20 Kasım 2013 Çarşamba

Diyanet ve tababet! Al birini vur ötekine!


Bugün güncel dini konular adlı dersimizde bir giriş yaptım:
“Diyanet ve tababet birbirine benzer. Hatta o katar benzer ki birinde cahil olan candan eder, diğerinde cahil olan dinder eder” dedim. Literatürde tabib-i câhil ile müftî-yi mâcin birlikte anılır” dedim.
Sonra da dini sorunlar karşısında nasıl tavır alınması gerektiğini tababet üzerinden anlatmaya çalıştım. Öyle ya tababet yani tıp alanı, hasta doktor ilişkisi daha somut ve iyi bilinen bir durumdur. Bunu anlatırsam, bir cümle ile “İşte diyanet de böyle!” diye konuyu sonuca bağlarım diye düşündüm.
Sonra bir sağlık sorunu olduğu zaman ne yapmaları gerektiğini sordum.
Bir öğrenci ile aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Doktora giderim.
-Güzel. Buna cevap hiçbir yere gitmem, okuyucuya, üfürükçüye, tükürükçüyü giderim, ya da internete bakarım demek de olabilirdi.
Sonra “İlle de gitmek zorunda mısın?” diye sordum ve bizim fukahanın bir esasını naklettim: Fukaha diyor ki: “Bir kimse tedavi olmasa ve buna sebep ölse, günahkâr olmaz. Ama haram olan bir nesneyi yemediği için açlıktan ölse günahkar olur.”
Bir öğrenci söz aldı. Bir radyodan dinledim dedi ve anlattı. Adamın biri çölde bir kuyuya düşmüş, kendi kendine delmiş ki: “Allah’ım sen beni görüyor, halimi biliyorsun. Ben senden başka kimseden yardım istemeyeceğim.”
Ve de öyle yapmış. Çöl olduğu için kafileler çok nadir geçiyormuş, ama o asla yukarıdan geçenlere seslenip bir yardım istemiyormuş. Sonunda bir aslan gelmiş ve elini uzatmış ve adamı çıkartmış. Gayptan bir ses gelmiş ve demiş ki: “Eğer sen insanlardan yardım isteseydin de onlar seni kurtarsalardı, bu aslan seni çölde yiyecekti.”
Baktım, bayağı inanarak anlatıyor.
Hatta takıldım: “Aslan elini uzatması yerine kuyruğunu sarkıtmış olmasın falan!” dedim. “Yok, adam böyle anlattı!” dedi.
O bunu bizim fukahaya reddiye babından anlatıyordu. Yani haram olan nesneyi yemez ve buna sebep ölürse günahkâr olur diyen anlayışı tevekküle aykırı görüyordu. Eğer bir şeyi Allah haram kılmış ise, kişinin hayatı ve sağlığı ondan olamazdı. Varsın yemesin, o ölmezdi ve Allah bir aslan gönderir kuyudaki onu elini uzattırır ve kurtartırdı.
Bir başkası da doktora gitmek demek ve ona “Şuram ağrıyor, buram ağrıyor” diye söylenmek Allah’ı şikayet etmek anlamına gelir. O yüzden gitmemek gerekir anlamına gelecek şeyler söyledi.
Birisi de “Mutlaka gitmeli; modern tıbba gitmeli, ona gitmiyorsa koca karı ilaçları kullanmalı…” dedi. Ben de ekledim: “O da olmadı, üfürükçüye tükürükçüye gitmeli.”
Bu da kendince fukahayı yanlışlıyordu ama en azından hasta olan kişinin mutlaka tedavi olmak için çaba göstermesi gerektiğine inanıyordu.
Fukaha yaklaşıma gerekçe olarak, tedavinin kesin sonuç vermeyeceğini gösteriyor. Ayrıca onlar adına şunu da ilave etmek mümkündür: Bütün canlı organizmaların kendi kendilerini sağaltma/ iyileştirme özellikleri var. Belki bu özelliği de göz önünde bulundurmuş olabilirler.
Çoğunluk tabi her zaman olduğu gibi dinlemeyi tercih ediyordu.
Şimdi baktım da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümü öğrencileri arasında böyle düşünenler varsa, mektep medrese ile hiç ilgisi olmayan insanlar kim bilir nasıl bir dindarlık anlayışı içindedirler.  Radyolarımız da din adına meğer neler anlatıyorlarmış.
İslam akıl dini değildir; el-hak bu doğrudur, ama Müslümanlık akıllıların dinidir.
Aklı başında olan kimseler yukarıda sözü edilen öğrencilerin temsil ettiği düşünceleri nasıl sahiplenebilirler.
Nasıl bir dindarlık anlayışı ki fukahanın benimsediği ve bugün bizim kabulde zorlandığımız genel yaklaşım bile onu kesmiyor. Kuyunun dibine düşenin yukarıdan geçenlerden imdat istemesi kişinin tevhid ve tevekkül anlayışına ters düşüyor. Ve nasıl bir dindarlık anlayışı ki hemen anında bir aslan geliyor ve ver elini deyip, kuyunun dibindeki adamı çıkarıyor. Üstelik, “aslında sen benim çöldeki azığım idin ya hadi, bu tevekkül anlayışın ile yırttın hani!” tavrıyla onu kurtarıyor.
Akıllıların dini olan İslam, böylesi bir anlayış elinde ne yapsın?
Söz konusu olan insan mı? Yoksa onun bunun elinde oyuncak olan bir kukla mı?
Bu insan denilen varlık, hiç risk almaz mı? Tanrı’nın ahlakıyla ahlâklanmaz mı?
Anlamadım gitti.
Tabi çok muhabbetli ve ibretli bir ders oldu. Bu türden sakim anlayışlarımızı gözden geçirdik, tahlil ettik. Eğlenceli de oldu. Ama yine de sonuca vardık. Ve “işte tababet gibi diyanetin de öyle olması lazım!” dedik.
Dua ile!
20.11.2013

GARİBCE

18 Kasım 2013 Pazartesi

Garibce’nin mürşidliği ancak bu kadar olur!


