-Güncel dini sorunlar da olur muymuş?
-Olma
mııı?
-Din
sabit, her zaman ve mekanda aynı ise, o zaman sorun nereden çıkıyor?
-Sorun
tabii ki bizden, bizim algılarımızdan, bizim bakış açımızdan, dine sırtımızı ya
da yönümüzü dönüşümüzden çıkıyor.
Ayriyeten
dinî olanı anlamadan çıkıyor, yorumlamadan çıkıyor ve de uygulamadan çıkıyor.
Dinin
hayatiyeti zorunlu. Bu onu hayatın içinde tutmak demek. On beş asır öncesine
ait bir dini yapılanmayı tahnit (mumyalama) ile müzede tutuyorsanız, bu dinin
hayatiyetinden bahsedemezsiniz. Böyle bir dinin size verebileceği şey sadece
turistik kazanımlar olabilir.
Hayatında
hiç oruç tutmayan ama oruçla ilgili hayranlık uyandıracak yorumlar yapan
insanlar işitirsiniz.
Keza
namaz ile de ilgili… Zekat konusunda öyle güzel edebiyat yaparlar ki ağzınız
açık kalır.
İyi
de ben ne yapayım bu türden edebiyatları. Bana din adına orucun, namazın,
zekatın, haccın verebileceği bir şey var mı, yok mu? Sen bana onu söyle.
“Namaz
Allah’ın anmaktır” de. O sana “Ben ne zaman Allah’tan gâfil oldum ki!” desin.
Sen
oruç tutmadan bahset, o verilmiş ahitleri yenilemeden bahsetsin, seni ta Kâlû
belâ’ya kadar götürsün. Ve bu anlayış karşısında dile getirdiğin şeyin sathiliği sebebiyle
yüzün kızarsın.
Sen
zekat de o, haddizatında kendisinin ak ve pak olduğunu söylesin. Beyazın da
beyazı var diyorlar ya. Aha böylesine beyaz olan bir kalbi ve gönlü, hangi kir
ve pastan arındırmak için zekat verecek, ya da namaz kılacaksın.
Öyle
bir cami düşün ki ne mihrap var, ne minber ne de kürsü… Cemaat ise hak getire.
Ben buna nasıl cami derim.
Ha,
dersin ki minber var ama minbere benzemiyor, mihrap var mihraplık yapmıyor,
kürsü ise öylesine... O da ayrı bir sorun.
İmdi
din adına konuşanlarımız bize öyle bir din anlatıyor ki, kişi için dini yaşamak
kor ateşi avucunda tutmaktan daha beter oluyor. Dini ritüeller, bizi daha
olgun, daha ahlaklı yapmak içindir. Ama bu ritüeller bazen canımızı acıtıyor.
Din
menkıbelere boğulmuş bulunuyor. Uçurulanların sözde kerametleri yolumuzu
kesiyor.
Sahabî,
namaz kılarken atının örkten boşandığını ve uzaklaşmakta olduğunu fark edince
namazını hemen bozup arkasından koşarak atına yetişmede bir sakınca görmüyor.
Yaptığı işin dine aykırı olacağını düşünmüyor. Çünkü namazına devam etseydi
şayet arkasından ilerlemiş yaşıyla kilometrelerce uzaktaki bir yolu yaya almak
zorunda kalacaktı ve bu kendisine büyük bir meşakkat getirecekti. Oysa din
meşakkati kaldırmak için gelmişti. O bunun idraki içindeydi. Çünkü yıllar boyu
Hz. Peygamber ile olan sohbetinden dinin bu kolaylaştırıcı, meşakkati defedici
ruhunu kavramıştı. Bu anlayışla o, namazını bozmayı ve atın ardından koşmayı
dindarlığına halel getirecek bir şey olarak görmüyordu. Ama yeni yetmeler, o yaşlı
sahabeyi incitecek şekilde kınayabiliyorlardı. Bu iki tavırdan hangisi
doğruydu. Elbette, sahabînin temsil etmiş olduğu anlayış, dinin özüne uygun
olanı idi.
Çok
saygın bir fıkıh hocamdan dinlemiştim. Hatırımda kaldığı kadarıyla İbn
Âbidîn’de yazıyor diye anlatmıştı.
Bağlam namazların vaktine gösterilmesi gereken önem idi. Namazları
vaktinde kılmak o kadar önemliydi ki… Mesela şöyle bir manzarayı göz önüne getirin.
