10 Aralık 2013 Salı

Güncel medeniyet sorunlarına dair iki fetva!


Bana Ahkam değişir mi? diyorlar. Elbette, diyorum. Misal istiyorlar. Ahanda misal:
Taharetlenirken taş kullanmanın hükmü nedir? Soru görüldüğü üzere  çok açık ve güncel bir konudur.
el-Cevap eskiden sahrada istimali-i ahcâr sünnet imiş, artık helalar ebniye dahilinde olduğu ve def edilen ifrazatı müntinenin lüle lüle ünbubeler ile ib'âdına bed ile her hanede bu nizama bağlı düzenekler bulunduğundan, sünnet deyü müdavemet ve muvazabatı halinde mûmâ ileyh istimali ahcarın iş bu ünbubelerin seddine müeddi olduğu bittecrübe ve defaetle sabit bulunduğundan haram olmak iktiza eder.
Bilıttırad şunu da fetvayı şerife derc ve ilave etmek iktiza edecektir ki ahar bir nesne daha var imiş ki alenen zikri nisa ve ricâl beyninde tefrikacılık mana ve mefhumu iş'ar edeceğinden aşikare zikrinden ictinad idilüp, "el-Ârifü tekfîhi'l-işâre" fahvasınca ve  "Lafın tümü bilmem ne gûnâ insanlar için söylenirmiş" mesel-i türkide ifadesini bulan manay-i hakîmineye istinaden sadece işaret ile iktifa edilüp, mevzu ile alakası bulunan kimesnelerin  bu konuya daha bir âgah olmaları temennasıyla deriz ki: Bâlâda isminden ictinab ile evsafının zikriyle iktifa edilen nesne emr-i sedde daha müessir bulunuyormuş, ol sebeple onların dahi istimal-i ahcara kıyasen evveliyet tarikiyle hem de ekser hurmeten ve de gılzaten deyu hükmün tağlîzine haram demek iktiza edeceği cümle ulema, ukela ve hukema nezdinde bâ  hüsn-i kabul telakki edilecek şekilde zahir bel azhar olmaktadır.

Soru iki: Klozet midir nedir, içine edilesi gavur icadı var ya, işte onun üzerine tünemenin hükmü nedir? (Şu soruların açıklığına ve Türkçe zerafetine bayılıyorum).
El-Cevap: Filhakika vehle-i ûlâda buna bir bühtandır demek lazım gelir.. Zira ki, zeman-ı medeniyet-i mütahaddıramızda  mezkur ahvale tanıklık eden ancak dâl ve mudıl ve de fâsık olmak lazım gelir. Lakin klozet-nâm frenk icadı nesnenin fevkindeki kadem asarının vaz cihetinin ve dahi ahziye izlerinin öne doğru müteveccih olması ve her iki taraflı muvazane emarelerinin ayan beyan zâhir bulunması, işbu tüneme fiilinin işlendiğine karine-i kâtıa olup burada zanna mahal yoktur. Ol sebeple bir hükme behemehal rapt edilmesi icap eder. Velakin bidaat-ı kalîlesi müzcat olan bu ilim fukarası fakir-i pürtaksir ve de abdi acizleri olarak benim ilmim işbu meseleyi mu'dıla muvacehesinde gayri kâfi ve bu as'abı'l-ümûr kabilinden böylesine bir işkaliyye-i muâsıranın bir hükm-i münîfe rabtına gayri kâfi bulunduğundan bu mesele-i mühimmenin bir üst makama arzının ve meselenin arîz ve amîk tetkikinden sonra ve dahi iktiza eylemesi halinde bir lecne-i mahsûsa teşkiline ve mevzu ile alakalı ehli hıbre ve vukuftan da istimdadla reylerinin ahzı ile meselenin bir kaziyyeyi muhkeme halinde karara rapt edilmesinin münasip bulunacağına dair izharı reyde bulunmanın yerinde olacağına ancak vüs’umuz kâfi gelmiştir.
Ketebehu'l-fakîr ü pür taksîr el-muhtâc ilâ mağfireti Rabbihi’l-gafûr GARİBCE

Fî seneti 7 Safer 1345 el-Muâdil 10 Aralık 2013

Şeffaflık ve Tövbe!


Demokrasi iyi bişe galiba. Onun en iyi olması gereken özelliklerinden biri de şeffaflık. Yürütme her ne yaptıysa halk ile paylaşmalı her şey göz önünde cereyan etmeli. Özellikle de akçalı işler. İhaleler, herkesin duyabileceği, görebileceği ve bilebileceği şartlarda yapılmalı, kimsenin kimseye diyecek bir sözü kalmamalı.
Valla bu bize uyar!
Ama her alanda da öyle olunmalı mı?
Geçenlerde Meclis başkanını konuşturuyorlar. Şeffaflıktan falan bahsediyorlardı. Başkan “Ama şeffaflık da bir yere kadar… Her şeyi uluorta da yapamayız ki” dedi ve bir benzetme yaptı. “Nitekim insan olarak da her şeyimizi gösteremeyiz ki, gösterebileceğimiz yerler var, gösteremeyeceğimiz yerler var…”
Bu manadaydı yani.
İmdi insanlar olarak yaşantılarımız da öyle olmalı. Şeffaf olmalıyız, içimiz de dışımız da bir olmalı… Tamam, bunlar güzel ama canım bazı mahrem alanlarımız da olmalı, onların sırrı bizde kalmalı.
Günahlarımız mesela.
Gerçek diye bunları uluorta herkesle paylaşmanın bir anlamı yok.
Geçenlerde Hatiboğlu hocaya bir kadın telefonla bağlanmış: “Ben evliyim ve kocama ihanet ettim. Ne yapmalıyım!?” diye soruyor, hoca kapatmaya çalıştıkça o daha da açıyor.
Garibce diyor ki: Günahlar, pislik gibidir, hiç ortaya çıkarılmamalı. Görüldüğü anda da ilk iş olarak örtülmeye çalışılmalı. Yol üzerindeki pislik gibi. Bir an evvel kaybedilmeli. Settâr olan Allah’ın o güzel ismi sende tecelli edecekse, sen de örtücü olacaksın. Pişmanlık duyacaksın. Bir daha işlememek üzere azmi cezmi kastedeceksin, ondan sonra da artık kendinin dahi göremeyeceği  özünün en derin bir yerine gömeceksin. Başkalarına ait ise gene örtücü olacaksın.
İnsanlar böyle yapacakları ve faş olmuş günahları örtecekleri yerine bir de logarın kapağını açıp içindeki lağımı karıştırıp iyice b…. çıkarıyorlar ve her tarafı iğrenç bir koku ile adeta esir alıyorlar.
En tez zamanda Diyanet bir birim kurmalı ve insanlar o birime günahlarını itiraf etmeli. Belli ki bu kesmez, bu itirafları aynı zamanda canlı yayında bütün âleme de duyurmalı.
İş giderek öyle bir yere doğru gidiyor.
Kilisenin yaptığını bizim de yapmamızı bekliyorlar.
“Hiçbir kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir” diye hoş bir ifade paylaşılıyor. Çok güzel. Evet, gerçekten de öyledir. Kimsenin günah işleyenleri kınama hakkı yoktur, evvelemirde herkes kendi günahına baksın. “Kendi günahı ile meşgul olması, başkalarının ayıplarıyla meşguliyetten kendisini alıkoyan kimseye müjde!” deniyor ya. Bu peygamberî öğütten hepimizin hisse alması lazımdır.
Tencere dibin kara, seninki benden kara!
Tiryaki demiş ki: “Bütün günahlar içki gibi sarhoşluk verseydi, dünyada ayık tek kimse bulamazdınız!” Elhak doğrudur.
Sabah sabah bir sarhoştan da ancak bu kadar!
Tövbeli günlerimiz olsun!
Dua ile!
10.12.2013