Geçenlerde bir mesaj aldım. Özetle şöyle diyordu:
Selamun aleyküm,
“Size nasıl hitap etmem gerektiğini tam olarak bilmemekle birlikte ilim öğreten kimliğiniz bende ağır bastığı için hocam desem uygun düşer mi?”
Doğrusu bu hitap şekli Garibce’yi çok sevindirir. Saçları ağarmış olmasına rağmen birçoklarınca kendisine yöneltilen “Amca!” gibi hitaplara oldum olası alışamamıştır.
Devam ediyor:
“Ben seküler eğitim almış, bu şekilde yetişmiş, değerler ve inanç sistemi buna göre oluşmuş birisiydim, Allah aşkıyla (bu ne demekse!) tanışmam ki benim tabirimle kul olduğumun idrakine varmam, dünyevi istediğimiz her şeye kavuşsak dahi manevi boşluğumuzun ve acizliğimizin bitmediğini idrak etmemle başlayan bir süreçten geliyor, Abdulkadir Geylani ks.'in bir sözü var 'Allah'ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır' bu söz gönül hanemde derin ve sıkıntılı bir haldedir belki de, bu biliş ve yöneliş bende hasıl olduğu zaman itibari ile yaklaşık 7-8 yıl sürekli daha fazlasına ulaşmak isteği ve doğruya erme düşüncesi ile yıllardır kendimce çabalayıp duruyorum, imkanlarım ölçüsünde birçok cemaat ve kitaplar, gücümün yettiğince anlama ve amel iştiyakları… bu geçen süre zarfında yanılgılar, bilememeler, farklı pencerelerden bakmış olmanın doğurduğu bilgi kirlilikleri, doğruyu bulabilmedeki sıkıntılar, nefis mücadelelerim, ailevi olarak sorumluluklarım, yaşam tarzı ve çizgimiz bütün bunların içinde debelenerek sürdürülmeye çalışılan bir İslamî yol… Allah'tan başka kimsem yok diyeceğim fakat her şeyi bu kadar dramatikleştirmek istemiyorum kendi adıma.
Sizden istirhamım şudur ki, bu manevi yolculukta bana destek olur musunuz? Fakat şunu bilmenizi istiyorum ki öyle susan sinen ve hemen kabul eden bir kişi değilim sanıyorum.
Bir de şu var ki, bunca güzelliğe ve Nur'a sizin gibi hayran ve kul olmama rağmen ne yaşayış ne de görünüş olarak size benzemediğimi sanıyorum, bunu da göz önünde bulundurunuz, isteğim o dur ki bana İslam’ı anlatınız, doğruyu yanlıştan ayırmak ve aynı zamanda, imanımı ayakta tutmak için güzel insanlara ihtiyacım var...
Allah'ıma emanet olun!

CEVAP
as
Allah'a inandım de sonra dosdoğru ol.
Özünde, fikrinde, sözünde ve fiilinde.
Formül kolay. Ama yapması gerçekten zor.
Belli ki çok şey biliyorsun.
Bilgiye ihtiyacın yok gibi.
Bence kendini fazla da zorlama.
Gözünde büyüttüğün kimseleri, cemaatleri de öyle erişilmez, yanılmaz, yanlış yapmaz gibi de görme. Herkesten ve herkesimden alabileceğin güzellik varsa onu al, ama körü körüne kimseye bağlanma.
Günahsız, hatasız kul olmaz. Ama hatasında ısrar eden, içine düştüğü çukurun keyfini çıkarmaya çalışan da insan olmaz.
İslam adına anlatılanların çoğu haddizatında onu anlatanların bile yapamayacağı şeyler gibi oluyor. Hele öyle felsefeler geliştiriliyor ve öyle uçuk kaçık şeyler anlatılıyor ki onların çoğunu sahabe bilmezdi. Öyle bir İslam algısını Peygamber bile tanımazdı.
Hayatın içinde bir müslümanlık insanları kesmez oldu. Ortalama bir insanın anlayabileceği ve yaşayabileceği bir müslümanlık insanları tatmin etmiyor. “Eline, diline ve beline sahip olmak” gibi bir müslüman tanımlaması az geliyor, ayakları yerden kesik, göklerde cevelan eden bir heyula gibi bir şey olması isteniyor.  Halbuki bize lazım olanı bu. Ayakları yerde, zaman zaman sürçen ve hatta düşen, ama düştüğü yerden kalkmasını da bilen ve emri hak gelinceye kadar da yolda kalmaya ve yol almaya çalışan bir kimse.  
“İnandım de! Ve dosdoğru ol!” Bu kadar sade, açık ve basit.
Ama  açılımı bir ömür sürdürülebilecek bir azmi ve sabrı gerektiriyor.
Sana ve cümlemize Allah'ın tevfikini lütfetmesini diliyorum.