Bir kadın doğum yapmaya başlamış ve hatta çocuğun kafa kısmı dışarı çıkmış. Ama
doğum tamamlanmamış. Namaz vakti artık son anına gelmiş. Vakit çıktı çıkacak…
İşte bu durumda kadın, kafası dışarı çıkmış çocuğun zarar görmemesi için bir
oyuk kazacakmış ve namazını kılacak, çocuğun kafası o oyuğa gelecek ve de çocuk
zarar görmeyecek, ama kadın illa ki namazını kılacak…mış.
Dindarlık
işte bu!
Olurdu
olmazdı, doğumun başlaması ile birlikte plasentanın yırtılması sonucu gelen
sıvı sebebiyle abdesti bozulmuş olurdu olmazdı, bunlar bir tarafa… Fıkıhta
nazarî yaklaşım (farazî fıkıh) diye bir şey var: Var say ki böyle bir durum
var, o takdirde cevabı ne olur gibisinden bir yaklaşım. Yahu hele olay bir
olsun ondan sonra bakarız, hem öyle bir olay olmaz ki… demek yok.
İşte
böyle olmayacak bir olay farz edilerek namazın vaktinde kılınmasının ne kadar
önemli olduğu anlatılır.
Bunu
kitaba yazan fakih hiç doğurmuş mudur acaba! Allah bilir doğuranı da
görmemiştir. Zaten o zamanlarda çocukları da leylekler getiriyormuş!
Namaz
dinin direğidir. Direk gitti, din gitti.
Esasen
doğru olan bu tür anlatımlar zamanı ve zemini dikkate almadan mutlak bir söylem
ile söylenince o zaman bu anlatım tarzı henüz daha işin başında olan
gençlerimizi, İslamla yeni tanışmış insanlarımızı zora ve sıkıntıya
sokabiliyor.
Bir
iki gün önce bir öğrencim geldi. Hocam “Falanca fakültede asistan olan
arkadaşlarım var. Orada üzerlerinde bir baskı hissediyorlarmış ve buna sebep de
namazlarını tuvalette kılıyorlarmış? Olur mu? diye soruyorlar” dedi.
İşte
sana mesele! Farazî de değil.
Bir
iki gün önöce Mehmet Ali Şahin, “Biz 2002’de hükumet olduk. Ancak referandum
sonrası iktidar olabildik” anlamına bir şeyler söylüyordu.
Başörtüsü
yasağı kamusal alanda kalkmıştı ve kamuda çalışanlar artık başörtüsü
takabiliyorlardı.
Demek
ki durum hiç öyle değil. Herkesin alanı, kendi alanı. GAP’ı gaptırmam, mantığı.
Oraya daha kimse uzanamıyor. Herkes kuralını bir anlamda kendi koyuyor. Kendisi
gibi olmayanı, en azından kendisi gibi görünmeyeni kendi alanında görmek
istemiyor. Herkes kendi iktidar alanında ayrı gayrı kimse istemiyor.
İşte
böyle bir ortamda üzerlerinde baskı hisseden bu kızlar namazlarını tuvalette
kılıyorlarmış.
“Nasıl
yani?” dedim.
“Kabinde,
klozetin olduğu yerde kılıyorlarmış!”.
İmdi
bu çocuğumuzun halet-i ruhiyesini düşünelim. Belli ki güçlü bir imanı var.
Namazını kılmak istiyor. Öbür taraftan hayatının başında, kendisi için bir
ideal belirlemiş, onu gerçekleştirmek için de bir yol tutmuş. İdealine
götüreceğini bildiği için tuttuğu yolu kaybetmemek için de çırpınıyor.
Çarpan
bu iki kanat onu yücelere çıkaracağı beklenirken, biz kızımızı tuvalette
kaybediyoruz.
Nezakette,
nezahatte biz erkekler gibi de olmayan bu ince ruhlu çocuklar, yapmış oldukları
bu işle kim bilir nasıl travmalar yaşıyorlardır.
Soruyor:
“Olur mu hocam!”
“Olur
kızım neden olmasın? Sifonu çekince ne var ne yok zaten gidiyor. Üzerini de
örter. Necaset madeninde olunca da zarar vermez. Bak içimizde de var, ama zarar
vermiyor.!!!”
İyi
de size bu aklı kim veriyor.
İslam
deyince çaresizlik mi demektir. Zorluk ve sıkıntı mı demektir. İslam deyince
bayağılık, pespayelik mi demektir.
İslam’ın
zor zamanlar, sıkıntılı durumlar, meşakkatin normalin üstüne çıktığı anda
devreye sokacağı ikame kurumlar yok mu? Ya kırk katır ya kırk satır mı?
Bu
yavrularımız mesela neden namazlarını cem ederek kılmazlar da böylesi zor,
aşağılayıcı duruma düşerler. Bu kızlar namaz konusunda kendilerini neden bu
kadar çaresiz hissederler ve çeresizliği kendileri için bir çare görürler.