GARİBCE

8 Aralık 2013 Pazar

Aşkını saygı ile besle ilelebet!


Acep olmasa rahmet sürer mi meveddet
Aşkını saygı ile besle ilelebet

Şerh: Aşk ateş gibidir. Etrafı yangın yerine çevirir. Bunun itidal hali sevgidir. Ocakta yanan ateş kadarı size yeter.
Şu da bir gerçek ki dağ gibi büyük de olsa sevginiz erinde geçinde sönmeye yüz tutar. Eğer söndürmemek istiyorsan, onu saygı odunlarıyla sürekli beslemen gerekir.
Odun dediysek eşin kafasında kırılacak cinsten değil. Yani ona hep vereceğin ve geri dönmeyeceğini de bildiğin cinsten şeyler.
Verecekleriniz arasında bir ömür bile olacak.
Ömür boyu özgürlüğünüz de yok olacak. (Bu biraz fazla mı oldu ne?! Boynunuza geçen benzer bir halka eşinizin boynunda da olacağı için ancak hayatı birlikte kotarabileceksiniz! Biriniz bir tarafa öbürünüz öbür tarafa çekerseniz işte o zaman gerçekten ne kadar özgür olduğunuzu anlamış olacaksınız. Bu arada asılmalar sonucu her ikinizin boynuna da iyice oturmuş olan mutluluk halkaları, eğer kendinizi boğulmadan kurtarabilirseniz eğer epey bir hasar vermiş olacak ve kolay kolay geçmeyen kalıcı izler bırakacak!).
Ama siz yine de korkmayın. Huzur ve mutluluk için ödenecek bedelin öyle ucuz olacağını düşünmeyin. Özünüzü ortaya koyun.
Aşağıdaki âyette[1] (Rum 30/21) Yüce Allah varlık ve hikmetinin kanıtlarından biri olmak üzere bize kendi özlerimizden eşler yarattığını buyuruyor.  Bu hikmetli yaratmanın yani eşlerimizin olmasının amacının da sükûnet olduğunu söylüyor ki karşılığı huzur ve sükun, enginlik ve dinginlik demektir. Sonra da “aralarınızda meveddet ve rahmet kıldım” buyuruyor. Meveddet sevgi demek. Rahmet ise esirgeyicilik, şefkat ve merhamet oluyor.
Meveddet yani sevginin moda tabirle aşkın olması mutluluğun şartıdır. Ama gönülde tutuşan bu ateşin, aynen dünya ateşlerinde olduğu gibi sürekli beslenmesi gerekir. Bunu besleyecek olan da eşler arasında esirgeyicilik, bağışlayıcılık, diğerkâmlık ve şefkattir. İki kelime ile formüle edeceksek birincisi sevgi ikincisi saygıdır. Emeksiz ekmek olmadığı gibi saygısız sevgi de olmaz. Yeni neslin ağızlarından düşürmedikleri ve aşk dedikleri şey aslında çoğu kez müptezel arzu ve ihtiraslardır. Ulaşıldı mı yerini yenileri alır ve bir doyumsuzluktur alır başın gider.
Mutluluğu ancak eşinizle birlikte bulabilirsiniz. Ten tene kavuşunca, ruh da ruh ile buluşunca haz alır. İkisini birlikte buluşturmak da ancak tevfîk ile olur ve herkesin nasibi kadardır.
Allah, hepimize acısın, lütuf buyursun.
Gençlerimizin işini daha bir kolay kılsın.
Amin!
Dua ile!
08.12.2013
GARİBCE




[1] وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ [الروم : 21]

7 Aralık 2013 Cumartesi

Kanadımın kırıklığından mıdır nedir çatlakları seviyorum!


Birkaç gün önce huyunu suyunu henüz bilmediğim bir dost için çatlak tabirini kullandım. Alındığını belli etmedi ama yine de bilmiyorum.
İnternette de dolaşan ve benim de Öykülerin Büyüsü adlı kitapçığımda yer verdiğim bir Çatlak Kova hikayesi vardır.
Bilmeyenlere ısrarla bulup okumalarını tavsiye ederim.
Ben bu hikayeyi vaktiyle bizim cami kürsüsünde Cuma vaazında anlatmıştım.  Tam hikayeyi bitirip de yorum kısmına geldiğimde benim çok sevdiğim ve fakülteye intisabımda elimden tutan hocam içeri giriyor ve kulak veriyor. Onun rivayetine göre ben cemaate çatlak diyormuşum. “Yahu diyor adam hepimizi çatlak etti.”
Hatırladığım kadarıyla benim yorumum şöyle idi: Aslında insan olarak hepimizde az çok biraz çatlaklık var. Kiminde az, kiminde çok ama sonuçta kusursuzumuz yok.  Kusursuzluk bize mahsus değil. Önemli olan sahibin çatlak kovayı efendisinin rızasını kazanmada kullandığı gibi, bizim de insanları mevcut kusurlarına rağmen değerlendirebilmemiz, insanlık hayrına onlardan yararlanabilmemiz, bir kalemde üzerlerini çizip atmamız. Kusursuz dost ararsak dost bulamayız. İlla ki her birimizin, bir başkasına göre kusur sayılabilecek özellikleri var: Neymiş çok konuşuyormuş. Neymiş gözü üzerinde kaşı varmış. Neymiş sakarmış, neymiş patavatsızmış. Bu bana uyuyor galiba, bazen istemediğim halde patavatsızlık yaptığımı görüyor ve gereksiz yere insanları üzdüğümü görüyorum. Eğer karşımdaki çatlak ise daha doğrusu çatlaklığının farkında ise olmayanımız yok çünkü, benim bu çatlaklığım onun hoşuna gidiyor. Karga ile leylek arkadaşlık yapıyorlarmış. Görenler şaşırmışlar. Allah! Allah! Bunlar nasıl arkadaş olabilirler ki. Uçurunca bakmışlar ki ikisinin de kanadı kırık.
Ben kanadı kırık biri olarak çatlakları seviyorum. Siz de beni sevmeseniz de mazur görün diyorum.
Sevgi ile kalın!
Dua ile!
07.12.2013
GARİBCE


6 Aralık 2013 Cuma

Sürme elin taşa Cuman gitmesin boşa!