18.11.2013
GARİBCE

17 Kasım 2013 Pazar

Deniz bitti! Artık gemi karadan gidecek!



Ne güzel bir sistem içinde işlerimizi götürüyorduk. Sonunda acemi kaptanlar elinde gemi karaya vurdu. “Ne oldu?” diye telaşla soranlara da kaptanımız “Kaygılanacak bir şey yok! Deniz bitti!” dedi.
Gerçekten de deniz bitmişti. Çünkü gemi karaya oturmuştu.
Mezhepleri kastediyorum.
Fıkhımız mezhepler marifetiyle hukuk ihtiyacımızı karşılıyordu.
Sistem kendi içinde bütündü.
Çok hukukluluk vardı. Kişi kendini hangi havzada bulmuşsa, o havzada genel geçer olan hukuk sisteminin içine doğmuş olurdu ve işleri o sisteme göre kotarılırdı. O yüzden bir mezhepten başka bir mezhebe intikal icabında taziri gerektiren bir hatalı davranış görülürdü. Kitapta “Men irtehale ila mezhebi’ş-Şâfiiyyi fe yuazzer” Yani “Her kim Hanefî iken Şâfiî mezhebine geçerse tazir (uslandırma) cezasına çarptırılır”[1] diye yazıyordu.
Sonra ne oldu?
Mezhepler beklentileri karşılayamaz oldu. Bunun sonucunda fukaha eliyle kotarılan mezhep olgusundan Kanunlaştırma yoluna geçilmiş oldu.   Mecelle denemesinde olduğu gibi olabildiğince çizgiden çıkmamak için sadece Hanefî mezhebi hudutları içinde kalındı. Sadece birkaç konuda mezhep içinde zayıf olan görüşlerin öne çıkarılıp kabul edilmesi dışında yapı aynen korunmaya çalışıldı. Ama bunun yeterli olmadığı görüldü. Mecelle Tadil Komisyonları oluşturuldu ve çalışmalar yapıldı. Dört mezhepten de yararlanma yoluna gidildi.  1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesinde ise dört mezhebin de dışına çıkılarak artık tabisi kalmamış müçtehitlerin görüşlerinden de yararlanma yoluna gidildi. Gerekirse aynı sistem içinde makas değiştirilebileceği esası benimsenmiş oldu. O da olmadı. 1926 yılına gelindiğinde alınan radikal bir kararla deniz bitirilmiş oldu. Artık geminin karadan yürütülmesi zamanıydı. Başarıldı mı bilemiyorum. Medeni Kanun 2001 tarihinde tamamen değiştirildi. Özellikle aile yapısı ve görev dağılımı eskisinde Fıkhın yapısına neredeyse aynen uyuyordu. Ailenin bir reisi vardı ve koca aileye bakmakla yükümlü idi. Şimdi ise artık ailenin reisi yok. Karı koca da yok, eşler var ve eşler elbirliği ile götürecekler. Anlaşmazlık halinde problemin çözümü aile içinde –reis olmadığı için- artık mümkün değil.
Bu 1926’dan başlayan yeni süreçte mezhepler artık aynı zamanda hukukumuz olma özelliğini kaybetti. İlişkimiz zadece iltizama dayalı olarak devam ediyor ya da etmiyor.
Artık yürüyen bir sistem yok. Geleneksel mekanizmalar artık çalışmıyor, çünkü mahal yok.
Özellikle son iki asırda muazzam değişimler yaşanmış. Asırlar boyu süren tarım toplumu olma özelliğine karşın bu iki asır sanayi çağı toplumu, bilgi çağı toplumu, finans çağı toplumu gibi toplumsal değişmeleri içine sığdırmıştır.
Hal böyle olunca eski bedene göre hazırlanmış elbiseler bu yeni toplumsal yapılara uymamıştır. Ya eskimiştir, ya bol gelmiştir ya da dar gelmiştir.
İmdi işte böylesi bir hengâmede bizim yeni bir sistem inşamız söz konusu olabilecek midir?
Bunu mevcut (eskimiş) sistemi onararak, yamalar atarak karşılamamız mümkün müdür?
Kitaplarımızda var olan ile bugünkü hayatımızda var olanlar arasında bir mütekabiliyet var mıdır?
İhtiyacımızı karşılayacak olan yeni bir yapılanma, yeni bir inşa mı olacaktır?
Hayatın içinde olmadan, hayata dair bir sistem inşası mümkün müdür?
Kaynaklar belli. Vaktiyle yüzleşilen ve değerlendirmeler sonucu belli bir sisteme ulaşılan delillerle yeniden bir yüzleşme mi söz konusu olacak?
Delil mi bizi götürecek? Biz mi delili getireceğiz?
İş zor gözüküyor!
Dua ile!

17.11.2013
GARİBCE




[1] حاشية رد المختار على الدر المختار - (4 / 80)  مطلب فيما إذا رتحل إلى غير مذهبه  قوله ( ارتحل إلى مذهب الشافعي يعزر ) أي إذا كان ارتحاله لا لغرض محمود شرعا لما في التاترخانية حكى أن رجلا من أصحاب أبي حنيفة خطب إلى رجل من أصحاب الحديث ابنته في عهد أبي بكر الجوزجاني فأبى إلا أن يترك مذهبه فيقرأ خلف الإمام ويرفع يديه عند الانحطاط ونحو ذلك فأجابه فزوجه فقال الشيخ بعد ما سئل عن هذه وأطرق رأسه النكاح جائز ولكن أخاف عليه أن يذهب إيمانه وقت النزع لأنه استخف بمذهبه الذي هو حق عنده وتركه لأجل جيفة منتنة ولو أن رجلا برىء من مذهبه باجتهاد وضح له كان محمودا مأجورا
 أما انتقال غيره من غير دليل بل بما يرغب من عرض الدنيا وشهوتها فهو المذكوم الآثم المستوجب للتأديب والتعزير لارتكابه المنكر في الدين واستخفافه بدينه ومذهبه اه

16 Kasım 2013 Cumartesi

Muhammed Aruçi hocamızı da uğurladık!


Özellikle Balkanlar'da yaptığı ilmî ve sosyal çalışmalarla tanınan Muhammed Aruçi hocamızı kaybettik.
İyi bir insandı. İlim adamlığı yanında sosyalitesi de yüksekti. En verimli zamanıydı.
Bir süredir kanser tedavisi görüyordu.
Uzun yılar emek verdiği İSAM’da bir veda merasimi düzenlendi.
İSAM başkanı M. Akif Aydın hoca kısa bir konuşma yaptı. Merhumun erdemlerinden ve hizmetlerinden bahsetti. Vasiyeti üzere naşının memleketine gönderileceğini söyledi.
Hocası Bekir Topaloğlu’nun arkasında hep birlikte Allah’ı andık, peygamberine salat getirdik ve merhuma dua ettik.
Ben, Garibce olarak insanlar nerede vefat etmişlerse oraya gömülmelerini bir ilke olarak benimsemiş bir kimseyim. Fakat Aruçi’nin memleketine defnini vasiyeti bana da anlamlı geldi. Evlad-ı Fâtihan’ın Balkanlar’da ve Avrupa içlerinde yurt tutması İslam’ın bekası için çok önemli. O yüzden merhumun babası da göç edenlere çok kızarmış ve buna sebep birçoklarına küsmüş ve onlarla alakayı kesmiş.
Mezarlar, tapu belgeleri gibidir. Bir yerin size ait yurt olduğunun en güçlü kanıtlarındandır. Merhumun bu bilinçle hareket etmesi, İstanbul’da ya da Almanya’da ölüp de Anadolu’da köyüne gömülmeyi vasiyet edenlerinkinden farklı geldi bana. O yüzden onun bu kararına saygı duyanlara ben de saygı duydum.
Muhammed Aruçi'nin cenaze namazı, ikindi namazını müteakiben Fatih Camii'nde kılındıktan sonra naaşı memleketi Makedonya'ya götürülecek ve   doğduğu yer olan Gostivar'ın Vrapciste köyünde Hakk'ın rahmetine uğurlanacak.
Hocamıza Allah rahmet eylesin.
Hoca ile yaşıt bulunuyoruz.
Önümüz seyrekleşeli çok oldu. Belli ki artık yandan, sağdan soldan da seyrekleşme başlamış bir halde.
Allah, ne verirse hayırlısını versin.
Yaşamak güzel bir şey, eğer varlığımız bir işe yarayacaksa.
Ölüm de güzel olmalı zahir. Bir de bütün sevdiklerimizin yanına yürümek gibi bir şey ise o takdirde daha da bir güzel olmalı.
Allah korktuklarımızdan korusun cümlemizi ve umduklarımıza nail kılsın hepimizi.
Yüce Allah’tan hocamıza rahmet diliyor, ailesine, yakınlarına ve camiamıza başsağlığı diliyorum.
16.11.2013
GARİBCE







Muhammed Aruçi kimdir?
Makedonya'da Gostivar şehrinde 1956 yılında doğan Muhammed Aruçi, ilk eğitimini Makedonya'nın önemli âlimlerinden babası Kemal Efendi'den aldı. Aruçi, lise eğitimini Saray Bosna'daki Gazi Hüsrev Bey Medresesi'nde, üniversite eğitimini ise Mısır'ın el-Ezher Üniversitesi'nde tamamladı. Bir süre Yugoslavya'da çeşitli vazifelerde bulunan Aruçi, doktora için İstanbul'a geldi. İSAM'da uzun yıllar görev alan Muhammed Aruçi, İslam Ansiklopedisi'nin Balkan maddelerini hazırladı.
Marmara Üniversitesi, Saraybosna Üniversitesi, Priştine Üniversitesi, Sofya Üniversitesi'nde öğretim görevliliği yaptı. 2011 yılında İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı'nda profesör olarak göreve başladı.
Arnavutça, Makedonca, Sırpça, Boşnakça, Bulgarca, Arapça, Türkçe ve İngilizce dillerini ana dili gibi konuşup yazan Muhammed Aruçi, Balkanlarda ilmin yayılmasına ve manevi bilincin oluşmasına yönelik önemli ilmi ve sosyal çalışmalar yaptı.
Balkanlarda birçok Kur'an kursunun, okul ve caminin yapılmasına ön ayak olan Aruçi, Arnavut ve Boşnak çocukların okuması için önemli projeleri hayata geçirdi. Sırbistan'da Müslüman kimliğin canlı tutulmasına yönelik ciddi hizmetlerde bulundu.

Birçok kaynak eserin Arnavutça, Boşnakça dillerine tercüme edilmesine, bastırılıp dağıtılmasına öncülük etti. Evli ve 4 çocuk babası olan Aruçi, yaklaşık 1 yıldır kolon kanseri tedavisi görüyordu. (Haber7)

“Üç olsun da nasıl olursa olsun!” demedik!



Malum hürmetli Başbakan her vesile ile en az üç çocuk diyor. Öyle ya nüfusumuzun çoğalabilmesi ve genç kalması istatistiksel olarak buna bağlı.
Bu gerçekliği görüp de milletin geleceği için endişelenmeyen bir aklıyeter düşünemiyorum.
Bu arada “aklıyeter” kelimesi tam Türkçedir ve “âkil adam” karşılığında kullanılır. “Âkıl” kelimesi ayın kaf ve lam harflerinden oluşur ve akıllı demektir. Ancak çoğu kişi bunu elif kef ve lam harflerinden oluşan Âkil kelimesi gibi telaffuz eder ki bu şekliyle kelime “yiyici” demek olur. Hazır kendi Türkçemiz varken gelin aklıyeter’i kullanalım, derim.
Neyse, biz Garibce olarak Başbakanın bu ısrarcı tavrını destekliyoruz. Ancak diğer yandan başka bir şey bizi kaygılandırıyor.
Hemen her gün bir yenidoğanın cami avlusuna yahut karakol yanına bırakıldığı haberleri duyuluyor. Gayrimeşru olduğu için yenidoğanlar ölüme terk edilmek üzere yalnız başlarına evlerde bırakılıp onu doğuran sözde anneler terki diyar ile kayıplara karışıyorlar.
Kürtaj, kadın hakları bağlamında kabul görüyor.
Geçen yılda verilen bir haberi hatırlıyorum: Fransa’da yeni doğan çocukların yarıdan fazlası artık evlilik dışı ilişkilerden doğuyor.
Olsun da nasıl olursa olsun istemiyoruz. Çocukları analarının kucağında ve anaları da hem dinin hem hukukun hem de örfün meşru gördüğü yuvalarında görmek istiyoruz.
Hani bir asker fıkrası vardır.
Er Hasan “Komutanım çocuğu çok özledim!” demiş. Komutan da bir sürpriz yapmış çocuğu getirtmiş, “Hasan gel hele! Hani çocuğu çok özledim diyordun ya bak senin çocuk işte burada!” demiş. Hasan çocuğa bakmış bakmış, “Ama komutanım ben çocuğu anasının kucağında özlemiştim” demiş.
İşte böyle.
Özlemlerin arkası iyi doldurulmalı.
İlle de kucağımızda bir çocuk istemiyoruz.
Bir aile ortamında annenin, babanın himayesinde, huzur ve güven ortamında, kardeşlerin kendi aralarında hem savaşmayı hem paylaşmayı öğrendiği, ara sıra da olsa aile büyüklerinin gölgesinin üzerlerinde olduğu bir yuvada onların ocaklarının yanmasını istiyoruz.
Hem aklım, hem gönlüm böyle diyor.
Dua ile!
16.11.2013

GARİBCE

15 Kasım 2013 Cuma

Evliyim, sadakatim var!


Bugünkü hutbemizin konusu ahlaka ilişkindi ve güzel hazırlanmıştı. Emeği geçenlere teşekkürler. Konu aldatmaya dairdi. Örnekler arasında kişinin eşine karşı sadakati de anılıyordu. Yerindeydi ve bunda şaşılacak bir şey de yoktu.
Fakat Garibce’nin tuhafına giden durum bu sadakat işinin eşe yönelik olması anlayışının çok yaygın oluşu ve bunun hutbe diline kadar girmiş olmasıydı.
Elbette kişiler sadık olmalı, sadakat göstermeliydi. Kişiler evvel emirde eşlerine karşı sadakat göstermeli ve evlilik akdi sırasında vermiş olduğu “misak-ı galîz”e sonuna kadar bağlı olmalıydı.
Kişinin eşini aldatması yabancı biriyle cinsel ilişkiye girmesi şeklinde oluyorsa ve yasak olan sadece bundan ibaret ise, o takdirde evli olmayan bir kimsenin başka biri ile gönüllü olmak kaydı ile ilişkiye girmesi normal bir davranış olmalıydı. Yaygın anlayış sanki bu tavrı meşrulaştırıyor gibi geliyor bana.
Oysa kişilerin sadakati evvelemirde Allah’a elest bezminde verdikleri söze karşı olmalı ve bu bağlamda Allah’ın bize yasak kıldığı her türlü ilişkiye karşı duyarlı olmamız gerekirdi. Nikahsız bir ilişki eğer yasak ise ve zina sayılıyorsa o dahi bizim kaçınmamız gereken bir fiil olmalıydı ve sadakatimiz sadece eşimiz ile sınırlı olmamalıydı.
Günümüzde bazı kavramların içi oyuluyor yahut değiştirilebiliyor.
Daha önceki yürürlükteki Ceza Kanununda “Zina, kadının kocasından başka bir erkekle bir kez de olsa cinsel ilişkide bulunması” diye tarif ediliyordu.  Kocanın  böyle bir ilişkisi ise zina sayılmıyordu. Anayasal eşitlik ilkesine aykırı bulunduğu için bu durum kadın için de suç olmaktan çıkarıldı. Böylece zina artık suç değil. Yürürlükteki Medenî Kanun’da ise zina  her iki eş için de boşanma sebebi olarak yerini koruyor. (Madde 161)
Bu tanımlamada görüldüğü üzere zina sadece evli eşler arasında söz konusu ediliyor. Oysa İslam’da zina aralarında nikah ilişkisi olmayan bir erkek ile  bir kadının her ikisi de özne olacak şekilde ilişkiye girmiş olmasıdır.
Söz konusu Müslümanlıksa durum bundan ibarettir ve işte asıl sadakat buna olmalıdır.
Müslüman eline, beline, diline sahip olan kimsedir.
Mü’min, güven veren demektir.
Müslümanlık zor zenaattir.
Vesselam!
15.11.2013

