7 Kasım 2013 Perşembe

Tarih sifonu gene çekecek!


Sınıfta bazen öğrencilerin tepkisini aldığımız oluyor. O yaşlarda biz de oldukça katı idik. İnandığımız ya da öğrendiğimiz şeylerin mutlak gerçeklikler olduğuna imanımız vardı. O yüzden de onlara aykırı gelebilecek sözler duymaya pek tahammülümüz olmazdı.
Belki yapı ile de ilgilidir. Herkes aynı olmayabilir. Kimi aynı olay karşısında diğerlerinden fazla aşırı sayılabilecek tepkiler verebilir.
Şimdi sıra tabii ki gençlerde. Onların idealleri var, gelecek hayalleri var. O dünyanın sembol kahramanları var. Muhtemelen bir sürü de tabu var.
Güçlü bir iman ile sarılınan gelenek ve muhafazakârlık varlığımızı temellendirme ve anlamlandırma açısından son derece güzel ve gerekli bir şeydir. Fakat aynı  şey, yeni bir gelecek inşasının önüne set de çekebilir. Koruyucu olan gelenek bu kez de yeniliklere ve yeni açılımlara karşı engelleyici rol oynar.
Geçmişte geleneğe karşı başkaldırdığı savı ile yargılanan, cezalandırılan, hatta öldürülen nice ismin, asırlar sonra aynı geleneğin birer umdesi halini almaları şaşılacak bir şey olmamalı. Çünkü hayatiyet denilen şey ancak böyle sürdürülebiliyor. Vücuttaki eskiyen hücreler ölmeden yerini yenisi almıyor. Güneşin patlamalarıdır ki onu her daim parlak halde tutuyor.
Bu heyecan dolu sevgili gençlerimize Garibce olarak benim öğüdüm şudur: Korkmayın, endişe etmeyin! Bir kere dine hiçbir şey olmaz. Din Allah’ın. Siz Ebrehe’nin yanına ille de çıkacaksanız, kendi develerinizin akıbeti için çıkın. Kabe’nin derdi size mi düşmüş. Nasıl olsa onun bir sahibi var.
İkincisi de üstesinden gelemediğiniz, anlayamadığınız şeyleri zamana bırakın. Zaman şimdiye dek her şeyin üstesinden gelmiştir. Bekleyin görün. Vakti saati gelince bir de bakmışsınız ki zaman bütün kazuratın üzerine sifonu çekmiş, ne kadar cürufat varsa hepsini tarihin fosseptik çukuruna doldurmuş. Ama gerçek maden olanlar tarihe direnmiş ve tarihin unutulmaz sayfalarında yer almış.
Bu durum dün için böyleydi. Bugün için de böyledir. Yarın için de öyle olacaktır. O yüzden heyecanınıza yenik düşmeyin. Hele başkalarının dolduruşuna hiç gelmeyin. Sözü her ne olursa olsun dinleyin, anlayın ve tabii ki en güzeline uyun.
Ama dinlemeden, anlamadan asla hareket etmeyin.
Söze karşı kulak tıkamak, sırt dönmek gibi bir tavır içinde de asla olmayın.
Geleceğe umutla bakın.
Zaman sadece bizim üzerimizden geçmiyor. Her şeyi aynı şekilde törpülüyor. Nice uç fikirler zamanın törpüsü sonucunda herkesin kabulüne mazhar olabiliyor.
Üzerimizdeki yılların izi çok şeyler söylüyor.
Halden, dilden anlamak lazım.
Dua ile!
07.11.2013
GARİBCE


4 Kasım 2013 Pazartesi

Önce hicret vardı!


