5 Ocak 2015 Pazartesi

Kefareti olmayan günah da olur mu?



Allah’ın af ve mağfiretinin sonsuzluğu karşısında günahlarımızın hükmü mü olur?
O, affedicidir, affetmeyi sever ve umulur ki bizleri de affeder.
Lakin umulan böyle olmakla birlikte gerçek her zaman öyle değildir.
Bir takım günahlar vardır ki onların kefareti yoktur.
Kefaret K-F-R kökünden gelir ve kök anlamı örtmek demektir. Mutlak gerçekliği örttüğü için inkârcıya kafir denir. Geceye de karanlığı ile her şeyi bürüdüğü için kafir denir. Çiftçi de tohumu örttüğü için öyledir.
Günahları örten, onu imha edip yok eden şeye mübalağa siygasıyla kefaret denilmektedir.
Söz gelimi bir kötülük işlense hemen arkasından yapılan bir iyilik o günahı örter, ona kefaret olur.
Namaz kefarettir.
Cuma haftalık bir kefarettir.
Oruç öyledir.
Umre kefarettir.
Hac keza öyledir.
Bir namaz, vaktinde bir manie sebep ya da unutulma yüzünden kılınamadı. Onun kefareti hatırlayınca ya da mani ortadan kalkınca hemen kılıvermektir.
Hal böyle olunca acaba bile bile kılınmayan bir namazın kefareti var mıdır?
Allah’a ortak koşmanın günahı asla affedilmeyecektir. Belli ki kefareti yoktur.
Allah’ın kendi hukuku ile birlikte  zikrettiği anne ve baba hukukuna riayet etmeyerek onlara isyan etmenin vebali ne olacak?
Ya da bile bile yalan yere yapılan bir yeminin günahını hangi şey yok edecek? Mukabilinde elde ettiği menfaat kendisini kurtaracak mı?
Bir kişiyi haksız yere öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibi iken kasten adam öldürmenin telafisi nasıl mümkün olacaktır?
Ve savaş meydanından kaçmanın günahını ne telafi edecektir.
Bu saydığımız hadis olarak zikredilen metinlerde geçen örnekler[1] olmaktadır.
Belli ki bazı şeylerin günahı, yerine ikame edilebilecek başka bir şeyle, ya da üzerine çekilecek bir şal ile yok edilemiyor. Ona son çare olarak bir ömür boyu duyulacak pişmanlık kalıyor.
Bir de eline beline diline sahip olup işinde gücünde olmak.
Bir hadiste şöyle rivayet ediliyor: “Öyle günahlar vardır ki onlara ne namaz, ne oruç, ne hac ne de umre kefaret olabilir?!”  Dediler ki: “Peki onlara ne kefaret olur? Ya Rasulallah!” Buyurdu ki: “Maişet temininde çekeceğiniz sıkıntılar!”[2]
Bir de  başımıza gelen her bir musibetin, üzüntü ve kederin, ayağımıza değen bir taşın bile birtakım günahlarımız için kefaret olabileceği[3] müjdesi var.
Öyle olunca ümitvar olmak lazım.
Ama “günahın büyüklüğüne ya da küçüklüğüne bakmamak lazım, onun kime karşı işlendiğine bakmak lazım” diye bir söz vardır.
Belli ki hata yoluyla, unutarak, insan olmanın verdiği zaaflarımıza, şehvani arzularımıza yenik düşerek içine düştüğümüz günahların tevbesi bir hayli kolay; Allah’ın sonsuz lütuf ve kereminden onların affını umabiliriz.
Ama bile bile işlediğimiz günahların ağırlığı belimizi bükecek gibi, işte onlardan çok daha fazla korkmalıyız.
Başkalarının hakkı söz konusu ise helallik almadan tevbe de mümkün değil.
Tevbe ise gerçek anlamda bir nedamettir. Aynı şartlar yeniden oluştuğunda bir daha yapılmayacağına söz verilen şeyin  asla işlenmemesidir ve haliyle zordur.
Allah’a sığınmak gerekir.
Eskiler dualarında derlerdi ya hani: “Bir an bile olsa bizi bize koma Ya Rabbi!” diye.
Biz de aynı duaya amin diyoruz.
Bizi eşsiz merhametinle bürü ve bizi kendi halimize bırakma Ya Rabbi!
Biliyoruz biz günahkârız ve günahlarımız çok büyük. Ama senin rahmetinin yanında sözü mü olur. Biz senin kullarınız ve Sen bizim rabbimizsin. Azap edersen adlinle edersin ve biz kulların ona müstahakızdır, ama bağışlarsan lütfun ve keremin olur. Ve biz ona çok muhtacızdır.
Dua ile!
04.01.2015

GARİBCE



[1] الاختيار لتعليل المختار (4/ 47)  قَالَ - عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ -: «خَمْسٌ مِنَ الْكَبَائِرِ لَا كَفَّارَةَ فِيهِنَّ: الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ، وَبَهْتُ الْمُسْلِمِ، وَالْفِرَارُ مِنَ الزَّحْفِ، وَالْيَمِينُ الْغَمُوسُ»
[2] حلية الأولياء وطبقات الأصفياء (6/ 335) عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ مِنَ الذُّنُوبِ ذُنُوبًا لَا يُكَفِّرُهَا الصَّلَاةُ وَلَا الصِّيَامُ وَلَا الْحَجُّ وَلَا الْعُمْرَةُ» قَالُوا: فَمَا يُكَفِّرُهَا يَا رَسُولَ اللهِ قَالَ: «الْهُمُومُ فِي طَلَبِ الْمَعِيشَةِ»
[3] سنن الترمذي ت شاكر (3/ 289) عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الخُدْرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَا مِنْ شَيْءٍ يُصِيبُ المُؤْمِنَ مِنْ نَصَبٍ، وَلَا حَزَنٍ، وَلَا وَصَبٍ حَتَّى الهَمُّ يَهُمُّهُ إِلَّا يُكَفِّرُ اللَّهُ بِهِ عَنْهُ سَيِّئَاتِهِ»

4 Ocak 2015 Pazar

Önden gitmek fazilet mi?