GARİBCE

13 Kasım 2013 Çarşamba

Yaraya konursu basmak


Anadolu geleneksel tedavi uygulamasında konursu basmak diye bir şey vardır.
Diyelim ki bir yerinizi bıçak kesti ve kanıyor. Elinizi bastırıyorsunuz ama kanama durmuyor. Hemen yapılacak şey şudur: Bir bez parçasını yakmak ve külünü yaraya basmak. Tampon olarak kullanılan bu kül çok işe yarıyor ve kanamayı durduruyor ve açılan yaranın ağzının bir an evvel kapanmasını sağlıyor.
Konursu yandığı için mikrobik bir şey içermiyor. Her yerde bulunabiliyor ve uygulaması çok kolay.
Bu bir tecrübedir. Tıp da zaten iyileştirme zenaatıdır. Dolayısıyla bu uygulama tecrübî olarak başarılı ise özellikle de acil durumlarda, tabiplerin müdahale etmesinin zor ya da geç olacağı durumlarda bir tedbir olarak  başvurulabilir.
Garibce olarak ben şahsen bunu birçok kez tecrübe etmişimdir.
Geçenlerde el-Lülü’lü ve’l-Mercân’ı okurken Uhud gazvesinden bahseden bir hadis gördüm. Hadis şöyle:
Sehl b. Sa’d, kendisine Uhud’da Hz. Peygamber’in yaralanması sorulunca şöyle anlatmış: “Hz. Peygamber’in (sav) yüzü yaralanmış ve dişi (ön dişin yanındaki diş) kırılmıştı. Miğferin halkası başına batmıştı. Hz. Ali tutuyor, Hz. Fâtıma kanı yıkıyordu. Hz. Fâtıma baktı ki kan yıkadıkça azalmıyor artıyor. Hemen bir hasır parçası aldı ve onu yaktı. Külünü yaraya bastı.  Hemen kanama durdu.”[1] (II, 225)
Öyle anlaşılıyor ki bizim yaraya konursu basma uygulamamızın tarihi çok eskilere gidiyor.
O sırada henüz yirmi yaşının altında genç bir hanım olan Hz. Fatıma bu uygulamayı bildiğine göre, yaraya konursu basmak o dönemde de yaygın bir uygulama olmalı.
Kültür işte böyle bir şey. Nesiller boyu aktarılıp bize kadar geliyor.
Dua ile!
13.11.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (4 / 48) عَنْ سَهْلٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ جُرْحِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم يَوْمَ أُحُدٍٍ فَقَالَ جُرِحَ وَجْهُ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم وَكُسِرَتْ رَبَاعِيَتُهُ وَهُشِمَتِ الْبَيْضَةُ عَلَى رَأْسِهِ فَكَانَتْ فَاطِمَةُ - عَلَيْهَا السَّلاَمُ - تَغْسِلُ الدَّمَ وَعَلِيٌّ يُمْسِكُ فَلَمَّا رَأَتْ أَنَّ الدَّمَ لاَ يَزِيدُ إِلاَّ كَثْرَةً أَخَذَتْ حَصِيرًا فَأَحْرَقَتْهُ حَتَّى صَارَ رَمَادًا ثُمَّ أَلْزَقَتْهُ فَاسْتَمْسَكَ الدَّمُ.