Bunların insaflı hocaları yok mu? Söz kendileri olduğu zaman bin bir dereden su
getiren ama başkaları söz konusu olduğu zaman takvanın da takvası kesilen
adamlar mı bize yön verecek. Din konusunda bizim yegane örneğimiz
peygamberimizdir. O, iki şey arasında seçim yapacağı zaman hep kolay olanını,
hep nezih olanını seçerdi.
Herhangi
bir hadis kitabına baksanız Hz. Peygamber’in namazların cem edilerek kılınması
ile ilgili onlarca uygulama ve açıklamasını görürsünüz.
Mezheplerimiz
de bu esası benimsemişler ve tam bir yelpaze şeklinde konuya yaklaşımlarını
sergilemişler. En dar tutanlar Hanefîler ve en geniş tutanlar da Hanbelîler
olmuş. Ortada da Şafiîler ve Mâlikîler var.
Cemi
yani iki namazı birleştirerek bir vakitte kılmayı caiz kılacak mazeretlere baktığımız
da şunları görüyoruz: Yolculuk, hastalık, süt emzirme, istihâza, her namaz için
abdest alma imkanı olmayan ya da bunda zorlanan kimse (mazûr), can korkusu, mal
korkusu, ırz korkusu, cem yapmaması
halinde geçimine halel geleceği (işini kaybetme vb. gibi) korkusu, kar, don,
çamur, şiddetli soğuk, elbiseyi ıslatacak ölçüde yağmur…
Belli
ki bunlar birer örnek. Fakihler kendi dönemindeki mazeretleri sıralıyor. 36
saat süren ikizleri ayırma ameliyatından bahsediyor mu? Yok. Niye? Çünkü
onların öyle bir problemi yok. Trafik diyor mu? Yok? Çünkü böyle bir dertleri
yok…
Biz,
Şia gibi beş vakitte beş namazı üç vakte beş namaz yapalım ve bunu kalıcı kılalım demiyoruz. Biz
sadece Müslümanları, dindarlık adına sıkıntıya sokmayalım diyoruz.
-Efendim,
eskiden insanlar dinleri uğruna ne sıkıntıları göğüslemişler. Ne yani şimdi biz
ekmek kaygısı ile namazımızı kılmayacak mıyız? Allah Rezzak-ı âlemdir, bir
kapıyı kapar binini açar.
-Bu
anlayışı sen kendine sakla. Kendin yap. Biz de seni insanlık ufkuna bir değer
olarak koyalım ve sana bakarak biz de hizaya gelelim. Ama sen bu sakim
dindarlık anlayışını körpe yavrular üzerinden gerçekleştirmeye çalışma.
Fetva,
Allah adına konuşmak demektir. İslâm deyince asgarî düzeyi esas almak gerekir.
Aksi takdirde İslam adına bütün insanlığı kucaklayamazsınız. İslam seçkinlerin,
güçlülerin, ayrıcalıkların dini halini alır.
Herkes
kendisi söz konusu olduğu zaman ne yaparsa yapsın, ister hiç evlenmesin, ister
geceleri hiç uyumasın, ister gündüzleri hep oruç tutsun… Ama bunları din adına başkasından
istemesin.
-Söyleyin
o kızlarımıza namazlarını cem ederek uygun ve nezih ortamlarda kılsınlar. Kendi
içlerine sinmeyecek bir uygulamayı, İslam adına da yapmasınlar!
Umarım
bu çözümü kendi akıllarınca bulmuşlardır.
Yok bunu onlara din adına birileri buyurmuşsa vah o zaman bizim işimize.
Bu yol çıkmaz sokak. Bu anlayış bizi boğar. Bu yaklaşım insanlığa huzur getirmez.
Bu yol çıkmaz sokak. Bu anlayış bizi boğar. Bu yaklaşım insanlığa huzur getirmez.
Güncel
dini sorunlar olur muymuş?
Aklı
olanlar için elbette olmaz. Ama akıl yok ki?
Ya
birilerine emanet edilmiş, ya ariyet verilmiş. Ya da hiç açılmamış, sıfır kilometrede.
O yüzden de adamların akılları çok kıymetli ya?
Allah’ım
bize merhamet eyle!
Allah’ım
ne olur bizi İslam’ın engin semalarında cevalan edenlerden değil, onun huzur
ikliminde ayakları yerde, zemine sağlam basanlardan eyle!
Sala
veriliyor.
Hayırlı
cumalar!
06.12.2013
GARİBCE
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder