiliyetine sahip biri olarak görmüş ve daha bir sevmiştim. Oradaki sunumunda özetle hükümlerin nihaî planda adalet esası üzerine oturtulması gereğini savunuyor ve arz talep kesişmesi sonucu oluşan denge faizinin  yasaklanan riba olmadığını,  o dengenin üzerinde talep edilen fazlalığın riba olduğunu söylüyordu. Aklımda kalan  bir şey de belki karikatürize etmek ve zihinleri uyandırmak için devletten tahvil almanın (yani devlete faizli borç vermenin) hatta müstehap olduğunu söylemesiydi. Gerekçe de malum: Müslümanlar faizi riba gibi algıladıkları için birikimlerini yastık altında tutuyorlar ve devlet de mecbur kaldığı borçlanmayı arz daralması yüzünden yüksek maliyetlerle yapmak zorunda kalıyor ve sonra da o yüksek faizli borçları ödemek için vergi salıyor ve yaygın bir zarar doğuyor. Oysa genel maslahat aksi durumu gerektiriyor…
Bunlar bir tarafa insanî yönü itibariyle ben bu değerli kardeşimi  hep sempatik buldum ve ahlakî yönüyle erdemli gördüm. Yan yana olduğumuzda  onu koluna girecek kadar kendime yakın hissettim.
Son buluşmamızda benim elimde küçük bir fotoğraf makinesi vardı. Kendisinde ise kocaman ve kaliteli bir makine. Ben onun fotoğrafını çektim, o da benim fotoğraflarımı çekmişti. Rahmete vesile olsun.
Az önce arkadaşlar arasında  sözü açtım ve  duymayan arkadaşlar varmış, üzüldüler. “İyi insandı!” dediler. “Bir insanı gördüğünüz zaman içiniz açılıyorsa o iyi insandır”, diye ekledi bir arkadaş.
Ben aramızda geçmişe dayalı pek hukukumuz olmamasına rağmen yüzüne baktığımda sevinç duyduğum bu arkadaşımın iyi bir insan olduğuna acizane zannım vardır. Ve Rabbim kulunun zannı üzeredir. Benim, onun hakkındaki bu zannımı boşa çıkarmayacağını umuyorum.
Can Hüseyin! Önünde bizler vardık. Nedir bu acelen? diyesim vardır. Lakin emru ferman  men lehu’l-emr’indir. O bize gel dedi de biz gelmedik mi?
Belli ki sen sıranı savdın. Şimdi sıra bizde gayri.
Allah cümlemize hüsnü hatimeler nasip eylesin.
Rahman ve Rahîm olan Yüce Allahımız  sana cemal isimleriyle tecelli eylesin. Arkada kalan yavrularını hayrul’halef kılsın, salihînden eylesin.
Camiamızın başı sağ olsun!
Dua ile!
05.06.2014
GARİBCE


HÜSEYİN TEKİN GÖKMENOĞLU KİMDİR?
1961 yılında Kastamonu’nun Araç İlçesinin Akıncılar Köyünde doğdu. İlköğrenimini, babasının memuriyeti sebebi ile bulunduğu Daday’ın Akpınar Köyünde yaptı. Orta öğrenimini, parasız yatılı olarak, orta ve lise kısmıyla beraber 1978 yılında Göl Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1983 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini bitirdi. Aynı yıl tekrar üniversite sınavlarına girerek Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine girdi. 1984 yılında Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevliliği sınavını kazanarak akademik hayata başladı. 1987 yılında Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1988 de avukatlık stajı yaptı. 1991 yılında, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “İslam Hukukunda Şahsiyet Hakları” konulu teziyle “doktor” oldu. 1997 yılında “İslâm Kamu Hukuku ve Siyaset Teorisinde Şûrâ” konulu çalışmasıyla “doçentlik ve 2004 yılında ise “Ribâ-Faiz, İslam ve Reel İktisat” isimli takdim teziyle “profesör” ünvanını aldı.
 Birçok yüksek lisans ve doktora çalışmasını danışman olarak yönetti. Y.Lisans, doktora, doçentlik ve profesörlük jürilerinde görev yaptı. 2012 itibariyle Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğünü yürüttü. Mehir Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürüttü. Üniversite Senatosu Üyeliğinde de bulundu.
 Evli ve dört çocuk babasıydı. Almanca ve Arapça bilmekteydi.








17 Mayıs 2014 Cumartesi

Taziyelerimiz, yasa dönüşüyor!


Taziye, başsağlığı dilemek demektir. Bir musibete maruz kalan kişinin acısını hafifletmek amacıyla yapılır. Mümkünse musibete maruz kalan kişi ilk üç gün içinde ziyaret edilir, kaybettiği yakınına rahmet dilenir,  kendisinden de sabırlı olması istenir.
Taziyenin asıl amacı  geride kalanların acısını hafifletmektir.
Bu yüzden vaveyla koparmak, dövünmek, ağıtçılar tutmak, ölünün yakınlarını iyice yasa boğacak davranışlar yasaktır.
Hz. Peygamber tarafından ne kadar yakında olsa bir ölünün ardından en fazla üç gün yas tutulabileceği belirtilir. Bunun tek istisnası kocası ölen kadının iddet boyunca yas tutuyor olmasıdır.
Taziye için gelenlerin amacı, ocağa düşen ateşi körüklemek yerine söndürmeye çalışmak, ailenin acısını hafifletmek, onların yalnız olmadıklarını, konu komşu, eş dost ve akraba olarak hep yanında olduklarını onlara hissettirmek ve böylece onların yeniden yaşama tutunmalarını sağlamak olmalıdır. Hele Soma gibi büyük felaketlerde ayrıca devletin de onların yanında olduğunu belirtmesi ve yaraların el birliği ile birlikte sarılacağının onlara ihsas ettirilmesi söz konusu olmalıdır.
Felaketin ardından üç gün yas ilan edildi. Millet olarak hepimiz, ölenlere rahmet diledik ve çok üzüldük. Bu tamam. Ama bundan ötesi pek hoş cereyan etmiyor. Yayınlar ve paylaşımlar ölü yakınlarının acılarını hafifletmek ve unutturmak yerine sürekli kanayan yaralarını kaşımak gibi cereyan ediyor.
Gelen ağlıyor, giden ağlıyor.
Ölü yakınlarının acısına her gelen sanki tuz basıyor.
Buna mukabil asıl taziye onların acıları olduğu kadar geride kalan özellikle dul eş ve yetim çocukların, evinin direğini kaybetmiş yaşlı anne ve babaların üzerlerine abanan ve altından kalkmaları çok zor olan yüklerini hafifletmek, onların geleceğe yönelik kaygılarını hesaba katarak umutsuzluğun acımasız girdabına düşmelerini önlemek şeklinde olmalıdır.
Bu kabilden hareketler de yok değil ve asıl sevindirici olanlar da bunlardır.
Ölüm gerçek. Lakin ölenler ile ölünmüyor ve hayat devam ediyor.
Ölenlere rahmet diliyor ve dualar ediyoruz.
Bu işin kolay yanı. Zor olanı ise geride kalanları kucaklayıcı, rahatlatıcı, geleceğe olan umutlarını yeniden yeşertici tavırlar olacaktır. Hayırda yarışacaksak asıl onlara ilişkin tedbirlerde yarışmak lazım.
Bu vesile ile bir kez daha kadere bakışımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Vaktiyle (1990) Hacda tünel faciasında izdihamdan 1462 kadar hacı ölmüştü. Sonraki yığllarda da özellikle Mina’da şeytan taşlama yerlerinde onlarca, yüzlerce hacı öldü. Yetkililer “Ne yapalım, kader!” diye sorumluluğu geçiştirmeye çalışıyorlardı. Sonraki yıllar mekanları genişletme projeleri yaptılar,  şeytan taşlama yerini dört katlı ve gelişli gidişli biçimde yeniden düzenlediler. Şimdi aynı o yerlerde hiç izdiham olmuyor ve kimse de ölmüyor. O kaderdi de peki şimdi bu ne? Elbette bu da kader! Demek ki kaderi Allah biraz da insanların elleriyle yazıyor.
Tek bir kişi bile olsa ihmal sonucu ölmüşse, bunun vebali çok büyüktür. Ya bir de ölenler yüzlerle ifade ediliyorsa. Bu itibarla bu gibi faciaları kader diye geçiştirmek hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmemeli ve kamu vicdanını teskin edici bir şekilde incemeler yapılmalı ve gerçekten ihmal ve kasıt gibi unsurlar var ise bunlar ortaya çıkarılmalıdır. Hiç kimse hesabını veremeyeceği bir yükün altına da girmemelidir.
Ölülerimize –ki onlar şehit sayılıyorlar- rahmet diliyorum.
Geride kalanlara sabır diliyorum ve insanlık işte böyle zamanlarda belli olur diyor ve millet olarak bu ve benzeri yaraları el birliği ile sarmanın lüzumuna işaretle cümlenizi Allah’a emanet ediyorum.
Dua ile!
17.05.2014

GARİBCE

15 Mayıs 2014 Perşembe

Ölmek için yaşamak ya da yaşamak ve akibette ölmek ve de Şehitlik




Geçen birkaç öğrencimle Arap dilindeki Lâmu’l-âkıbete ilişkin  örnekler üzerinden konuşuyorduk. Söz şehitliğe geldi. Onların şehadeti sanki yaşamak için bir ideal ya da amaç gibi düşündüklerini gördüm.
Zahir nasıl bir anlatım varsa bu genç dimağlar şehadeti hayat için bir amaç gibi görebiliyorlardı. Buna göre şehitlik bir amaçtı ve şehadet mertebesine erişilmişse bu büyük bir kazanımdı.
Bana pek öyle gelmiyor.
Kuss b. Saîde’nin meşhur hitabesinde yer alan “Lidû li’l-mevt ve’bnû  li’l-harâb” ifadesinin de  bazı büyük hocalarımız tarafından “Ölmek için doğun ve harap olması için yapın!” şeklinde tercüme edildiğini gördüm.  Oysa bu tercüme ve anlayış yanlış: Hiç insan ölmek içi doğar mı? Hiç insanlar harap olsun, yıkılsın diye  inşa eder, yapar mı?
Doğrusu şu olmalıdır: “Doğun, lakin akıbet ölümdür. Yapın, ama bilin ki akıbet yıkımdır.”
İnsanın hayatı işte böyle bir şey.
Allah insanları yarattı ve onlara hayat bahşetti ise, ölsünler diye değil, kendilerine takdir edilen bir ömür boyu yaşasınlar diye yaratmıştır. Bu yaşam boyu da ebedi yaşantılarını aha da burada  inşa etsinler, cennet ya da cehennemlerini hazırlasınlar  istemiştir.
Hal böyle iken bir insanın şehit olmayı istemesi, savaşa giderken  şehit olmak için gitmesi Garibce penceresinden örnek bir tavır olarak gözükmüyor.
Elbette insanın insanca yaşayabilmesi için gerektiğinde ölümü dahi göze alması, uğrunda gözünü kırpmadan canını dahi feda edebileceği  yüce değerleri olması gerekir. Aksi takdirde yaşamanın bir anlamı da zaten olmaz.
Savaşa giderken işte o yüce değerleri ayakta tutmak için gider ve sağ salim dönmeyi ve o değerlerle birlikte de hayatını yaşamayı arzu eder. Ha, bu arzu ve dileğine rağmen savaşta hayatını kaybeder ve şehit olur, o da başka.
Benim özetle diyeceğim şu ki insan ölmek için savaşa gitmez, gidemez, özgürce ve insanca yaşayabilmek için ölümü göze alır ve gerekirse bu uğurda istememesine rağmen ölür ve bunu da bir şeref bilir.
Geride kalanlar da kendilerine canıyla yaşanabilir bir dünya bırakan o insanı tebcil ederler, onu şehitlik mertebesine yüceltirler ve onu bir ufuk insan olarak taltif ve tebcil ederler. Böylece arkadan gelen yeni nesiller için de o kabilden ufuk insan olabilme ülküsü doğar ve gelişir, bunun sonucunda gerektiğinde can bahasına da olsa o yüce değerler uğruna  ölümü göze alabilecek insanların yokluğu çekilmez ve böylesi yiğitler  sayesinde de mensubu olduğu insanlar başları dik, alınları açık bir yaşamı hak etmeyi sağlamış olurlar.
Öyle ise şehitlik, el an sahip olduğumuz değerlerin ödenmiş bedelleridir. Devraldıklarımızınki geçmişte ödenmiştir, korunması için de devrede olan bizlerizdir.
Bütün bunlara rağmen şehitlik asla yaşamın gayesi değildir. Yaşamın yegâne gayesi Allah’a olan kulluğun gerçekleştirilmesidir.
Allah yolunda canlarını feda edenlerin şehit olması yanında uhrevî hükmü itibariyle onlara katılan şehitlikler de vardır: Bir hadiste  salgınlarda ölenler, boğularak ölenler, yıkıntı altında kalarak ölenler… de şehit sayılmaktadır[1].
Malum depremler oldu, sel baskınları oldu nice canlar gitti. Bunlar hep şehit oldular.
Bugünlerde maden kazası oldu ve yüzlerle ifade edilen canlarımız enkaz altında kalarak, yanarak ya da zehirlenerek şehit oldular. Allah cümlesine rahmet eylesin. Geride kalanlarına sabırlar versin.
Şimdi biz şu kadar şehidimiz oldu diye sevinebilecek miyiz?
Eğer hayatın gayesi şehadet olsaydı sevinmemiz gerekirdi. Hayır, sevinemeyiz, buna imkan yok. Onların şehadeti ahretlerine yönelik nimete dönüşebilir ve geride kalanları bir nebze olsun rahatlatabilir. Ama bu durum, hiçbir zaman meydana gelen bu ağır sonucu özünde iyi hale dönüştürmez.
Bugün değerli bir öğrencim Muammer Arangül’ün konu ile ilgili bir yazısını gördüm. Feys’te paylaştığı duygusunu şöyle dile getirmişti:
“Yatmadan önce çocukların üstünü örtüp yanaklarından öptüm. Aklıma dünden beri babasız gecelere yatıp babasız sabahlara uyanmaya başlayan Soma'nın öksüzleri geldi. Ben de küçük yaşta öksüz kalmıştım, bu yüzden babamın yatmadan önce üstümü örttüğünü ya da beni öptüğünü hiç hatırlamıyorum. Babama 'baba' diye hitap ettiğimi de... Aynı zaman diliminde aynı yerdeki bu kadar çok çocuğun benzer şeyleri hissedecek olması bu yüzden bana çok anlamlı ve üzücü geldi. Hepsini yanaklarından öpüyorum. Allaha emanet olsunlar...
Öksüzlüğün ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmiş sevgili Muammer -ki ben bu öğrencimin öyle olduğunu bilmiyordum ve bunu öğrenmemle sevgisi bir kat daha arttı- bu musibet sebebiyle bir anda öksüz kalan belki yüzlerce çocuğun içinde bulunduğu durumu çok iyi duyabiliyor olmalı. Sevgili Muammer, seslenirken bu şehit çocuklarının babalarının şehadetleri sebebiyle sevinmeleri gerektiğinden bahsetmiyor. Onları bir karadelik gibi içine çekecek “babasız gecelere yatıp babasız sabahlara uyanma” sendromuna işaret ediyor.
Çaresizlik kötü.
İnsanlar çalmadan, çırpmadan sırf karınlarını doyurabilmek için ekmek parasına gönüllü olarak ölüm çukurlarına inebiliyorlar. Ben onları asla kınayamam. Ama onların bu çaresizliklerini istismar eden, sömüren ve karşılığı ödenmemiş emekleri üzerine imparatorluklar kuran sömürücü, kan emici, can alıcı bir çarkın döndürülmesine de asla rıza gösteremem. Üstüne üstlük bu acı sonda onların şehadetlik mertebesine ulaşmış olmaları söylemi ile dinî bir kavramın istismarı da hoşuma gitmez.
Musibetler, durup dururken gelmezler. Allah karada ve denizde bozgunun hep insanların elleriyle yapıp ettikleri ve ihmallerine sebep olduğunu buyuruyor[2].
Üzerime bir depremde kütüphanemin devrilip de ölmem ve böylece şehit olmam beni sevindirmez. Belki  o kütüphaneyi duvara iyece tespit  edip sabitlemediğim için belki günahkar bile olurum.
Yarından tezi yok, kütüphanemi sabitlemeliyim.
Bu vesile ile  ölülerimize rahmet diliyor, geride kalanlara  Yüce Rabbimin engin rahmet ve merhametini, özellikle yetimlere karşı esirgeyiciliğini diliyorum.
Dua ile.
15.05.2015
GARİBCE




[1]عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ : الْمَطْعُونُ ، وَالْمَبْطُونُ ، وَالْغَرِقُ ، وَصَاحِبُ الْهَدْمِ ، وَالشَّهِيدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ "
[2] {ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ} [الروم: 41]

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Garazsız sevgiler!


Bugün bir hoca arkadaşın Feys’de Mehmet Said Hatiboğlu Hoca’nın fotoğraflarını yayınladığını gördüm. Onlardan birini paylaşmadan kendimi alamadım. Üzerine de yazdım: “Ben bu hocayı çok seviyorum!” diye.
Sevgi, nasıl bir şey ise doğuyor işte. Bu sevgili üstad benim doğrudan hocam olmadı, ama nedense sevgisi kalbimde büyük bir yer etti. Garibce olarak onun hakkında birkaç da yazı yazdım. Kendisine sağlıklı uzun ömürler dua ediyorum.
Sonra bir hadisi hatırladım. “Bir adam, kardeşini severse, ona kendisini sevdiğini söylesin!” diye.[1]
Garazsız, çıkarsız, beklentisiz bir sevgi. Başka türlüsü de sevgi olmaz herhalde. Sırf Allah için birilerini sevmek ve bu sevgiyi de kendisi ile paylaşmak hazların en büyüklerinden olmalı herhalde.
Birkaç gün önce sınıfa girdiğimde akıllıtahtanın en üstüne tırnak içinde yazılmış bir yazı gördüm:
“Birini seviyorsanız ona sevdiğinizi söyleyin!” diye yazıyordu ve hadis olduğuna tembih de unutulmamıştı.
Hadis metninde sevenin ve sevilenin cinsiyeti de  dil zenginliği içinde belirtilmiş oluyordu. Türkçesinde ise eril ve dişil ayrımı olmadığı için söz cinsiyet ayrımı olmaksızın daha genel bir anlam kazanıyordu ve karşı cinsten olanlara karşı duyulan sevgiyi de içine alacak bir anlam kazanıyordu.
Çok cin fikirli değilim ama tahtanın en tepesine konulan ve anlam itibariyle de daha bir genel hale getirilmiş olan bu yazı bana “yer yapma” öykülerini hatırlattı ve ilanı aşktan çekinen bir gencin bu söze sığınması gibi geldi.
Olur ya terslenirse bahanesi hazır olacaktı zahir. Ne yapaydı yani yaptıysa sırf Hz. Peygamber’in emrine imtisalen yapmıştı.
Böyle bir emir karşısında sevgisini sonsuza dek içinde nasıl tutabilirdi ki!
Sevgiyle kalın!
10.05.2014
GARİBCE




سنن أبى داود-ن (4/ 495 5126 عَنِ الْمِقْدَامِ بْنِ مَعْدِيكَرِبَ عَنِ النَّبِىِّ -صلى الله عليه وسلم- قَالَ « إِذَا أَحَبَّ الرَّجُلُ أَخَاهُ فَلْيُخْبِرْهُ أَنَّهُ يُحِبُّهُ ».[1]

1 Mayıs 2014 Perşembe

Şefkat bahçesinde oynayan çocuk ha!


Evin hemen önünde ya da balkondan bakınca gözükecek şekilde arkada bir bahçeniz var ve orada oynayan çocuklarınız. Boy boy, dizi dizi.
Dalıp dalıp gidiyorlar oyuna. Arada başını çevirip şefkatle izleyen annelerine bakıyorlar. Babanın o pek aldırmaz duruşunun ardında nasıl bir ilgi olduğunun sezgisiyle güven ikliminde anın tadını çıkarıyorlar.
Koyunlarına kum dolmuş, üst baş çamur olmuş, toprağı kazmaya çabalamaktan tırnakları kırılmış, birbirlerine attıkları kumlar saç ve başlarına doluşmuş umurlarında mı?
Önlerinde kocaman bir gelecek ve zor bir hayat varmış… Onlara ne? Nasıl olsa onun dahi kaygısını çekenler aha da yukarıda/içeride çaktırmadan nasıl da gözetliyorlar. Ve kim bilir onlar için nasıl planlar yapıp, ne şekil gelecekler inşa ediyorlar.
Onlar için ne gam, ne keder!
Böylesi bir neşe, böylesi bir huzur ve güven acaba ne eder?
Dün cebindeki tüm paralarını, uzatılan boş avuçlara koyan aynı insanlar, bugün cepleri para dolu olmasına karşın en yüce değerler adına kendilerine uzatılan ellere neden bir tek kör kuruş dahi koyamaz olmuşlar.
Gerçekten mutluluk denilen ve esas itibarıyla güven ve huzura dayalı olan şey ne eder?
Geçen bir canın sessiz çığlığı ta benim bile sağır kulaklarıma kadar geldi. Şöyle diyordu:
“Bilmek isterdim mutluluk nasıl bir şey, nasıl yürekten gülümsüyorlar, güzel mi?
Gerçek bir gülümseme, çok güzel olmalı, tek bir an bu his için çok şey feda edebilirdim, keşke parayla satın alınabilseydi huzur, güzel olmaz mıydı?
Bir tutam huzur satın alır, sonra da herkesin yüzüne gerçek bir sevgiyle bakabilirdim, belki o zaman bütün güvensizliklerim imanımın önünde koskoca bir dağ olmaz yerle bir olurdu…”
Evet, mutluluk nasıl bir şeydi? Merak ediyordu.
Garibce nereden bilsindi ki. O da himmete muhtaç bir dedeydi ve nerde ki gayrıya himmet edeydi.
Yine de düşünmeden edemedi. Acaba dedi ve aklına bir sürü şeyler geldi.
Soğanın cücüğünü yemek gibi bir şey mi bu mutluluk dedikleri?
Yoksul bir çocuğa “Paran olsa ne yemek istersin?” diye sormuşlardı da çocuk “Patates!” cevabını vermişti. Öyle ya belki de patates yemekti.
Belki baharda yaylaya gitmekti ve doğanın hazır sunduğu kenger, ekşimen, yemlik gibi şeyler toplamak ve Menn-i Selvâdan sayılabilecek Garibce hazların tadına varmaktı.
Ya da ne diyeyim aşık değilim ki bileyim: Sevgiliden bir selam almaktı, adını gül dudağı ile andığını duymaktı. İşlemeli bir çevre salmaktı…
Ve belki de kim bilir içeride çekilen enfes ziyafete anahtar deliğinden bakarak katılmaktı. Onlar içeride ağızlarını şapırtatırken alınan hazzın neşesiyle kendinden geçmekti.
Bilemiyorum işte. Ne adını koyabiliyor ne de tanımını yapabiliyorum.
En güzeli sanki bana da “şefkat bahçesinde oyun oynayan çocuk olmak” betimlemesi geldi.
Yüzüne gözüne tozlar bulaşmış, gözü sulanmış, burnu akmış, toz birikmiş yüzüne çizgi çizgi olmuş. Ama o tozun toprağın ardında güven içinde yüzmenin huzurunu taşıyan bir yüz ve ışıl ışıl parlayan bir göz var.
“-Ey çocuk, sende olandan bana da verebilir misin?” dedim.
Anlamadı, başını salladı.
“-Dedim şu yüzünün ışığından, gözünün parıltısından bana da verebilir misin?”
“-Ama o verilmez ki!” dedi.
“-Peki hiç yolu yok mu?” dedim.
“-Var!” dedi.
“-Ne ve nasıl?!” dedim.
“-Anlamalıydın!” dedi.
Ve ne yazık ki ben anlayamamıştım.
Çünkü ben büyük adamdım. Onun ne halini bilirdim ne de dilinden anlardım.
Hem öylesi yüzde ışık, gözde mutluluk… bunlar bizi bozardı.
Bizim yüzümüz mahkeme duvarı gibi, bakışlarımız ise kurşun gibi ağır olmalıydı.
Öyle oyunla oyuncakla işimiz mi olurdu? Ağır olmalıydık ve öyle ki gören bizi kadı sanmalıydı.
Bizim sevmeye ve sevilmeye vaktimiz olabilir miydi?
Ve de şefkat bahçesinde oyun oynamaya.
Hem kimin şefkatine sığınabilirdik ki gayrı.
Yüzümüze gülen yüzleri örten maskeleri görmüştük çoktan.
Bizi bataklıktan kurtarmak için uzanan ellerin ardındaki niyetleri bir bir sökmüştük hayli zamandan.
Bütün numaraları biliyoruz kendi özümüzden, o yüzden gördüğümüz yüzün kaç numara olduğunu bilmek hiç sorun olmuyor be çocuğum.
Bedelini ödemediğin bir dilim çaman ekmeğin bile esirgendiği bir dünyada ne yazık ki özümüzde mevcut bulunan insanlık hazinesini öyle çarçur edip tüketmişiz ki artık verecek bir şeyimiz de kalmamış.
Kime ne diyebilirdik ki, kendimiz sarmaları ikişer ikişer götürüyorken.
Çocuğum, anlamadı da sanma, aslında senin ne demek istediğini anladım elbet. Ne var ki benim bu yüzle artık senin gibi olmamın imkanı yok. Dolayısıyla senin gülen yüzün ve ışıyan gözün gibi bir yüzüm ve gözüm olsun diye bir talebi hala sürdürmenin ne kadar boş olduğunu hiç bilmez olur muyum?
Ama Rabbimden son olarak niyazım şu ki, bari “Şefkat bahçesinde oyun oynayan” canlarımız hep olsun.
Olsun ki onların yüzlerinin aydınlığı, gözlerinin ışığı bizim yüzümüze de vursun ve hiç olmazsa anahtar deliğinden bakarak bile olsa o mutluluğu biz da tadar gibi edelim.
Yüzümüz olmayabilir. Bu doğru!
Ama umudumuzu asla kesemeyeceğimiz lütufkâr bir Rabbimiz var!
Bir bakmışız hayalini kurduğumuz şeyler bile gerçek olmuş.
Neden olmasın ki!
Dua ile!
01.05.2014

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...