Nerden aklıma geldi bilmem ama işte başa böyle bir soru düştü?
Önden gitmek fazilet mi?
Genelde böyle bir telakki var. Önden gidenler önceliklidirler.
Bir yerde de doğru. Mesela kim camiye önce varırsa istediği yere oturur. Sıralı işlerde kim önce varırsa en öne o geçer ve işini en evvel o görür. Halkımızın birçoğu hastanelerde hala işi böyle götürüyorlar. Randevu almak yerine sabahın erken saatinde sıraya giriyorlar. Bir de bakıyorlar sırada hiç olmayan birileri çıkıp gelmiş ve kendilerinden önce içeri girmiş. Buna da birçoğunun pek aklı ermiyor, belki de torpilli falan sanıyorlar. Oysa o işi biliyor.
Bir cemaatin önünde onların imamı olmak iyi bir şey olmalı. Ama imamet bizatihi bir üstünlük sebebi de değildir. Bir kere imam olan kişi namaz kıldırmaz, aslında kendisi kendi namazını kılar, arkadakiler de ona uyarlar. Niyet ederken de namaz kıldırmaya diye niyet etmez, namazımı kılmaya diye niyet eder. Ama insanlar imamet işine herkesi layık görmezler. Onun için bir dizi erdeme sahip olmasını beklerler. İşte bu erdemlere sahip olmaktır ki insanı ve bu arada tabii ki imamı ayrıcalıklı ve üstün kılar.
Bir de kervanın düzülüşüne bakalım. Aaa! En öne eşek düşmüş. İmdi en önde olmak üstünlük olsaydı o zaman merkebin tüm kervana katılanlara nispetle üstün olması gerekirdi. Atlar, develer, yayalar hepsi bir merkebin peşine takılıp giderler. O koskoca boyu ile deve için bu bir zül olmalı. Nitekim yaşlı bir deveden sahibi helallik istemiş de deve dile gelip demiş ki: “Bütün haklarım helal olsun, ne de olsa sahibimsin! Nice yükler taşıdım, nice çöller aştım. Hiç mi hiç gam yemedim. Varlığımın hikmeti bildim. Ama bir şey var ki onu hiç hazmedemedim. Söyle bir ömür boyu neden beni bir merkebin peşine taktın?!”
Ah be deve kardeş. Alındığın şeye bak. Bu senin alçaklığın, merkebin de üstünlüğü anlamına gelmez ki. Her önden gideni üstün sanmak gerekmez. Sen de bilirsin ki adımların kocaman. Atın ki ise çok hızlı. Şimdi  en öne atı koştuğumuzu düşün, sen de dahil bütün kervan onun hızına yetişemeyecek ve dökülecek. Seni koşsak bu kez  merkep ve yayalar yetişemeyecek. İşte ona sebeptir ki en öne merkebi koşarız. Topluca menzili maksuda ulaşabilmemiz için hikmet bunu gerektirir. O itibarla alınmana hiç gerek yok.
Dini literatürde de öncekilerin hayrına yorulabilecek metinler yok değil. Mesela “Hayrul kurûni karnî… = Nesiller içinde en hayırlısı  benim içinde bulunduğum nesil, ondan sonra onları takip edenler, ondan sonra da onları takip edenler.” Bunlar “kurun-ı selâse” diye anılırlar ve haklarında genelde Müslümanların hüsnü şehadeti vardır. O yüzden hadis rivayetinde mesela cerh ve tadile pek tutulmazlar. Bir anlamda öyle de olmalıdır. Çünkü din bize bunların marifetiyle gelmiştir.
Bu hadise bıkılırsa Hz. Peygamber’in (s.a.v.) içinde yaşadığı nesil “ideal altın nesil”dir, o dönem “asr-ı saadet”tir. Oradan uzaklaşıldıkça fesat da giderek artar ve nihayet ahir zaman gelir ve dünya hayatımızın kıyameti kopar.
Bu anlayış oldukça yaygın ve etkindir. Lebid zamanından sızlanır. Hz. Âişe dert yanar, ardından gelenler Hz. Aişe için “Ya bir de zamanımızı görseydi!” derler. Artık hep bir “asr-ı saadet” özlemi vardır. Osmanlının zayıflama sürecine girdiğinde akla gelen yegane kurtuluş reçetesi “kanun-ı kadime dönmek”tir.
Aslında bunda şaşılacak bir durum da yoktur. İnsanlığın geleceğe yürüyüşünde kendini hizaya çekeceği bir sabit noktasının olması kadar zaruri ve tabii bir şey olamaz. Asr-ı saadet işte bu anlamda oldukça önemli bir işlev görür.
Ne var ki “asr-ı saadet” çoklarınca tarihin belli bir döneminde yaşanılan hayatın bizatihi kendisi/ yaşanmış olan o zaman dilimi olarak algılanır ve bir anlamda kurtuluşumuz o zamana dönmek ile formüle edilir. Oysa farklı bir okumada “asr-ı saadet”i o yaşanmış hayattan çıkarılan ve insanlık ufkuna konulan ve bizi geleceğe taşımada ölçüt olarak kullanabileceğimiz bir ideal olarak okumak da mümkündür. İşte o zaman asr-ı saadet bizi geleceğe ve gerçek anlamda saadete taşır.
En önde olmak bizatihi bir erdem olsaydı ümmetler içinde bizim en arkada olmamız gerekirdi. Ama işin öyle olmadığı söyleniyor.
Kişisel faziletler açısından da ümmetin başı mı yoksa sonu mu daha hayırlıdır belli değil anlamında gene metinlere sahip bulunuyoruz. Hani yağmur gibi; başı mı daha yararlıdır, sonu mu belli olmaz, deniyor.
Nasrettin Hoca dünyanın merkezini soranlara eşeğinin bastığı yeri gösterirmiş. Bu şu demektir, her bir kişi kendisini kendi dünyasının merkezi görmeli ve ona göre davranmalıdır. Bir vücutta yer alan göz ne kadar değerli ise dışkılamak için işlev gören yerimiz de o kadar önemlidir. Önemli olan her birinin kendi yerinde işlevsel olmasıdır. Bu itibarla toplumdaki yerimiz mevkiimiz, işimiz, içinde yaşadığımız çağımız şu ya da bu olabilir. Bunların hiçbir önemi yoktur. Önemli olan yerimizi fiilen doldurabiliyor olmamız, oranın hakkını veriyor olmamızdır. Bu bilinçle ancak genel varlık içinde yerimiz anlamlı olabilir ve bir baltaya sap olabilmenin ya da bir yaralı parmağa işeyebiliyor olmanın ya da kendi çapında bir .ok olmanın (!) gururunu yaşayabilir oluruz.
Sen cemaat içinde namazının hakkını verdiysen, sana namaz kıldıran ve bu arada hayvanlarını nereye bağlayacağını dert eden imamdan daha erdemli olduğunda hiç şüphe yoktur.
Sahabe nesli içinde bir sürü münafık vardı. Bunlar senden önce cennete mi gidecekler. Yook! Ya bir de Hz. Peygamber’i baş gözüyle gören Ebu Cehiller ve Ebu Lehepler’e ne demeli?
Bu itibarla bize düşen “her şeyi merkezinde bırakarak” kendi mihverimiz etrafında yalpalamadan dönmeye çalışmak olmalıdır.
“El-Hayru fî ma’htârahu’llah”
“el-Hayru fî mâ vak’a!” derler.
Olan’da hayır vardır.
Ve sen şu anda ve bu mekanda varsın. Öyle ise illa ki bu varlığında bir hayır vardır? Ama acaba sen farkında mısın!?
Farkındalık duasıyla!
04.01.2015

GARİBCE

25 Aralık 2014 Perşembe

Ben seni Allah için sevmiyorum!


 

1978 yılıydı ve Hüseyin Agam Saimbeyli’de vaizdi. Buna sebep ben de muhtemelen yazın oradaydım. Orada Hasan Yener adında bir müftü efendi vardı. Çok halim selim, mütevazi ve efendi bir zattı. O anlatmıştı:
Bir alim varmış. Gerçek bir ilim adamı imiş. Kendini talebelerine ve ilme vermiş, meşguliyeti hep öğrenmek ve öğretmekmiş.
Bir de orada ona akran bir ehli tasavvuf birisi varmış. Kendisini Allah’a adamış, hayatını ibadetle geçirirmiş.
Bir gün bu iki zat buluşmuşlar. Alim olanı  ehl-i tasavvuftan olana:
-“Ben seni Allah için çok seviyorum!” demiş.
Ötekisi: “Ben de seni Allah için sevmiyorum!” demiş.
Bunu duyan alim kişi irkilmiş,  şok olmuş ve hayretle:
-“Aman efendim, neden? Sebebini lütuf buyursanız da kendimizi düzeltmeye çalışsak!” demiş.
-“Duydum ki sen ikindi namazının sünneti gibi bazı nevafili terk ediyormuşsun?” Demiş.
-“Efendim, ilimle iştigal ediyoruz, daha önemli bulduğumuz için ilim taliplerine ve insanlara hizmeti sözünü ettiğiniz türden nevafile takdim ediyoruz.” diye kendini savunmaya çalışmış.
“-Öyle mi? Demek sen mahluka hizmeti Hâlika itaate tercih ediyorsun ha?” Demiş ve “ben işte buna sebep Allah için sana buğz ediyorum!” demiş.
O anda alim olan zat kendine gelmiş ve o zatın ellerine kapanmış ve hüngür hüngür ağlayarak tevbe etmiş.
Tam bir içtenlikle ve sükunetle anlatılan bu hikaye beni o zaman bir hayli etkilemişti. Ne demek yani: Mahluka hizmeti Halik’a hizmete tercih etmek!
Şimdi geriye doğru bakıyorum da dindarlık anlayışımızın ipuçlarını veren bu ve benzeri hikayeler ne kadar da çok yaygın ve belki de bir o kadar etkili.
Bu anlayış namazımız niyazımız, orucumuz cümle ibadetlerimiz sanki bir kölenin efendisine karşı vazifeleri gibi haşa Allah’ımızı beslemek, O’na bakmak, O’nun zatına yönelik hizmette bulunmak gibi algılanıyor. Yani namazımızın Allah için olması, ona kılıyor olmamız gibi. Hani birine borcumuz olur tutar onu öderiz ya işte onun gibi bir şey.
Oysa ibadetlerimizin Allah için olması, hiçbir garaz taşımadan, şaibe içermeden tam bir ihlasla ifa etmemiz ve bunun sonucunda hasılasının da kendimize ve insanlığa  yönelik olmasıdır. Yani namaz ve sair ibadetlerimiz bize Allah’ı hatırlatacak, bizi her türlü münker olan şeylerden uzak tutacak, ahlaki anlamda olgunlaştıracak, kimseye eliyle diliyle, beliyle zarar vermeyen bir Müslüman olabilmek için bize katkı sağlayacaktır. Hal böyle olunca bir amelin değeri bize yönelik faydasıyla ölçülecektir. Evvelemirde kendi özümüze ve ailemize ve sair insanlara yarar sağlayan her amel  amel-i salih olacaktır. Amel-i salih -Allah’a değil- Allah için kıldığımız şu ya da bu ibadetten, namaz ve oruçtan ibaret değildir.
Hem İslam hukuk terminolojisinde Haklar dörde ayrılır: Allah hakları, Kul hakları ve karma nitelikli haklar gibi. Bu kısım da Allah hakkı galebe çalanlar ya da kul hakkı galebe çalanlar diye ikiye ayrılır.
Bu ayrımda Allah hakları diye belirtilen hakların örneklerine baktığınız da çoğunun kamu hakkı olduğu görülür. Yani Kamu hakları önemine binaen Allah’a nispet edilir. Söz gelimi Had cezaları tamamıyla Allah yani kamu haklarıdır. Bu hakların yerine getirilmesi sonucu Allah’a bir katkı olmaz, aksine kamu düzeni kaostan kurtulur, hak hukuk yerini bulur istikrar olur. O takdirde de insanlık güven ve huzur içinde yaşar. İbadetlerin daha bir huzur içinde yapılabilmesi ancak böyle bir ortamda mümkün olur.
İmdi bir ilim adamının dinde yapılması zorunlu olmayan, hatta yapılmasa da olur kabilinden nitelenen, yapılması isteğe bağlı olan bir takım nevafili terk ile ilimle iştigal edip, kendisini ilme ve ilim taliplerine adamasının, gerçekten salt dini saiklerle buğzu gerektiren bir durum gibi algılanması gerçekten din anlayışımızın sorunlu olduğunu gösteriyor gibi.
İmdi nafile bir ibadetle uğraşıp dersine geç kalan bir hocamızın durumunu değerlendirelim: Acaba bu ilim adamı hocamız sevap mı kazanmıştır yoksa asıl Allah hakkına riayet etmediği için –çünkü talebelerin hakkı kamu hakkıdır ve nevafile öncelenmesi gerekir- günah mı işlemiştir? Bunu yeni bir nazarla değerlendirmek gerekir. İlk mecliste çok önemli bir karar oylamasında bazı hoca milletvekillerinin oylamada bulunmadığı ve tam da o sırada mescitte nafile namazı kılmakla meşgul oldukları şeklinde bir hikâye anlatılır. Ne kadar doğrudur bilmem ama, olasılığı çok yüksektir. Çünkü bizim yaygın din anlayışımıza uygun bir davranış gibi gözükmektedir.
Hiç yazacağım yoktu. Ama yazdık işte.
Dua ile!
25.12.2014

GARİBCE

17 Aralık 2014 Çarşamba

Genç Alimlerimizi Tebrik ve Takdir Ediyoruz!