Bugün Cuma, iyi mi?
Hutbede hoca emekten bahsetti.
İnsan için emeğinden başkası yok imiş.
Hem herkes çobanmış ve sürüsünden sorumlu imiş. İşçi işyerinden, işveren işçilerinden…
Neyse!
Ey kutlu Nebi!
Cuma vakti hatip hutbede iken dinleyici ile ilgili bir hadis buyurmuşsun!
Ha bir de “Kur’an okunduğu zaman dinleyin ve de susun!” anlamında bir ayet de varmış.
Yani okunuyorken dinlemek, okunmuyorken de susmak. Aslında kelime “İNSÂT” imiş. Belki de manası sessizliği dinlemekmiş. Bazı şeyleri geç öğreniyoruz. O da tabi bir nasip meselesi. Denkte bir çıkıyor ve herkese de kısmet olmuyor.
Senin buyruğun “Men messe’l-hasâ fekad lağâ!” şeklindeymiş. Bunu bizim Garibceye sordum. Şöyle çevrilebilirmiş:
“Elini sürme toprağa taşa Sonra gider cuman boşa!”
Ne taşı ne toprağı…? İlgi ne? Alaka ne?[1]
Ha bunu öğrendim ya ey kutlu nebi, senin minberine çıkıp da hutbe vermeye başlayan bir imam gördüğümde elimi asla taşa toprağa sürmedim. Senin emrin benim başım gözüm üstüne.
Benim elimi gezdirdiğim sadece dokunmatik. Torağınan taşınan artık benim işim olur mu? Elini şöyle bir dokunuyon, açıl susam açıl, ne pencereler ne kapılar açılıyor ya Rasulallah! Ah sen de bir görseydin. Bir de güzel kayıyor ki, elini şöyle şöyle ediyon var ya, keyfine doyum olmuyor. Ne tebdil-i mekanlar ne tayy-ı zamanlar yaşıyon.
Hoca ne dedi artık onu hiç duymuyon!
Bir de şu müezzin mi ne bağırtkan adam olmasa var ya… Kendi gizemli aleminde kaybolup gideceğin ya. Adamın bağırtısını duyanlar kalkıp birbirine girince, eh nedecen, sen de o zaman kalkıp sıraya girecen!
Valla müslümanlık keyifli olmaya başladı.
Biz, bir bağlandık mı böyle bağlanırız. Hem biz köktenci anlarız, öyle işimize geldiği gibi lafı oraya buraya da sündürmeyiz. Sen taş dediysen, taş, toprak dediysen toprak. Sana uymayanları alsın kara toprak.
İşte böyle Ya Rasulallah! Duyduk ve boyun eğdik. Senin sözünü hiç kale almazlık eder miyiz.
Kapında olduk geda! Bin can sana feda!
Dua ile!
06.12.2013
GARİBCE


[1] Ha bu arada şunu bilmede yarar var: Hz. Peygamber’in mescidinin zemini toprak idi, sergi falan yoktu. Kimileri hutbeyi dinlemez toprak ile taş (çakıl) ile oynarmış. Yukarıdaki söz buna sebep söylenmiş.

-Güncel dini sorunlar da olur muymuş?


 -Güncel dini sorunlar da olur muymuş?
-Olma mııı?
-Din sabit, her zaman ve mekanda aynı ise, o zaman sorun nereden çıkıyor?
-Sorun tabii ki bizden, bizim algılarımızdan, bizim bakış açımızdan, dine sırtımızı ya da yönümüzü dönüşümüzden çıkıyor.
Ayriyeten dinî olanı anlamadan çıkıyor, yorumlamadan çıkıyor ve de uygulamadan çıkıyor.
Dinin hayatiyeti zorunlu. Bu onu hayatın içinde tutmak demek. On beş asır öncesine ait bir dini yapılanmayı tahnit (mumyalama) ile müzede tutuyorsanız, bu dinin hayatiyetinden bahsedemezsiniz. Böyle bir dinin size verebileceği şey sadece turistik kazanımlar olabilir.
Hayatında hiç oruç tutmayan ama oruçla ilgili hayranlık uyandıracak yorumlar yapan insanlar işitirsiniz.
Keza namaz ile de ilgili… Zekat konusunda öyle güzel edebiyat yaparlar ki ağzınız açık kalır.
İyi de ben ne yapayım bu türden edebiyatları. Bana din adına orucun, namazın, zekatın, haccın verebileceği bir şey var mı, yok mu? Sen bana onu söyle.
“Namaz Allah’ın anmaktır” de. O sana “Ben ne zaman Allah’tan gâfil oldum ki!” desin.
Sen oruç tutmadan bahset, o verilmiş ahitleri yenilemeden bahsetsin, seni ta Kâlû belâ’ya kadar götürsün. Ve bu anlayış karşısında  dile getirdiğin şeyin sathiliği sebebiyle yüzün kızarsın.
Sen zekat de o, haddizatında kendisinin ak ve pak olduğunu söylesin. Beyazın da beyazı var diyorlar ya. Aha böylesine beyaz olan bir kalbi ve gönlü, hangi kir ve pastan arındırmak için zekat verecek, ya da namaz kılacaksın.
Öyle bir cami düşün ki ne mihrap var, ne minber ne de kürsü… Cemaat ise hak getire. Ben buna nasıl cami derim.
Ha, dersin ki minber var ama minbere benzemiyor, mihrap var mihraplık yapmıyor, kürsü ise öylesine... O da ayrı bir sorun.
İmdi din adına konuşanlarımız bize öyle bir din anlatıyor ki, kişi için dini yaşamak kor ateşi avucunda tutmaktan daha beter oluyor. Dini ritüeller, bizi daha olgun, daha ahlaklı yapmak içindir. Ama bu ritüeller bazen canımızı acıtıyor.
Din menkıbelere boğulmuş bulunuyor. Uçurulanların sözde kerametleri yolumuzu kesiyor.
Sahabî, namaz kılarken atının örkten boşandığını ve uzaklaşmakta olduğunu fark edince namazını hemen bozup arkasından koşarak atına yetişmede bir sakınca görmüyor. Yaptığı işin dine aykırı olacağını düşünmüyor. Çünkü namazına devam etseydi şayet arkasından ilerlemiş yaşıyla kilometrelerce uzaktaki bir yolu yaya almak zorunda kalacaktı ve bu kendisine büyük bir meşakkat getirecekti. Oysa din meşakkati kaldırmak için gelmişti. O bunun idraki içindeydi. Çünkü yıllar boyu Hz. Peygamber ile olan sohbetinden dinin bu kolaylaştırıcı, meşakkati defedici ruhunu kavramıştı. Bu anlayışla o, namazını bozmayı ve atın ardından koşmayı dindarlığına halel getirecek bir şey olarak görmüyordu. Ama yeni yetmeler, o yaşlı sahabeyi incitecek şekilde kınayabiliyorlardı. Bu iki tavırdan hangisi doğruydu. Elbette, sahabînin temsil etmiş olduğu anlayış, dinin özüne uygun olanı idi.
Çok saygın bir fıkıh hocamdan dinlemiştim. Hatırımda kaldığı kadarıyla İbn Âbidîn’de yazıyor diye anlatmıştı.  Bağlam namazların vaktine gösterilmesi gereken önem idi. Namazları vaktinde kılmak o kadar önemliydi ki… Mesela şöyle bir manzarayı göz önüne getirin. Bir kadın doğum yapmaya başlamış ve hatta çocuğun kafa kısmı dışarı çıkmış. Ama doğum tamamlanmamış. Namaz vakti artık son anına gelmiş. Vakit çıktı çıkacak… İşte bu durumda kadın, kafası dışarı çıkmış çocuğun zarar görmemesi için bir oyuk kazacakmış ve namazını kılacak, çocuğun kafası o oyuğa gelecek ve de çocuk zarar görmeyecek, ama kadın illa ki namazını kılacak…mış.
Dindarlık işte bu!
Olurdu olmazdı, doğumun başlaması ile birlikte plasentanın yırtılması sonucu gelen sıvı sebebiyle abdesti bozulmuş olurdu olmazdı, bunlar bir tarafa… Fıkıhta nazarî yaklaşım (farazî fıkıh) diye bir şey var: Var say ki böyle bir durum var, o takdirde cevabı ne olur gibisinden bir yaklaşım. Yahu hele olay bir olsun ondan sonra bakarız, hem öyle bir olay olmaz ki… demek yok.
İşte böyle olmayacak bir olay farz edilerek namazın vaktinde kılınmasının ne kadar önemli olduğu anlatılır.
Bunu kitaba yazan fakih hiç doğurmuş mudur acaba! Allah bilir doğuranı da görmemiştir. Zaten o zamanlarda çocukları da leylekler getiriyormuş!
Namaz dinin direğidir. Direk gitti, din gitti.
Esasen doğru olan bu tür anlatımlar zamanı ve zemini dikkate almadan mutlak bir söylem ile söylenince o zaman bu anlatım tarzı henüz daha işin başında olan gençlerimizi, İslamla yeni tanışmış insanlarımızı zora ve sıkıntıya sokabiliyor.
Bir iki gün önce bir öğrencim geldi. Hocam “Falanca fakültede asistan olan arkadaşlarım var. Orada üzerlerinde bir baskı hissediyorlarmış ve buna sebep de namazlarını tuvalette kılıyorlarmış? Olur mu? diye soruyorlar” dedi.
İşte sana mesele! Farazî de değil.
Bir iki gün önöce Mehmet Ali Şahin, “Biz 2002’de hükumet olduk. Ancak referandum sonrası iktidar olabildik” anlamına bir şeyler söylüyordu.
Başörtüsü yasağı kamusal alanda kalkmıştı ve kamuda çalışanlar artık başörtüsü takabiliyorlardı.
Demek ki durum hiç öyle değil. Herkesin alanı, kendi alanı. GAP’ı gaptırmam, mantığı. Oraya daha kimse uzanamıyor. Herkes kuralını bir anlamda kendi koyuyor. Kendisi gibi olmayanı, en azından kendisi gibi görünmeyeni kendi alanında görmek istemiyor. Herkes kendi iktidar alanında ayrı gayrı kimse istemiyor.
İşte böyle bir ortamda üzerlerinde baskı hisseden bu kızlar namazlarını tuvalette kılıyorlarmış.
“Nasıl yani?” dedim.
“Kabinde, klozetin olduğu yerde kılıyorlarmış!”.
İmdi bu çocuğumuzun halet-i ruhiyesini düşünelim. Belli ki güçlü bir imanı var. Namazını kılmak istiyor. Öbür taraftan hayatının başında, kendisi için bir ideal belirlemiş, onu gerçekleştirmek için de bir yol tutmuş. İdealine götüreceğini bildiği için tuttuğu yolu kaybetmemek için de çırpınıyor.
Çarpan bu iki kanat onu yücelere çıkaracağı beklenirken, biz kızımızı tuvalette kaybediyoruz.
Nezakette, nezahatte biz erkekler gibi de olmayan bu ince ruhlu çocuklar, yapmış oldukları bu işle kim bilir nasıl travmalar yaşıyorlardır.
Soruyor: “Olur mu hocam!”
“Olur kızım neden olmasın? Sifonu çekince ne var ne yok zaten gidiyor. Üzerini de örter. Necaset madeninde olunca da zarar vermez. Bak içimizde de var, ama zarar vermiyor.!!!”
İyi de size bu aklı kim veriyor.
İslam deyince çaresizlik mi demektir. Zorluk ve sıkıntı mı demektir. İslam deyince bayağılık, pespayelik mi demektir.
İslam’ın zor zamanlar, sıkıntılı durumlar, meşakkatin normalin üstüne çıktığı anda devreye sokacağı ikame kurumlar yok mu? Ya kırk katır ya kırk satır mı?
Bu yavrularımız mesela neden namazlarını cem ederek kılmazlar da böylesi zor, aşağılayıcı duruma düşerler. Bu kızlar namaz konusunda kendilerini neden bu kadar çaresiz hissederler ve çeresizliği kendileri için bir çare görürler. Bunların insaflı hocaları yok mu? Söz kendileri olduğu zaman bin bir dereden su getiren ama başkaları söz konusu olduğu zaman takvanın da takvası kesilen adamlar mı bize yön verecek. Din konusunda bizim yegane örneğimiz peygamberimizdir. O, iki şey arasında seçim yapacağı zaman hep kolay olanını, hep nezih olanını seçerdi.
Herhangi bir hadis kitabına baksanız Hz. Peygamber’in namazların cem edilerek kılınması ile ilgili onlarca uygulama ve açıklamasını görürsünüz.
Mezheplerimiz de bu esası benimsemişler ve tam bir yelpaze şeklinde konuya yaklaşımlarını sergilemişler. En dar tutanlar Hanefîler ve en geniş tutanlar da Hanbelîler olmuş. Ortada da Şafiîler ve Mâlikîler var.
Cemi yani iki namazı birleştirerek bir vakitte kılmayı caiz kılacak mazeretlere baktığımız da şunları görüyoruz: Yolculuk, hastalık, süt emzirme, istihâza, her namaz için abdest alma imkanı olmayan ya da bunda zorlanan kimse (mazûr), can korkusu, mal korkusu, ırz korkusu,  cem yapmaması halinde geçimine halel geleceği (işini kaybetme vb. gibi) korkusu, kar, don, çamur, şiddetli soğuk, elbiseyi ıslatacak ölçüde yağmur…
Belli ki bunlar birer örnek. Fakihler kendi dönemindeki mazeretleri sıralıyor. 36 saat süren ikizleri ayırma ameliyatından bahsediyor mu? Yok. Niye? Çünkü onların öyle bir problemi yok. Trafik diyor mu? Yok? Çünkü böyle bir dertleri yok…
Biz, Şia gibi beş vakitte beş namazı üç vakte beş namaz  yapalım ve bunu kalıcı kılalım demiyoruz. Biz sadece Müslümanları, dindarlık adına sıkıntıya sokmayalım diyoruz.
-Efendim, eskiden insanlar dinleri uğruna ne sıkıntıları göğüslemişler. Ne yani şimdi biz ekmek kaygısı ile namazımızı kılmayacak mıyız? Allah Rezzak-ı âlemdir, bir kapıyı kapar binini açar.
-Bu anlayışı sen kendine sakla. Kendin yap. Biz de seni insanlık ufkuna bir değer olarak koyalım ve sana bakarak biz de hizaya gelelim. Ama sen bu sakim dindarlık anlayışını körpe yavrular üzerinden gerçekleştirmeye çalışma.
Fetva, Allah adına konuşmak demektir. İslâm deyince asgarî düzeyi esas almak gerekir. Aksi takdirde İslam adına bütün insanlığı kucaklayamazsınız. İslam seçkinlerin, güçlülerin, ayrıcalıkların dini halini alır.
Herkes kendisi söz konusu olduğu zaman ne yaparsa yapsın, ister hiç evlenmesin, ister geceleri hiç uyumasın, ister gündüzleri hep oruç tutsun… Ama bunları din adına başkasından istemesin.
-Söyleyin o kızlarımıza namazlarını cem ederek uygun ve nezih ortamlarda kılsınlar. Kendi içlerine sinmeyecek bir uygulamayı, İslam adına da yapmasınlar!
Umarım bu çözümü kendi akıllarınca bulmuşlardır.  Yok bunu onlara din adına birileri buyurmuşsa vah o zaman bizim işimize.
Bu yol çıkmaz sokak. Bu anlayış bizi boğar. Bu yaklaşım insanlığa huzur getirmez.
Güncel dini sorunlar olur muymuş?
Aklı olanlar için elbette olmaz. Ama akıl yok ki?
Ya birilerine emanet edilmiş, ya ariyet verilmiş. Ya da hiç açılmamış, sıfır kilometrede. O yüzden de adamların akılları çok kıymetli ya?
Allah’ım bize merhamet eyle!
Allah’ım ne olur bizi İslam’ın engin semalarında cevalan edenlerden değil, onun huzur ikliminde ayakları yerde, zemine sağlam basanlardan eyle!
Sala veriliyor.
Hayırlı cumalar!
06.12.2013

GARİBCE

3 Aralık 2013 Salı

Garibce bir tecrübe: Sessizliği dinledim!


Peygamber olma yaşı geçti gitti. Bişey olamadık. Peygamber ölme yaşına yaklaştık, hâlâ bişey yok.
Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan diyorlar. Bulamadık. Bari bir yaşam koçu bulalım dedik. Ha bu arada koç dediysek öyle boynuzlu kurbanlık koç anlamında değil, bu koç başka  koç. Dilimizi eşşek arısı soksun. Anamızın ak sütü gibi güzel Türkçemiz neremize yetmezdi?  Ya koç olacak ya guru…
Anlattıklarına bakıp da şaka ile karışık “galiba sonunda ben de buldum şeyhim olur musun” diye irademi ortaya koyduğum (böylece mürîd olacaktım çünkü mürîd iradesini ortaya koyan delmek oluyor) bir  koç mu desem, guru mu yoksa âşık mı, belki bu sonuncusu daha iyi bana dedi ki: “Ben sessizliği dinlerim, sen de dinle!”
Yanlış anlaşılmasın, bunu beni irşad için demiyor, kendi tecrübesini benimle paylaşmış olmak için söylüyordu.
Kendi şeyhliğini kabul etmese de ben “mürid” olarak emir telakki ettim ve bu gece yatağımdan kalktım el ayak kesilmiş, her tarafı sessizlik bürümüştür, şimdi tam zamanıdır dedim ve kendimce yapılması gereken mukaddimeleri ifadan sonra oturdum ve yumdum gözümü başladım dinlemeye:
Önce şöyle boğazımı bir temizledim. Ki üzgünüm ama bunu ben hep yaparım. Sonra sessizliğe gömüldüm. Dinledim dinledim, gene dinledim.
Sessizliği görsem tanır mıydım, davışını hisseder miydim, duysam dilini anlar mıydım, doğrusu hiç bilmiyordum. Ama  nasıl mürid şeyhe “gassal elinde meyyit gibi olmak” lazımsa benim de öyle olmam lazım dedim. Ve başladım dinlemeye.
Dinledim, dinledim. Aaa! O da ne? Bir ses geliyordu derinden derinden. İyice bir kulak kesildim. Yahu bu ses tanıdık. Bu belli ki motor sesi. Buz dolabı devreye girmiş meğer. Bir süre motor sesi eşliğinde dinlememi sürdürdüm.
Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu, çünkü yalıtım iyi sayılırdı. Gözlerim yumulu dinliyordum. Acaba ne duyacaktım. Bir süre sonra gene bir glo glo glo bir ses. Ihı acep geliyorlar mı? dedim. Yok yahu galiba komşulardan biri sifonu çekti ne bileyim ben. En nihayetinde uyduruktan bir apartmanda yaşıyoruz. Duyduğum her sesi anlatacak olsam perdeyi de yıkmış oluruz. Neme lazım. Oğlum sen de neden her sesi duyarsın? Niçin algıda seçici olmazsın? Tövbe! Tövbe!
Neyse. Gene sükûnetimiz bozuldu. Ama yılmak yok. Âşıklar yalan söylemez. İlla ki bir şey olmalı. Gene derin bir sessizliğe gömüldüm. Bir süre sonra gök gürültüsünü andıran bir gurultu bastırdı ortalığı. Dedim yahu bu benim karnım, belli ki gene tutturdu, gurulduyor işte. Hani insanı zaman zaman mahcup eden türden karın guruldamaları var ya o cinsten. Neredeyse yolumu kesecekti..
Yahu ben bu badireleri nasıl atlatacağım? Meded şeyhim elimden sen tutmazsan ben bu yolda bu engelleri nasıl aşarım? Ey sesizlik neredesin, neden bana bir şeyler söylemiyorsun. Bekletme gel gayrı.
Sonra bir fikir geldi aklıma dedim ellerimle kulaklarımı tıkarsam belki daha iyi duyarım: Aaa bu kez başka bir ses hem de ne ses. Bazılarının cennetin sesi dedikleri bir ses. Meğer benim içimde ne sesler sessizlik ikliminde yaşarmış da haberim olmazmış.
Belli ki duymam istenen bu da değildir dedim. Ellerimi kulaklarımdan çektim. Yine yoğunlaştım. Bu kez başka bir sesti duyduğum… Belli aralıklarla bir kudüm gibi ritim tutturan bir sesti. Nabzımın atışlarını duyuyordum, acaba her vuruşta seslendirilen bir nota da var mıydı? Bilemedim. Ne sanattan ne musikiden anlardım. Kendimi çaresiz hissetim. “Şeyhim sen benim elimden tutmadan ben nasıl ederim!” dedim.
Sonra dank etti. Yahu bu yolda bir “el alma” diye bir şey vardı.
Yaptığım şeyin zamanla bize telkin ettikleri rabıta mı acaba dedim. Yok yahu ne alakası var. Rabıtada şeyhin resmini alnın iki çatına getirecek ve o surete odaklanacaksın. Sonra o seni alıp attaaya götürecek.
Rabıta esnasında yapmaya çalıştığımız ama muziplikten olsa gerek çoğu kez gene başaramadığımız tezekkürü’l-mevt yani ölümü düşünmek mi dedim. Can köprücük kemiğine dayanmış, boncuk boncuk terliyorsun, başucundakiler ne yapacaklarını şaşırmışlar, ayak ayağa dolaşıyor, kimi okuyor kimi yüzüne üfürüyor, kimi ıslak bezle alnını siliyor, pamukla dudağını ıslatıyor ve sen sonra bir keçe içine sarılmış itburnu çalısının bir anda çekilişi gibi canını teslim ediyorsun. Çeneni bağlıyorlar, ayaklarını çatıyorlar, teneşire koyuyorlar, çırılçıplaksın. Buz gibi teneşirin üstünde kaynar kazanlardan alınan kızgın suyu üstüne döküyorlar, fazla sıcakmış galiba bak adamın dişleri gözüktü diyorlar, bu kez suyu biraz ılıştırıyorlar ve vıcık vıcık yıkıyorlar, hayatında hiç binmediğin bir at üstündesin, omuzlara biniyorsun… Namazını kılıyorlar ve kara toprağa koyuyorlar. Herkes çekip gidiyor. Tamam diyorsun bu kadarı yeter ben de evime gideyim. Doğruluyorsun ama kafan, üzerine konulmuş sapıtma ağaçlarına çarpıyor ve  sen yepyeni bir dünyaya uyanıyorsun.  Tam o sırada elinde tokmak gök gözlü görüntüsü korku için yeten birileri gelmiş belli ki seni siygaya çekecekler: Men Rabbüke… diye başlıyorlar. Anlamadım diyorsun: Elindeki tokmakla kafana öyle bir indiriyorlar ki yedi kat yerin dibine indiriyorlar… Sonra ellerindeki kancayı avurduna takıp geri çıkarıyor….
Dayan dayanabilirsen.
Ve düşünce bu minval üzere sürüp gidiyor.
Ben bunu çok iyi beceremezdim de bizim bir arkadaşımız vardı. O bu esnada bulgur kazanı gibi kaynardı. Ve ben ona imrenirdim. Hala da imrenirim. Ben onun gibi öylesine safiyane bir gönle hiç sahip olamadım.
Yok yahu, benim bu yaptığım ne o ne bu?
Bre Garibcem! Bu işler mürşidsiz olmaz.
Şeyhim beni neden kendi halime koyarsın. Neden elimi tutmazsın. (Yahu bu Hz. İsa’nın son sözüne mi benzedi ne!)
Bu kısa tecrübe bana gösterdi ki ustasız sanat öğrenilmez.
Hayat yani yaşamak ise en büyük sanattır.
Öyle olunca ben bunu sensiz nasıl öğreneceğim ey USTA!
BÜYÜK USTA!
Dua ile!
03.12.2013
GARİBCE

2 Aralık 2013 Pazartesi

Kelam ilmine ihtiyaç var mı!?