Ensar’ın en önde gelen temsilcilerinden (nakîb) biri olan ve Bedir’de de hazır bulunan Ubâde b. es-Sâmit Akabe’de bey’at gecesini anlatıyor:
Hz. Peygamber, etrafında ashabı var iken şöyle dedi: “Bana şu şartlara uyacağınıza dair bey’at edin:
-Allah’a asla hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-Hırsızlık yapmayacaksınız.
-Zina etmeyeceksiniz.
-Çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz.
-Asılsız yere iftirada bulunmayacaksınız.
-Marûf olan  bir hususta itaatsizlik etmeyeceksiniz.
İmdi, her kim bu şartları yerine getirirse, onun ecrini Allah verecektir. Kim söz verdiği bu şeylerden bir şeyler işler ve cezasını da bu dünyada çekerse, bu onun için bir kefaret olur.  Ama işlediği şeyi Allah örter de bu dünyada iken cezasını çekmezse artık onun durumu Allah’a kalmıştır.  Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır.”
Biz işte bu şartlar üzerine ona bey’at ettik.[1]
Bu bey’atta zikredilen şartlar aynısıyla Mümtahine suresinde mümin oldukları iddiasıyla Mekke’den kaçarak Medine’ye gelen kadınların sınanması ve mümin oldukları anlaşılınca da kendilerinden bey’at alınması konusunda inen ayetlerde de zikredilmektedir[2].
Bu itibarla Akabe’de yapılan bey’atlara “Bey’atu’n-nisâ = Kadın bey’atı” denilmektedir. Bunun sebebi de kadınlardan alınan bey’atlar gibi onlarda da cihad şartı olmamasıdır.
Tarihi seyri dikkate aldığımızda Hz. Peygamber’in kendi bağlılarından aldığı ilk söz (bey’at) hicret olmaktadır. Badiye’de yaşayanlar hariç olmak üzere Müslüman olduğunu ileri süren herkesten Medine’ye hicret etmesi bir iman şartı olarak ileri sürülmüştür[3]. Sadece müstad’af[4] denilen ve imkânı bulunmayanlar bir anlamda çaresizlik sebebiyle hicretten muaf tutulmuşlardır. Amca Abbâs gibi istihbarat amaçlı orada tutulanlar da bundan istisnadır.
Ne zaman ki hicret siyaseti ile İslam’ın devlete giden yolu açılmış ve Yesrib artık Medinetü’n-Nebî olmuş ve örgütlü olmanın kazandırdığı güçle sayıca az (1500) olmalarına rağmen on bin nüfuslu Yesrib’de inisiyatifi elde etmişler ve bir arada yaşama projesini hayata geçirmişler, belli bir yerde temerküz etmiş bir güç oluşturmuşlar, cihada işte ondan sonra izin verilmiştir.
Fetihle birlikte amaç gerçekleşip, tümüyle Hicaz İslam’ın harimi halini alınca Hicret’e artık gerek kalmamış ve bundan sonra alınan bey’atler cihad, niyet ve İslâm üzere olmuştur.[5]
Buna göre Fetih öncesi hicretin iki yönü vardı: Birincisi din ve vicdan özgürlüğü tanınmayan, devamlı baskı, takip ve işkence altında bulunan bir yerden terk-i diyar ile din özgürlüğünün temin edilmiş olduğu yere kaçmak ya da sığınmak. Mesela daha önceden Habeşistan’a gerçekleştirilen hicretler böyle idi.
İkincisi de birinci amacın yanında Müslümanların güç birliğine imkan verecek biçimde, özellikle Medine’de toplanmak. Cihadın başlatılabilmesi ve Feth-i Mübîn’in gerçekleşebilmesi bu şarta bağlı idi. Nitekim öyle de oldu.
Ne zaman ki Fetih gerçekleşti, hicret siyaseti de işlevini tamamladı.
Elbette bu anlatılan İslam’ın doğuşuna tekabül eden yıllarda böyle idi. Fetih sonrası aynı zamanda dinî bir statü de olan Muhacirlik, herkese bir paye olarak dağıtılacak kadar ucuz da değildi. Mallarını ve canlarını Allah’a satmış bu ufuk insanların ancak bir özelliği idi. Bundan sonra  kazanmak isteyen artık hicretle değil, cihadla ve İslam adına ortaya koymuş olduğu yapıp ettikleriyle, niyetiyle ve ahlakî erdemleriyle kazanmış olacaktı.
Ama zaman geçecek, din ve vicdan özgürlüğü üzerinde yeniden dayanılmaz baskılar yaşanabilecek, bu durumda Hicret’in kapısı yeniden açılabilecekti. Nitekim de öyle olmuştur. Avrupa içlerine kadar gerçekleştirilen fetihlerin arkasından, oralara yerleştirilen evlad-ı fatihandan birçokları yeniden hicrete mecbur kalmışlar ve özellikle Türkiye’ye sığınmışlardır. Rus mezaliminden kaçanlar keza muhaceretle hayata tutunmaya çalışmışlardır. Endülüs Müslümanlarının dramı herkes tarafından bilinmektedir.
Acı da olsa bir gerçeklik olarak bu böyledir. Nitekim Hz. Peygamber de cihad ve savaş devam ettiği sürece bu türden muhaceretlerin olacağını bildirmiştir.[6]
Yazıyı bitirirken şuna da değinmekte yarar vardır:
Hicret bir anlamda Allah’a kaçıştır. Bu itibarla şu da bilinmelidir ki Allah’a kaçışın en önemli bir şekli de O’nun yasak ettikleri şeyleri terk ederek emirlerine yönelmek, rızasını kazanmaya çalışmak, gazabından rahmetine sığınmaktır. Eğer bu yapılırsa “Kişi öz yurdunda bile ölse hicret etmiş gibi sevap alır” diyor sevgili Hz. Peygamber.[7]
Muhacirler çok şey yaptı.
Ensar onlara kucak açtı.
Bize ise güzellikle onların yolunda yol almak kaldı.
Yolu bulmak, yolda daim olmak dualarımızla!
04.11.2013
GARİBCE