Bir bernameci şahane Yok artık cehle bahane



Efendim, geçen bir yazımızda bahsetmiş olduğum programdan ikincisi Kuveyt Devletinin çıkartmış olduğu 45 ciltlik dev el-Mevsûatu’l-fıkhiyye’dir. Bu kitap, kütüphanelerimizde bulunabilir. Aynı şekilde el-Mektebetü’Şamile içinde de mevcuttur.
Ama bu programı Garibce için özel kılan, programın işlevselliğidir. Ben hayatımda bu kadar emek verilmiş başka bir program görmedim.
Yıllarca hocalık yapmış ve metin okutmuş birisi olarak bu programın bize sunmuş olduğu imkanların ne denli kıymetdar olduğunu fark etmeseydim ve bunu sizlerle paylaşmasaydım Allah’a karşı nankörlük etmiş, ortaya konulan bu muazzam emeği görmemiş olurdum.
Programı, iki sütün halinde baştan sona açıp okumanız mümkün. Tüm metin isteğinize bağlı olarak harekeli, ama isterseniz bir işaretinizle tümü harekesiz olabilmektedir.
Ansiklopedi olduğu için sıralama alfabetik. Diyelim ki velayet maddesini açtınız, velayetle ilgili bütün malumat alt başlıklar halinde verilmiş, hangisinin üzerine tıklasanız o sayfa açılıyor.
Diyelim okumaya başladınız. Harika bir dili var. Fıkıh kitaplarında rastlanılan çoğu muakkad ifadeler yok.
Konu hakkında önce kavramsal çerçeve oluşturuluyor ve alakalı kavramlar ve aralarındaki ilişki veriliyor. Bu oldukça ufuk açıcı bir giriş oluyor.
Mezheplerin görüşleri ve delilleri fevkalade güzel bir biçimde verilmiş. Ne fazla ne eksik. Kaynaklar gösterilmiş. Ama siz mutmain olmadınız ve asıl kaynağı görmek istiyorsunuz.  Programın başından kalkıp da kütüphanelere ya da başka programlara, kitabın PDFsini bulup da ilgili sayfaya ulaşmak gibi bir zahmete katlanmanıza hiç gerek yok, rahmet sizi öylesine bürümüş ki, o dipnotun üzerine imleci tıklamanız yetiyor ve anında kaynak kitabın sözü edilen sayfası karşınıza geliyor.
Diyelim ki okuyorsunuz ve orada bir isim geçiyor. Bu zat acaba kimdir, hangi zamanda yaşamıştır, ne tür eserleri vardır gibi bir soru aklınıza geldi. -Ki metin okumalarında en zor problemlerden biridir bu husus- Zaten farklı renkte yazılmış olan o ismin üstüne imleci tıkladığınızda o zatın kısa bir özgeçmişi kaynaklarıyla birlikte karşınıza geliyor.
Eğer metin içinde bir atıf varsa o atıfa tıklamanızla birlikte kendinizi yollanılan maddenin karşısında buluyorsunuz.
Hangi delillerin nerede ve nasıl kullanılmış olduğunu merak ettiniz. Seçtiğiniz delilin geçtiği yerler karşınızda.
Fıkıh kaidelerinin kullanılışı merakınız mucip oldu. Aynı şekilde onlara ulaşmanız bir tık işaretinize bağlı.
Hangi birini anlatayım ki.
Öyle bir emek ancak saygı ile anılır ve teşekkür edilir.
Bu emeğin teşekkürü de bence söz ile olamaz. Bu programı herkesin istifadesine sunmakla olur.
Program meccanidir. Herhangi bir ücret istenilmemektedir.
Ben kendi adıma daha şimdiden onlarca kişiyle paylaşmış oldum. Yarım GB’lık bir yer işgal ediyor ve kurulumu da çok kolay.
Bu itibarla ey ilim talipleri ve ba husus hocalar! Eğer bu yazıyı da okuduktan sonra hâlâ bu programı edinmez ve bilgisayarınıza kurarak kullanmaz ve de emeği geçenlere dua etmezseniz Garibce’nin iki eli yakanızda olacaktır.
Öyle bir bernameci şahane ki, bundan böyle bilgiye ulaşamadık diye artık yok hiçbir bahane.
Bunu böyle bilesiniz.
Allahumme hel bellağtu!

Dua ile!
10.11.2013

GARİBCE

11 Kasım 2013 Pazartesi

Kafaya taktık, beraber yattık beraber kalktık!



“Sokrat’a birisi hakkında “Seyahat onu hiç değiştirmedi” demişler. Oda “Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür” demiş.
Bir başkası da şöyle demiş: “Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz. Keder, atımızın terkisine binip gelir” (Horace)
(Alev Alatlı, Batıya Yön Veren Metinler, II, 695, İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Kapadokya MYO, 2010)
Bu ikinci yazıdaki “keder”i önce kader okumuşum. Sonra baktım keder yazıyor. Keder yerine kader olsaydı uyar mıydı, diye düşündüm. Belki uyardı ama genel bağlamına uygun düşmezdi.
Her iki söz de bana hikmetli geldi.
İnsanlar, sorunlarını kendi içlerinde bitirmedikçe, köşe bucak ondan kaçmakla kendilerini onların esaretinden kurtaramazlar.
Kafaya taktığımız her şey, kafa bizimle olduğu sürece biz nereye gitsek onlar da  bizimle olacak demektir.
“Halının altına süpürmek” diye de bir tabir var.
Ortada bir pislik var, giderilmesi gerekiyor. Ama üşengeçlik, acelecilik, azimsizlik, tembellik gibi bizde olan kusurlar yüzenden ondan sonsuza dek kurtulma imkanı varken, kolaycılığa kaçıp geçici bir süre göz önünden uzaklaştırmış olmak o problemle er geç yeniden yüzleşmek gerçekliğinden bizi kurtarmıyor.
Hele problem birde halının altında kuluçka evresini tamamlama kabilinden, vaktinde çözülmediği takdirde çoğalma istidadı gösteren türden bir bela ve pislik ise.
Siz kaçın, ama ne hazin ki kafa sizinle. Sorunlar ise onun içinde.
Bu durumda sorunlar gölge gibi peşinizde. Ya da terkinizde! Hem de öyle bir kucaklamış ki sizi arkadan, bırakacağı yok.
Çözüm için tek yol yüzleşmek. Bunun sonunda ya çözersiniz ya da çözülürsünüz. Ama hiç olmazsa problemi bitirmiş olursunuz. Halı kaldırıldığı zaman sizi mahcup edecek bir şeyiniz olmaz. Bu da sizin erdeminiz olur.
Başınız dik, yüzünüz ak olsun.
Dua ile!
11.11.2013