Bir sempozyumda Mahmut Kaya hoca diyor ki: Son otuz sene içinde İslamî ilimler alanında üretilen bilimsel çalışmalar koskoca Osmanlı döneminde üretilenlerden daha fazladır. Bu tespit Garibce tarafından da paylaşılan bir durumdur.
1974-1979 yılları benim İslamî İlimler’de öğrenci olduğum yıllardır. O sıralarda  ilim taliplerinin hemen hepsinde olduğu gibi kitap alma merakı bizde de uyanmıştı. Harçlığımızın çoğunu kitap alımına ayırırdık. İşte o zamanlarda kendi alanımızda çıkan her kitabı takip etme hatta alma imkanımız vardı. Aradan üç dört on yıl geçti geçmedi şimdi maşallah artık çıkan kitapları isim olarak bile takip etmede zorlanmaktayız.
Bu büyük bir başarıdır. Bu başarıda bizim hocalarımızın katkısı olduğu gibi artık bizim neslin katkısı da gözükür olmaya başlamıştır.
Dün iki kitap aldım. Biri kargo ile geldi. Eski bir öğrencimiz göndermiş. Birini de diğer bir öğrencimiz odama gelerek takdim etti. Üstelik de hoş bir ithaf yazısıyla.
Bu ikincisi Batı Gözüyle Tecdid İslam Dünyasında Tecdid Hareketleri 1700-1850 adını taşıyor. Editörü sevgili öğrencimiz ama şimdiden kendisini büyük hoca olarak gördüğüm ve hatta gıpta ettiğim taze doktorumuz Nail Okuyucu. Allah bu gibi öğrencilerimizin/hocalarımızın emsalini çok eylesin.
Bu çalışma Eyyüp Said Kaya rehberliğindeki  Modernleşme Öncesi Tecdid Atölyesi adlı uzun soluklu bir çalıştayın semeresinin kisveyi tab’a bürünüp kitap halinde görünür hale gelmesidir. Emeği geçen tüm hoca ve talebelerimizi kutluyorum ve daha nice tercüme ve telif eserler vermelerini diliyorum.
Bu kitap “modernleşme sürecinden nispeten kısa bir süre önce İslam dünyasının muhtelif bölgelerinde ortaya çıkan ve burada “tecdid hareketleri” olarak adlandırılan oluşumlar hakkındaki Batılı tasavvuru ortaya koymayı ve değerlendirmeyi hedefleyen derleme bir çalışmadır. Hind Alt-kıtasında Şah Veliyyullah ed-Dihlevî (ö. 1762), Arap Yarımadasında  Muhammed b. Abdulvahhab (ö. 1787), Batı Afrika’da Osman b. Fûdî (ö. 1817) Yemen’de  Muhammed b. Ali eş-Şevkânî (ö. 1834) Kuzey Afrika’da  Muhammed b. Ali es-Senûsî (ö. 1859) gibi âlim şahsiyetlerin  önderliğinde ortaya çıkan  tecdid hareketleri çalışmanın istihdaf ettiği hareketler olmaktadır.
Çalışma  Eyyüp Said Kaya’nın “Batılı Gözüyle Modernleşme Arifesinde Tecdîd” başlığını taşıyan ve  söz konusu hareketlere yönelik Batılı tasavvurları tarihi seyri içinde ele alan bir girişle başlamaktadır ve şu bölümlerden oluşmaktadır:
Birinci Bölüm: Tecdid Hareketlerinin Bir Panoraması
İkinci Bölüm: Network Tartışmaları
Üçüncü Bölüm: Networkun Bölgesel Boyutları: Fas ve Endonezya Örnekleri
Dördünce Bölüm: Fundamentalizm, Kapitalizm ve Aydınlanma  Tartışmaları
Beşinci Bölüm: Tecdidin Yansıdığı bir Alan Olarak Hadis İlmi.
Allah emeğinizi zayi etmesin sevgili Nail.
Elbette ki Gayret sizden/bizden, Tevfik Allah’tandır.
Diğer kitabımız ise  Sevgili Necmettin Kızılkaya’nın çevirdiği Wael b. Hallaq’a aid İslam Hukukuna Giriş (Ufuk Yayınları, 2014.) adlı eserdir. Bu çalışmayı diğerlerinden ayrıcalıklı kılan fıkhı İslam toplumunun içinden çıkan ve önemli bir fonksiyon icra eden bir olgu olarak incelemesi, özellikle fıkhı ortaya çıkaran ve ona tarihte dinamizm kazandıran kurumlar ve kavramlar üzerinden bir tarihsel incelemeye tabi tutmasıdır. Bir diğer özelliği de  modernleşme sonrası fıkıh tarihine  geniş bir yer ayırmasıdır.
Sevgili Necmettin’i de kutluyor ve daha nice eserler vermelerini diliyorum.
Eh artık bize de okumak düşüyor.
Zaten hep zor olanı bize bırakıyorlar.
Himmetimizin âli olduğunu var sayıyorlar.
Ne diyelim. Öyle olsun!
Dua ile!
17.12.2014

GARİBCE






13 Aralık 2014 Cumartesi

Bağlama dair: Ekmeği esirlere verdiler hurmayı kendiler yediler!


Bilindiği üzere Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve müşriklerden yetmiş kadar esir alınmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara iyi davranılmasını emretmişti.
Ebu’l-As b. Er-Rebi’ anlatıyor:
“Ben Ensar’dan bir grupla birlikteydim. Öğle ya da akşam yemeğini yiyeceğimiz zaman  onlar beni kendi özlerine tercih ederler ve ekmeği bana ikram ederler, kendileri ise hurma ile iktifa ederlerdi…” (el-Vakıdi, Meğazi, I, 119)
Bu haberi ilk okuduğumdaki tepkimi  hatırlıyorum. “Allah! Allah!” demiştim kendi kendime. “Bu nasıl  ikram ki ekmeği güya kendilerine iyi davranılması istenilen esirlere vermişler, buna mukabil kendileri hurma yemişler. İkram bunun neresinde?!”
Öyle ya benim gibi bir Anadolu çocuğu ekmekten bıkmış olurdu. Hurma ise ancak hacıların gelişinde tadımlık olarak –o da çor çocuğa pek verilmezdi ya- görebildiği çok değerli, neredeyse erişilmez bir şeydi. Ekmek (yufka) evin en göze batan yerinde neredeyse dama değecek kadar kayılmış mebzullükte/bollukta olurdu. Belli ki çocukların karınlarından evvel gözlerinin doyurulması amaçlanırdı.  Doğrusu her gün yemekten bıktığımız ekmeği peygamberi emre imtisalen ikram olsun diye esirlere verip de kendilerinin hurmaya yumulmaları bana hiç de makul gelmemişti.
Eminim ki benim gibilerin tepkisi de benzer olmuştur.
Sonra zamanla öğrendik ki ekmek Medine halkı için hurma ile bir tutulamayacak kadar değerli ve nadir bir yiyecek. Çünkü Medine’nin temel gıda ihtiyacını karşılayan besin maddesi hurma olmaktadır. Hatta o kadar ki  “kara su” bile gıdadan sayılmaktadır. “el-esvedân = iki kara” dediklerinde kastettikleri biri hurma diğeri de sudur.[1] Günlerce, bazen aylarca  evlerde ocak yanmaz, aş pişmezdi.
İşte beslenme alışkanlığının böyle olduğu bu Medineli Ensar’ın yanlarındaki nadir olaraktan bulunan ekmeği kendileri yemeyip de esirlere buyur etmeleri hakikaten bir îsar örneği olmalıdır.
Bu bağlamın bilinmesi bencileyin birinin hayretini de böylece gideriyor.
Dua ile!
13.12.2014
GARİBCE
مغازي الواقدي (1/ 119) فَحَدّثَنِي محمد بن عبد الله، عن الزهري، قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: اسْتَوْصُوا بِالْأَسْرَى خَيْرًا. فَقَالَ أَبُو الْعَاصِ بْنُ الرّبِيعِ: كُنْت مَعَ رَهْطٍ مِنْ الْأَنْصَارِ جَزَاهُمْ اللهُ خَيْرًا، كُنّا إذَا تَعَشّيْنَا أَوْ تَغَدّيْنَا آثَرُونِي بِالْخُبْزِ وَأَكَلُوا التّمْرَ، وَالْخُبْزُ مَعَهُمْ قَلِيلٌ وَالتّمْرُ زَادُهُمْ، حَتّى إنّ الرّجُلَ لَتَقَعُ فِي يَدِهِ الْكِسْرَةُ فَيَدْفَعُهَا إلَيّ. وَكَانَ الْوَلِيدُ بْنُ الْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ يَقُولُ مِثْلَ ذَلِكَ وَيَزِيدُ: وَكَانُوا يَحْمِلُونَنَا وَيَمْشُونَ.



[1] مختصر صحيح الإمام البخاري (2/ 182) 1166 - عن عروة عن عائشة رضيَ الله عنها أنَّها قالَت لعُروةَ: ابنَ أُختي! إنْ كُنَّا لنَنْظُرُ إلى الهلالِ، ثم الهلالِ، ثم الهلالِ، ثلاثةِ أهِلَّةٍ في شهرينِ، وما أُوقِدَت في أبياتِ رسول الله - صلى الله عليه وسلم - نارٌ. فقلتُ: يا خالَةُ! ما كان يُعيشكُمْ؟ قالت: الأسودانِ: التمرُ والماءُ؛ إلاَّ أنَّهُ قد كانَ لرسولِ الله - صلى الله عليه وسلم - جيرانٌ مِن الأنصارِ كانت لهُم مَنائِحُ، وكانوا يَمْنَحون رسولَ اللهِ - صلى الله عليه وسلم - مِن ألْبانِهِمْ فَيَسْقينا.

2 Aralık 2014 Salı

Güzelim yumurtalar neden kırılıyor?



Malum tarım toplumunda hayvanların yanında  illa ki kümes hayvanları da olurdu. Onların özel follukları olur, oraya bıraktıkları yumurtalar itina ile toplanır ve bir sepete konurdu.
Ama nasıl?
Saman mebzul ya önce sepetin altına  biraz saman serilerek yastık yapılır, ondan sonra bir sıra yumurta dizilir, üzerine yine saman serilir. Saman  yumurtalar arasındaki boşluğu doldurur ve onların birbirine değmesini önler. Böyle böyle biriktirilen yumurta pazara götürülür ve yolculuk esnasında bunca sarsıntıya rağmen  neredeyse hiçbir zayiat verilmeden yumurtalar değerlendirilmiş olurdu.
Özetle yumurtaların birbirine değmesini önlemek için saman tampon olarak kullanılırdı.
Öyle değil de bir de şöyle düşünelim: Yumurtaları saman olmaksızın sepete doldurduk ve o şekilde pazara götürmeye kalkıştık. Her arabanın sarsmasında bir iki yumurta kırılmış olacak ve pazara vardığımızda birçok yumurtanın bazı şiddetli darbeler karşısında belki de tümünün kırılmış olduğunu ve bütün emeklerin böylece heba edilmiş olduğunu göreceğiz.
Nereye gelmek istiyoruz?
Bir arada sorunsuz  yaşamanın imkanına.
Modernlik, bize özgürlük getirse de bazı şeyleri de götürdü. Götürdükleri arasında ilişkilerimizde tampon vazifesi görecek olan varlıklarımız da vardır.
Siz bir kadın ve bir erkeğin evlenerek tek başlarına bir evde yaşamaya başladıklarını düşünün. Birisindeki bir hareketlenme ister istemez ötekine çarpma etkisi yapacaktır. Çarpma sonucu kırılmalar olacaktır. Kırılmalar arttıkça da tamiri mümkün olmayacak ve öyle bir noktaya gelinecek ki eşler  bir bakmışsınız boşanmışlar.
Yahu siz niye boşandınız? Üstelik birbirinizi severek evlenmiştiniz.  Cevap olarak aldığınız söze baktığınızda bazı hallerde ciddi bir sebebin olmadığı da görülebilecektir.
Garibce diyor ki işte asıl sebep tamponsuzluktur. Yumurtaların arasında saman yoktur. O yüzden de en ufak sallantıda birbirlerine çarpmalar olmakta ve bu da kaçınılmaz olarak o istenmedik sonucu hazırlamaktadır.
Söz gelimi bunlar tek başlarına bir evde değiller de  büyükleriyle birlikte olsalardı, çocuklar olsaydı, gelinler, eltiler, kuzenler, amcalar, yeğenler, dayılar teyzeler, dedeler, nineler hep bir arada olsalardı basit hoşnutsuzluklara sebep ortaya çıkan hareketlenmeler bu zevat tarafından aynen yumurtalar arasındaki samanlar gibi massedilecek ve kırılmalar olmayacaktı.
Son senelerde boşanma oranının giderek artmasının sebepleri arasında bu hususun da düşünülmesi lazımdır.
Benzer bir durumu tek çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkilerde de gözlemlemek mümkündür.
Evet, doğrusu özgürlük çok güzel bir şey.  Aba bedeli ödenmeden hiçbir nimete sahip olunamıyor. Bazen bizden istenen bedel ise canımızı acıtıyor. Öyle de olmuyor böyle de olmuyor.
Garibce böyle diyor.
Dua ile!
02.12.2014

GARİBCE 

1 Aralık 2014 Pazartesi

Ziyaretleşme!


Daha önce bir süre oda arkadaşlığı yaptığımız saygılı Ramazan hocamız ziyaretimize geldi. Hoca dediğin öyle olacak. “Her şeyin yenisi dostun eskisi makbuldür” (Küllü cedid leziz illa’l-halîl) diye başladı ve özlemini dile getirdi. Sonra ziyaretin önemine geçti. Özellikle de hasta ziyareti, taziye ziyareti gibi onlara değindi.
İsimleri aklımda tutamam ki. Nasıl bir hafıza ki nerede nasıl ve hangi vakitte  tanıştığını en ince ayrıntılarına kadar anlatan hoca Bursa’da (orası aklımda kaldı) ağır  bir kaza geçiren bir dostunu hastanede ziyarete varır. Adamcağızın göğüsten aşağısı  alçı içindedir. Geçmiş olsun der, adamcağız şükreder ve bundan da ne hayırlar elde ettiğini anlatır. “Hayırdır, bizim göremediğimiz ne var!?” dediğinde de adam şöyle der: “Eskiden bir kimse hasta oldu mu, nasıl olsa iyileşir, çarşıda pazarda görünce geçmiş olsun derim derdim. Birisi vefat edince de gene benzer bir tavırla geçiştirirdim. Şimdi ise  bu hali yaşadıktan sonra bir kimse hasta olunca ilk ziyaretçisi ben olamazsam mutlaka ikincisi ya da üçüncüsü olacağım. Keza bir kimse öldüğünde de taziyeye ilk giden ben olmazsam mutlaka ikinci ya da üçüncü kişi ben olacağım!” demiş.
Hoca anlattı anlattı ve anlattı. Bu arada hasta ziyaretlerinde hastaya eziyet vermemek gerektiğinden de bahsetmeyi unutmadı.
İnsanların bir birlerine bigane kaldığını anlattıktan sonra  kaldığı on beş bin kişilik sitede kendisinin çok güzel bir uygulama başlattığını ve siteden her kim hasta ya da cenaze sahibi ise cemaati etrafına toplayıp ziyarete gittiklerini ve böylece insanların birbirleriyle kaynaştıklarını anlattı. Birinde  cemaatten bir albayın hasta olduğunu duymuşlar. Hemen diyor cemaate söyledim. Albayımızı ziyarete gelmek isteyen benimle buyursun. Tam altmış kişi evin kapısına dayandık. İçeride hasta küçük bir oda da yatıyordu, karga tulumba onu salona aldık ve dedim ki: “Albayım bak bu keşif kolu. Eğer iyileşip de bayram namazına gelemeyecek olursan bil ki tüm cemaat geleceğiz!”
Bayram namazından sonra sıra olup bayramlaşıyoruz. Baktım albay da sıraya girmiş zar zor ayakta duruyor ve sesleniyor: “Hocam bak ben iyi oldum!”
Bir başka ziyaretçiyi anlatıyor. Adam fena hasta ve yanında kimsenin olmasını istemiyor.  Adam ziyarete gelmiş bir türlü gitmiyor. Neyse dur şuna hafiften laf çakayım belki anlar da gider diyor ve ekliyor: Bazı münasebetsiz adamlar var hasta demiyorlar sayrı demiyorlar adamın başında bekle babam bekle, hasta ne çekiyor  halden anladığı yok!”
Adam, “Öyle öyle! Ne anlayışsız insanlar var!” diyor ve ekliyor: “Efendim durun ben kapıyı arkadan kilitleyeyim de kimse gelmesin!”  Hasta adamcağız “Vallahi kilitlemen  iyi olur da yalnız içeriden değil de dışarıdan olsa derim!” diyor.
Ve muhabbet devam ediyor.
Garibce de kısa günün kârı kabilinden aklında tutabildiği bakiyyetül bakiye kabilinden bir iki kelamı sizlerle paylaşmak istiyor.
Ders mi?
Hangisi?
Seçip almada arif olmak gerek.
Dua ile!
01.12.2014

GARİBCE

İnsanların adaleti mi heyhat kar gibi Güneşi görende erir öze düşmüş kor gibi


Bir deli bir kuyuya atarsa  bir taş
Cümle akıllılar yolar nafile saç baş

Bu da nereden çıktı? demeyin. Bizim delinin kuyusundan. Hani  bir deli bir kuyuya bir taş atarmış da kırk akıllı bir olur çıkarmaya çabalarmış. Bizim ki de öyle oldu. Zembile bir beyit düştü, ehl-i feys bir olduk ve aha başı aha sonu derken Cübran Halil Cübran'ın el-Mevâkib adlı kasidesinden bu bölümü elbirliği ile bir güzel Türkçeye çevirmiş olduk. Feys'in dalgasına kapılmasın deyu da işbu kütüğe tescil edelim dedik. 
Ormanın kanunu mu olurmuş diyor Üstad!
Dua ile!
01.12.2014
GARİBCE
ليس في الغابات عدلٌ
لا ولا فيها العقابْ

فإذا الصفصاف ألقى
ظلَّه فوق الترابْ

لايقول السرْو هذي
بدعةٌ ضد الكتابْ

إنَّ عدل الناس ثلجٌ
إن رأته الشمس ذابْ

أعطِني النايَ وغنِّ
فالغِنا عدلُ القلوبْ

Ormanlarda yoktur adalet

Ceza da yoktur orda elbet


Salkım söğüt gölgesini atanda toprağa
Servi demez bidat bu, aykırıdır Kitab'a


İnsanların adaleti mi heyhat kar gibi
Güneşi görende erir  öze düşmüş kor gibi


Neyi bana ver, sen bir türkü tuttur 
İşte o demde kalpler adlini bulur




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...