İbn Haldun Mukaddime’sinde (Uludağ Çevirisi, Dergah Yayınları, İstanbul,  II. Baskı 1991, II, 1088) Kelam ilmi ile ilgili değerlendirmelerinin sonunda şöyle diyor:
“Velhasıl, ilm-i kelam diye bilinen bu ilmin çağımızda ilim talipleri için zaruri olmadığı bilinmelidir. Çünkü mülhidler ve bid’atçılar yok olup gitmişlerdir. Ehl-i sünnet imamları, onlara karşı tedvin ettikleri ve yazdıkları (eserler) ile bizi bundan müstağni kılmışlardır…
Cüneyd (r.a.) uzun uzadıya kelamdan bahseden mütekellimlerden bir taifeye uğramış ve “Bunlar kimlerdir?” diye sormuş, “Allah’ı hudûsa delalet eden sıfatlardan ve kusur alâmeti olan hususlardan delillerle tenzih eden bir kavimdir” denilince şöyle demiş: “Kusurun bulunması imkansız olan bir yerden kusuru reddetmek asıl ayıp ve kusurdur!”
Lakin yine de halktan olan biri (ahad-ı nâs) ve ilim talipleri için kelam ilminin faydası muteber ve geçerli bir faydadır. Zira sünnetin hamili ve bekçisi olan bir kimsenin, sünnetten alınan akideler üzerine nazari delillerle istidlal etmeyi bilmemesi hoş bir şey değildir.”
İşte böyle diyor ünlü İbn Haldun (ö. 808/1406).
Malum kelam ilminin amacı, naslarla belirlenmiş olan akaidi (dinî inançları), aklî deliller ile yerleştirmeye çalışmak ve özellikle de bir bilgi kaynağı olarak vahyi kabul etmeyen inkarcı zümrelere karşı bu inançların savunusunu yapmaktır.
Akaid ilmi inançları belirler ve delil olarak da nasları kullanır. Mesela Allah birdir, delilim de “Kul hüvallahu ahad = De ki Allah birdir” ayetidir der.
Kelam ise Allah’ın varlığı ve birliği inancını aklî deliller üzerinden yerleştirmeye ve  karşı inançlara ve saldırılara karşı savunmaya çalışır.
İki Azeri tartışıyorlarmış. Biri inançlı diğeri ateist. İnançlı olan Allah’ın var ve bir olduğunu söylüyor, delil olarak da  “İşte bak Allah şöyle buyuruyor diye Kul hüvallahu ahad ayetini okuyormuş. Ateist olan demiş ki: “Ben onun özünü inkâr edirem, sen bana sözünü delil getirirsen!”
İşte kelam bu gibi durumlarda hemen devreye giriyor. Aslında hep devrede olması gerekiyor. Zira ne zaman ve nasıl inançlara karşı saldırılara geçileceği belli olmaz. Hep teyakkuz halinde olmak gerekir.
İmdi İbn Haldun’un sözüne bir bakalım. O, “Kelam artık zorunlu değil çünkü mülhitlere ve bidatçılara karşı verilen savaş, inançlılar lehine sonuçlandı. Onların bütün itirazları cevaplandırıldı. Bu konuda nice kitaplar yazıldı. Haliyle bu ilme artık zaruret kalmadı. Ama gene de bilinse iyi olur” anlamında şeyler söylüyor.
Bu söz onun zamanı itibariyle doğru olabilir. Buna rağmen dikkat edilirse onun sözü gerekçeli bir sözdür, şarta talik edilmiştir. Günümüzde artık buna ihtiyaç yoktur denmektedir.
Oysa bizim kendi çağımıza gelince, bugün asıl sorun yaygın bir inançsızlık sorunudur. Ateizm başta olmak üzere pek çok çağdaş akım ve felsefe her yerde kol gezmekte ve bu dinin içine doğmuş yavrularımızı bile bir gulyabani gibi bizden çalmaktadır. Bu çocuklarımızın adları bizim koyduğumuz adlardır; Ahmed’dir, Hasan, Hüseyin’dir, Ali’dir Veli’dir, Özal’dır. Ya da Ayşe’dir, Fatma’dır, Gülay’dır, Tülay’dır, Hazal’dır…
Belki ağzından Allah, dilinden bismillah da eksik olmaz. Ama inanmaz. Kültürel olarak bunları kullanır ve bu anlamda varlığına eyvallah, ama bir inanç olarak onları kabul etmez.
Niye etmez, bilinmez.
Bir saygılı öğretmenimiz geçenlerde dert yanıyordu. Bir öğrencisi ateist olmuş, onu yeniden kazanabilmek için çırpınıyor, ne yapabileceğini Garibce’ye soruyor, “Siz hocasınız, illâ ki buna verilecek bir cevabınız vardır” diyordu.
Heyhat ki ben ona bir reçete sunamıyorum. Kendime bahaneler buluyorum.
Neden sahip olamıyoruz ve elimizdeki, evimizdeki kuzularımızı kurda kuşa kaptırıyor ve her yandan kuşatmış olan şeytanın tuzaklarına düşmelerine imkan veriyoruz ya da seyirci kalıyoruz.
Bunlarla ilgili “Ne haltları varsa görsünler!” diyebilecek miyiz?
“Herkesin inanıp inanmama özgürlüğü vardır, dilerse kişi cehenneme de gider ve biz ona karışamayız, kendi seçimidir!” diyerek bir çırpıda bu mudıl meselenin içinden çıkabilecek miyiz?   Bu ana kuzularından her biri bizzat benim kendi öz yavrum olabilir ve de öyledir.  Hem seninki ile benimki arasında Allah nazarında ne fark vardır ki?!
Nuh “Dalgalara kapılan oğlu için “Ya Rabbi diyordu, o benim oğlum! Hani senin de vaadin vardı.”
Onun amel-i gayri sâlih olması gerçeği, o raddede bile Nuh’u ona karşı ilgisiz kılmıyordu. Bir ömür boyu anlatmıştı, bıkmadan usanmadan yıllar boyu halkının ıslah-ı nefs etmelerinden umudunu kesmemişti.
Bize ne oluyor?
Neden bize uzanmış ellere bir tekme de biz vuruyoruz.
Küfür (inkârcılık) bataklığına düşmüş ve debelenen nice insan, içinde bulunduğu çaresizliği kim bilir bizlerle nasıl paylaşmak istemişlerdir de biz o can pazarında hangi sudan bahanelerle kendimizi selamet sahiline çekmişizdir.
Çağın problemleri yaygın inançsızlık. Özellikle de kurumsal dinlerden ya da dinlerin geleneksel kurumlaşmış yapılarından kaçış çok dikkat çekici boyutta gözüküyor.
Tarihte hiç olmadığı kadar bir kentleşme ve göç olgusu yaşanmış. Geleneksel bağlardan kopan insanlar büyük şehirlerde yalnızlığın kucağına savrulmuş. Bin bir sorun sarmalı içinde neredeyse hepimiz bunalım sendromları yaşamışız. Kimi içinden çıkabilmiş, kimi ise kaybolmuş gitmiş.
Allah’ım bize ne oldu!
Geleneksel tutamakların yerine yenilerini ikame edemedik. Şehire geldik, köyü de beraberimizde taşıdık. Şehirde bizim kaybolduğumuz gibi uyum sağlayamayan değerlerimiz de şaşırdı ve kayboldu gitti.
İbn Haldun’un çağında mülhidler ve bidatçılar artık cevaplarını almışlar ve varlık gösteremez olmuşlar.
Ama gel gör ki bu çağda bir sürü izm dünyamızı hem de küresel ölçekte istila etmiş durumda. Eski mevcut yapılar üzerinden silindir geçmiş, her şey yamyassı birbirine benzer hal almış: Her alandaki sorunlar gibi inançlar alanındaki sorunlar da artık evrensel bir boyut kazanmıştır.
İşte böylesi bir durumda bizlerin özellikle yeni bir kelam ilmi ile hemen herkese ulaşabilecek bir dil tutturmak ve gene hemen herkesin anlayabileceği argümanlarla bu akımlara karşı cevap oluşturmak zorundayız. İbd Haldun’un şartlı cümle yapısı da bu sonucu gerekli kılıyor.
Tabi yeni ilmi kelam derken, gerçekten içerik ve işlevsellik açısından yeni olmasını kastediyorum.
Vaktiyle Hasan Hanefi’yi Yeni Arayışlar Platformu olarak Fakültemizde ağırlamıştık. O kelamın yenilenmesinden bahsediyordu ve kelamın en önemli problemlerinin günümüzde artık fakirlik, açlık, yönetim sisteminin ne olacağı, sömürgecilik, işgal altındaki toprakların kurtarılışı, küfür, ilhad, materyalizm, Marksizm ve solculuk, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru akmaya çalışan göç olgusu, beyin göçü… gibi sorunların olması gerektiğini vurgulamıştı. Bu konferansın çözümünü yapıp yayınlamıştık. (bk. İslam Düşüncesinde Yeni Arayışlar I, Yayına hazırlayan: Doç. Dr. İlyas Çelebi, Rağbet y., İstanbul 1998, s. 309 vd.)
Ne zaman ki yeni kelamcılarımız imamet, amel-iman, zat-sıfat ilişkisi, Kur’an mahluk mu değil mi, Rüyetullah meselesi gibi konularla ilgilendikleri kadar sözü edilen ve çağın inanç dünyasında ayrık otu gibi kök salan  problemleriyle de ilgilenirlerse gerçekten o zaman bu ilmi yenilemiş olurlar.
Ve Garibce nazarında böyle bir yenilenmeye çok ihtiyaç vardır.
Başarı dileklerimle!