GARİBCE

10 Kasım 2013 Pazar

Bir kütüphane-i acîbe: el-Mektebetü’ş-Şâmile


Geçen hafta içinde üçüncü sınıflara ait dersime gittim ve talebelerime: “Bugün size hayatımın en verimli dersini yapacağım!” dedim.
Bilgisayarımı açtım ve onlara tam bir buçuk saat süren program tanıtım dersi yaptım.
İlk tanıttığım program, hâlâ öğrencilerimizin kahir ekseriyetinin kullanmadığı bir kısmının ise haberdar dahi olmadığı el-Mektebetü’ş-Şâmile programı idi.
Bu program meccanî olarak hizmete sunuluyor ve karşılık olarak sadece İslam’a hizmet yolunda kullanılmış olması şart koşuluyor. İnternetten http://shamela.ws/index.php/page/download-shamela sayfasından orijinal sürümü indirilebiliyor. Cep telefonları için yapılmış programları da bulunuyor. Ayrıca güncelleme yoluyla içindeki kitapların sayısı da sürekli artırılabiliyor.
İmdi bu program binlerce takım kitabı içeriyor. Bendeki sürümünde 13.000’den fazla kitap var.  Bunların çoğu takım; kimi yirmi, kimi otuz cilt. Sadece Kuveyt Fıkıh Ansiklopedisi 45 cilt. Temel dokuz hadis kitabı değil, 169 hadis kitabını içeriyor. En fazla akide ile ilgili kitaplar var. Yüzlerce tefsir, yüzlerce fıkıh, yüzlerce dil ve edebiyat, siyer, tarih vb. ile ilgili kitap var.
Kuran’dan isteğiniz sure ve ayete tek bir tık ile ulaşabiliyor ve üzerinde yer alan elli kadar tefsire gene tek bir tık ile erişebiliyorsunuz.
Felsefe hariç (!) hemen her alanda mevcut bulunan kitaplar ayrı ayrı dosyalar halinde hizmete sunuluyor. Bunları ister içindeki konu başlıkları itibariyle ve isterse içinde geçen kelimeler itibariyle tarayabiliyor ve birkaç saniye içerisinde yüzlerce kitaptan oluşan seçkiyi arayabiliyorsunuz. İsterseniz içindeki bir kitabı Word dosyasına aktarıp üzerinde istediğiniz gibi işlem yapabiliyorsunuz. Hadislerin tahricleri, müellif hayatları gibi bir araştırmacı için akla ne gelirse her türlü işlevi gören bir program olarak elinizin altında. Makinenize yüklüyorsunuz ve istediğiniz bilgiye ulaşmak bir tuş kadar yakın hale geliyor. Düşünün bir beytin ya da bir metnin yarım yamalak bir ucu elinizde, hadisten sadece bir kelimeyi hatırlıyorsunuz… Günlerce arasanız yerini belki bulamayacaksınız. Yazıyorsunuz ve ara bul diyorsunuz. Size o metni buluyor, başını sonunu, sayfasını cildini, eserin baskı yeri ve tarihini her bir şeyini size veriyor.
İstediğiniz bilgiyi kopyalayıp kendi dosyanıza yapıştırdığınızda o bilgiyi kaynağını dahi verecek şekilde aktarıyor.
Daha neler neler!
İmdi, böyle bir imkanı elinin altında bulunduran bir ilim talibi; “Efendim, mazeretim var, bilgiye ve kaynağına ulaşamıyorum…, param yok kitap alamıyorum, vaktim yok kütüphaneye gidemiyorum” diyebilir mi?
Bu program bilgiye ulaşmanın önündeki her türlü mazereti elimizden almış bulunuyor.
Abartmadan inanarak söylüyorum. Eğer İslam İlimlerinin yeni bir atılımı (Rönesans) söz konusu olur da buna bir milat aramak gerekirse, ben buna milat olarak bu programın hizmete sunulmasını verebiliriz diye düşünüyorum.
Bu program, açılmış haliyle 24 GB’lık bir yer tutuyor. Kitapların PDF’li suretlerini de içine alan program ise çok daha hacimli oluyor.
Yalnız bu program kendince hizmete çalışan kişiler elinde çok müdahaleye maruz kaldığı için gereksiz biçimde hacmi artırılmış oluyor ve bu programlardaki kitapların çoğu matbu olanlar ile cilt ve sayfa itibariyle tutmuyor. O yüzden orijinalini temin etmek lazımdır. Orijinalinde kitapların isimlerinin sonunda müelliflerin ölüm tarihleri yazıyor.
Ben, şimdiye kadar çok arkadaşa yardımcı oldum ve bu programı onların bilgisayarına yükledim. Lütfen bilenler, bilmeyenleri bilgilendirsin ve yardımcı olsun.
Şimdilik bu kadarı yeterli. Öbür programı ayrıca tanıtayım.
Ha, ben dördüncü sınıfa dersine girdiğim öğrencilerime bu programı öğrenmelerini mecbur ediyordum. Yüksek Lisans talebeleri için ise başarılı olabilmeleri için ön koşul sayıyorum. Doktora öğrencilerine gelince eğer hâlâ onlar bu programı tanımamış ve bir meleke haline gelecek şekilde kullanamıyor iseler, durmasınlar geçen günler için tövbe edip aflarını istesinler. Çünkü işledikleri günah öyle büyük ki onun için benim bildiğim herhangi bir kefaret yok.
Dua ile!
10.11.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...