02.12.2013
GARİBCE

1 Aralık 2013 Pazar

Garibce bir çatlak kova!


Garibce bugünlerde gene söyleyeceğini söylüyor. 
Zaman zaman  onu beslemede bize muzahir olanlar da oluyor ve Garibce adına biz onlara teşekkür ediyoruz.
Bugünlerde Garibce’ye bir kimesne dadandı. İn mi desem cin mi desem! Adı sanı bilinmiyor. Âlim mi, ârif mi, yoksa bir âşık mı? Mevlana’ya gelmiş Şems gibi (Bu biraz abartılı oldu galiba!). Ya da çiçek özü almaya gelmiş arı gibi. Almak için gelmiş, ama aşılıyor, daha çok veriyor. Çatlak kova gibi. Efendisine su taşımak için gelmiş fakat taşıdığı suyun çoğunu götürürken akıtmış bir kova. Ama ardından yol boyunca öyle güzel güller ve çiçekler bitmiş ki, sonunda uşak, efendisinin  gönlünü çatlak kovanın suladığı bu güller ve çiçekler sayesinde  ancak kazanabilmiş.
Kovadan bizim payımıza da düşen işte bir hikaye:
“Babamdan dinlemiştim:
Çocukluğumuzda oturduğumuz şehir Zülküfül Dağında idi. Evimizin bitişiğinde ufak bir ağılımız vardı. Bir kış, baktık ki arada bir hayvan eksiliyor. Bir, iki, üç.
Bunun üzerine babam, durumu anlamak için geceleri ağılda beklemeye karar verdi. Bir gece, elinde petrol lambası, bir elinde bir sopa, beklerken, ağılın giriş yerinden içeriye bir kurdun daldığını görür. Meğer ağıla dadanan bir hırsız değil, bir kurtmuş. Kurt içeri girince, hayvanlar panik içinde bir oraya bir buraya koşuşup duruyorlarmış. Babam kurda sopayı yapıştırmaya başlar.
Babam, kurtla çarpışmasını şöyle anlattı: “Kurt, benim elimde lambayı görünce, üstüme atılıp beni paralamaya girişmedi. O, bütün gücüyle lambayı söndürmeye çalışıyordu. Ben bir elimle lambayı onun üfürerek söndürmesinden kurtarmak için mümkün mertebe uzakta tutuyor, öte taraftan sopayla onu dövmeye çalışıyordum.
Kurt’sa, tıpkı bir insan gibi, durmadan ağzını uzatarak lambayı söndürmeye çalışıyordu. Bütün dikkat ve gayretini ilkin lambayı söndürmeye yöneltmişti. Fakat o bütün bu uğraşmalarına rağmen lambayı söndürmeyi başaramadan ben onu öldürebilirdim.”
Bu vaka biz Müslümanlarla Müslümanların düşmanları arasındaki açık gizli savaş hakkında bir takım düşünceler ilham etti. Kurt neden doğrudan doğruya sürünün üzerine değil de dedeme yönelmişti?
Kurt düşünüyor ki, lamba dedemin elinde oldukça dedem olanca gücünü kullanabilecektir. İki tarafın da kuvvetini tam kullanmasının sonucu ise kesin değildir. Kurdun dedemi mutlaka yeneceğine dair elinde bir garantisi yoktur. Fakat bir kere lambayı söndürmeyi başarırsa dedem etrafını, yanını yöresini göremeyecek, karanlığa alışık gözlerinin üstünlüğü ile kurt hasmını kolaylıkla alt edecektir. Bu yüzden tıpkı bir insan gibi lambayı üfürmeye vermiştir kendini.
Müslüman, elinde bir lamba bulunan bir ev sahibidir. Onun düşmanı da, ister batılı olsun, ister komünistler olsun tıpkı o kurt gibidir. Müslüman’ın lambası Kur’an ve İslam’dır. O, ancak onun aydınlığında bu evren gecesinde yanını yöresini görebilmekte ve onun ışığında yaşayabilmektedir.
Avrupalı, lambayı söndürebildiği her ülkede, Müslümanları kolayca hâkimiyeti altına aldı. Şimdi bütün gücüyle henüz bütün İslam ülkelerinde söndürmeyi başaramadığı noktaya, yani İslam’ı tam anlamıyla söndürmeye bütün zekâ ve teknik gücünü sarf ediyor.
O biliyor ki bunu başarırsa artık Müslümanları tam anlamıyla tarihten silmeye, yani etkisiz ve güçsüz hale getirmeye erişmiş olacaktır.
Unutmayalım ki, kurdun gözleri karanlığa alışıktır. Ama biz, barbar Avrupa önünde medeni İslam insanları ışığı kaybedersek yolumuzu kaybettik ve umudu da kaybettik demektir.
Ne mutlu kurdun tıpkı insan gibi söndürmek için üfürüşünden lambasını koruyabilenlere!
Gerçekten hikaye çok güzel. Tam Garibcelik.
Sonra öyküyü Herbilen’e sordum. Baktım, neredeyse bilmeyen yok.  Üstad Sezai Karakoç’a aitmiş. (Kurt ve Lamba,  Diriliş Dergisi, 1971)
Okumamış olmama hayıflandım.
Bu hikmetten bizi haberdar eden dosta teşekkür etmek ve sonra da bu hikmeti sizlerle paylaşmak istedim.
Dua ile!
01.12.2013
GARİBCE


Not: Tarih düşerken el alışkanlığı ile ay hanesine  on bir yazıvermişim, sonra baktım ay on iki olmuş. Bazen yıl yazacağım zaman ellerimin bindokuzyüzlü rakamlarla başladığı oluyor. Aradan on dört sene geçmiş ama hâlâ kendim bindokuzyüzlü yıllardaymışım gibi geliyor. Zaman ne kadar çabuk geçiyor. Bana biraz Garibce geldi de not düşeyim dedim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...