[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (1 / 11)  أَنَّ عُبَادَةَ بْنَ الصَّامِتِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَكَانَ شَهِدَ بَدْرًا وَهُوَ أَحَدُ النُّقَبَاءِ لَيْلَةَ العَقَبَةِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ، وَحَوْلَهُ عِصَابَةٌ مِنْ أَصْحَابِهِ: " بَايِعُونِي عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا، وَلاَ تَسْرِقُوا، وَلاَ تَزْنُوا، وَلاَ تَقْتُلُوا أَوْلاَدَكُمْ، وَلاَ تَأْتُوا بِبُهْتَانٍ تَفْتَرُونَهُ بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ، وَلاَ تَعْصُوا فِي مَعْرُوفٍ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَعُوقِبَ فِي الدُّنْيَا فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا ثُمَّ سَتَرَهُ اللَّهُ فَهُوَ إِلَى اللَّهِ، إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ " فَبَايَعْنَاهُ عَلَى ذَلِكَ.
[2] يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ [الممتحنة : 12]
سنن النسائي - بأحكام الألباني - (7 / 144)  عن عبد الله بن عمرو قال قال رجل : يا رسول الله أي الهجرة أفضل قال أن تهجر ما كره ربك عز و جل وقال رسول الله صلى الله عليه و سلم الهجرة هجرتان هجرة الحاضر وهجرة البادي فأما البادي فيجيب إذا دعي ويطيع إذا أمر وأما الحاضر فهو أعظمهما بلية وأعظمهما أجرا
[4] إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (97) إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا (98) [النساء]
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا [النساء : 75]
[5] صحيح البخاري - (ج 10 / ص 120) عَنْ مُجَاشِعٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَا وَأَخِي فَقُلْتُ بَايِعْنَا عَلَى الْهِجْرَةِ فَقَالَ مَضَتْ الْهِجْرَةُ لِأَهْلِهَا فَقُلْتُ عَلَامَ تُبَايِعُنَا قَالَ عَلَى الْإِسْلَامِ وَالْجِهَادِ
صحيح البخاري - (ج 12 / ص 289) عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ قَالَ زُرْتُ عَائِشَةَ مَعَ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ اللَّيْثِيِّ فَسَأَلْنَاهَا عَنْ الْهِجْرَةِ فَقَالَتْ لَا هِجْرَةَ الْيَوْمَ كَانَ الْمُؤْمِنُونَ يَفِرُّ أَحَدُهُمْ بِدِينِهِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَإِلَى رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَخَافَةَ أَنْ يُفْتَنَ عَلَيْهِ فَأَمَّا الْيَوْمَ فَقَدْ أَظْهَرَ اللَّهُ الْإِسْلَامَ وَالْيَوْمَ يَعْبُدُ رَبَّهُ حَيْثُ شَاءَ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ.
[6] مسند أحمد - (ج 4 / ص 93)عَنِ ابْنِ السَّعْدِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ مَا دَامَ الْعَدُوُّ يُقَاتَلُ
مسند أحمد - (ج 33 / ص 383)  عَنْ أَبِي الْخَيْرِ أَنَّ جُنَادَةَ بْنَ أَبِي أُمَيَّةَ حَدَّثَهُ أَنَّ رِجَالًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بَعْضُهُمْ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ قَالَ فَانْطَلَقْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أُنَاسًا يَقُولُونَ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الْهِجْرَةَ لَا تَنْقَطِعُ مَا كَانَ الْجِهَادُ
[7] مسند أحمد - (ج 14 / ص 336) عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ عَلَوِيٌّ جَرِيءٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخْبِرْنَا عَنْ الْهِجْرَةِ إِلَيْكَ أَيْنَمَا كُنْتَ أَوْ لِقَوْمٍ خَاصَّةً أَمْ إِلَى أَرْضٍ مَعْلُومَةٍ أَمْ إِذَا مُتَّ انْقَطَعَتْ قَالَ فَسَكَتَ عَنْهُ يَسِيرًا ثُمَّ قَالَ أَيْنَ السَّائِلُ قَالَ هَا هُوَ ذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ الْهِجْرَةُ أَنْ تَهْجُرَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ ثُمَّ أَنْتَ مُهَاجِرٌ وَإِنْ مُتَّ بِالْحَضَرِ

3 Kasım 2013 Pazar

Ben de bir insanım!


Yediğinize siz kendiniz bakın! Hakkınız mı ateşten bir parça mı?
Ümmü Seleme annemiz anlatır: Hz. Peygamber kapının önünde bir davalaşma sesi (cangama) duydu ve yanlarına çıktı. Onlara şöyle dedi:
“Bakın ben de nihayet bir insanım. Bana davalarınızı getiriyorsunuz. Olabilir ki taraflardan biri diğerinden  daha dilbaz olur, iddiasını  daha açık bir şekilde ortaya koyar. Ben de onun doğru söylediğini sanabilir ve  dava konusu şeyi onun lehine hükmedebilirim.  Bu şekilde her kime,  aslında başka birine ait olan bir hakkı hükmetmişsem, sakın ola ki onu almasın. Zira aslında ben ona ateşten bir parça hükmetmişimdir. Bu durumda ister alsın, isterse hakkı sahibine terk etsin!”[1] (Buhârî, Mezâlim, 16)
Birçokları, müridan tarafından uçurulan şeyhlerinin gaybı bildiğini sanırlar. Çoğu müteşeyyih de onların içinde olduğu bu inancı düzeltmez çünkü işine gelmez ve bu durumu istismar eder. Hatta öyle olduğu imalarında bulunur.
Yeryüzünde gaybı bilecek tek bir kişi olsaydı herhalde o Hz. Peygamber olurdu. Buna rağmen o ısrarla (kasr sîgasıyla “İnnemâ ene beşer” diyerek) kendisinin de nihayet bir insan olduğunu ve gaybı bilemeyeceğini ifade ediyor.
İnsanlar haklarını aramak üzere mahkemeye başvuruyorlar. İnsanların ahlakî kaygıları yeterli olsaydı, iman tek başına saik olarak kifayet etseydi haksız olduğunu bilen çoğu insan mahkemeye zaten düşmezdi. Ama maalesef insan bencil ve menfaatine düşkün. O yüzden de kendi haksızlığını bile bile niceleri mahkemede kendisini temize çıkarmaya çalışır. Avukatlar tutar. Bunun için büyük paralar harcar. Ne var ki bunlar, aslında hak etmediği şeylerin yanında devede kulak bile değildir. Sonra mahkeme safahatı başlar, uzar da uzar. Hak sahibi canından bıkar. Sonunda hâkim o delilleri değerlendirir ve  delillerin sonucuna  göre karar verir. İçinden bir ses dese ki öteki haklı, yine de delillere göre hükmetmek durumundadır.
İşte Hz. Peygamber  yukarıdaki hadisinde kendisinin de bir insan olarak delillere bakarak karar vermek durumunda olduğunu ifade ediyor ve hilaf-ı hakikat karar verme ihtimalinin bulunduğuna dikkat çekiyor. Sonunda mahkeme karar vermiş olsa bile bu kararın gerçekte hakkı değiştirmeyeceğini, hakkın ilelebet baki olacağını, mahkeme kararı ile elde edilen ama aslında karşı tarafa ait olan şeyin kişiye asla helal olmayacağını, onu alması halinde ateşten bir parça almış olacağını dikkat nazarlarımıza veriyor.
Fıkhımızı, pozitif hukuk sistemlerinden ayıran en önemli özelliklerden biri hükümlerinin hem diyanî hem de kazaî boyutunun olmasıdır.
Helal haram gibi hükümler diyanî boyutu ifade eder ve ahrete bakar. Sahih, fasit, batıl, nafiz, mevkuf gibi hükümler ise kazaî boyutu ifade eder ve dünyaya bakar.
Dünyevî açıdan kazaî yönden bir hakkın size ait olduğuna hükmedilse bile, bu uhrevî yönden o hakkın size helal olmasını gerektirmez.
Hak ilelebet bakidir ve asla hak zayi olmaz.
Mahkeme-i dünyâ hakkınızı size veremediyse mahkeme-i kübrâ elbet onu size ulaştıracaktır.
Yediğinizi bir daha düşünün.
Gerçekten hakkınız mı? Yoksa avurtlarınızda gevişleyerek tadını çıkardığını sandığınız şey cehennem ateşinden bir parça mı?
Dua ile!

03.11.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (9 / 89) أَنَّ أُمَّ سَلَمَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم أَخْبَرَتْهَا عَنْ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم أَنَّهُ سَمِعَ خُصُومَةً بِبَابِ حُجْرَتِهِ فَخَرَجَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ وَإِنَّهُ يَأْتِينِي الْخَصْمُ فَلَعَلَّ بَعْضَكُمْ أَنْ يَكُونَ أَبْلَغَ مِنْ بَعْضٍ فَأَحْسِبُ أَنَّهُ صَادِقٌ فَأَقْضِي لَهُ بِذَلِكَ فَمَنْ قَضَيْتُ لَهُ بِحَقِّ مُسْلِمٍ فَإِنَّمَا هِيَ قِطْعَةٌ مِنَ النَّارِ فَلْيَأْخُذْهَا ، أَوْ لِيَتْرُكْهَا.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Yeni bir takvim başlangıcı olarak Hicret


Müslümanlar Hz. Ömer döneminde iyiden iyiye bir devlet olma yoluna girince olayları ilişkilendirmede eski geleneksel yöntemlerin artık işe yaramadığı anlaşılır. Hani bazı meşhur olaylar vardır, o olaya göre tarih düşülür. Halk arasında bu türden kullanımlar hala vardır. Büyük selin olduğu sene doğmuşum, kıtlık yılı gelin gelmişim, hocanın minberde kabahat işlediği yılın ertesi senesi doğmuşum… gibi.
Araplar da o zamana kadar belli başlı hadiseleri esas alarak olayları tarihlendiriyorlardı. En çok kullanılan tarih başlangıçlarından biri de Fil Yılı idi. Nitekim Hz. Peygamber’in fil yılında doğduğu bilinir.
Fetihlerle birlikte ortak bir tarihleme ihtiyacı doğunca Hz. Ömer her önemli işte olduğu gibi müşavere meclisini toplamış ve Hz. Ali’nin önerisi üzerine Hicret’in yani Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye yapmış olduğu göçün, ihtiyaç duyulan bu takvime başlangıç olması fikri kabul görmüş ve 622 senesi 22 Temmuz’a tekabül eden Hicret, yeni takvimin başı kabul edilmiş, 1 Muharrem de Hicrî yılbaşı sayılmıştır. İşte bu tarihten itibaren günümüze kadar 1435 hicret yılı geçmiş bulunmaktadır.
Hicret takvimi ayın hareketini esas alır ve güneşin hareketine göre düzenlenen takvime göre on bir gün daha kısadır. O yüzden de hicrî takvim esas alınarak yapılmakta olan ibadetler ve Ramazan, Kurban, Hac gibi dinî etkinlikler her sene on-on bir gün erken gelir.
Peki, müslümanlar neden ay takvimini esas almışlardır?
Bu sorunun cevabı ay ve güneşin hareketlerinin mahiyetini bilmeye bağlıdır. Ay, güneşin bir yılda kat ettiği burçları bir ay gibi daha kısa bir zamanda kat eder. Bu yüzden de hareketi kolayca takip edilebilir. Doğada, doğal bir yaşantısı olan herkes ayın hareketlerini gözleyerek bugünün ayın kaçı olduğunu çıkarabilir. O yüzden ümmî toplumlarda aylık ve yıllık etkinliklerin ayın hareketlerine bağlanması, yükümlülüklerde asgarî düzeyin esas alınması ve herkese ulaşabilmenin sağlanması açısından zorunlu bir durumdur. Günlük etkinliklerde ise bu kez ayın değil aksine güneşin hareketlerinin esas alınması akıllıca bir durumdur. O yüzden dilde de güneşin hareketi esas alınarak belirlenen zaman dilimine gün, ayın hareketleri esas alınarak belirlenen zaman dilimine de ay denilmiştir. Bu isimlendirme Türkçe’nin ne kadar bilgece bir dil olduğunun da kanıtı sayılmalıdır (!).
İslam şeriatının genel karakteristik özelliği “ümmî – arabî” oluşudur. Herkese ulaşabilmesinin gereği olarak bu böyledir. Günlük etkinliklerin güneşin hareketlerine, aylık ve yıllık olanların da ayın hareketine bağlanmış olması bu özelliğin bir gereği olmalıdır. Çünkü güneşe bakarak günlük, aya bakarak da aylık ve yıllık etkinlikleri zamansal olarak takip edebilmek her ümmî kişinin dahi yapabileceği bir şeydir. Aksine bir durum zor olurdu ve çoğu insan için imkansızlık demekti.
Sorun şu ki bugün için astronomi ve hesap biliminin ilerlemesiyle kolay olanın ümmî gözlem olmaktan çıkıp, hesap ve kitabı esas alan takvimlere bakmak olmasıdır. Yani herkese ulaşabilmenin aracı günümüzde daha çok artık hesap ve kitabın esas alınarak oluşturulduğu takvimler olmuştur. Sanki alternatifi varmış da buna rağmen öyle düzenlenmiş ya da buyrulmuş gibi görülen zaman belirleme ile ilgili dinsel beyanların bu gerçeklikten hareketle yeniden yorumlanmasının bir zorunluluk olduğu ortadadır.
Diğer yandan da gerek hayvancılık ve gerekse tarımda üretim güneşin hareketini esas alan takvime göre gerçekleşmektedir. Hasat hep yazın olmaktadır. Oysa Ramazan ekim mevsimine de hasat mevsimine de denk gelebilmektedir. Bir Temmuz günü gerçekleştirilmiş olan hicretin, yıldönümünün bir kış gününde kutlanması biraz tuhafa kaçabilmektedir. Bu durum göz önüne almış olmalı ki Kutlu Doğum kutlamaları her yıl dönen Rebiül-evvel ayı yerine Nisan ayına sabitlenmiş oldu ve insanlarımız da bunu hüsnü kabul ile karşıladı. Bu durum, çokları nazarında Diyanet’in en önemli hizmetlerinden biri sayılmaktadır.
Bu konu aslında bir bahs-i diğerdir.
Bu yazı da asıl amaç takvim başlangıcı olarak neden hicretin kabul edilmiş olmasıdır.
İslam açısından bakıldığında önemli olaylar vardır.
Miladî takvimde Hz. İsa’nın doğumunun esas alınması gibi Müslümanların takviminde de başlangıç olmak üzere Hz.Peygamber’in doğum yılı esas alınabilirdi. (Bu arada mîlâd doğum demektir)
Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği tarih esas alınabilirdi.
Bunların her ikisi de böyle bir başlangıç için elverişli gözüküyor.
Fakat öyle olmadı, buna mukabil hicret esas alındı.
Çünkü hicret İslam tarihi açısından gerçek bir başlangıçtı.
İlk vahyin gelmeye başlaması (bi’set) bir insana nispetle ana rahmine düşmek gibi bir şeydi. Ama hicret İslam’ın gerçek anlamında doğumuna tekabül ediyordu.
Hicret, ilk temel taşları Akabe bey’atlarında atılmış olan yeni İslam toplumunun vücut bulmasıydı.
Hicret tam anlamıyla devlete açılan kapıydı.
Hicret, İslam’ın bilkuvve olmadan bilfiile çıktığı bir milattı.
Hicret, İslam’ın bizzat Hz. Peygamber’in elinde kurumlaşmasının tamamlamasının bir imkanı olan bir başlangıçtı.
O yüzden hicretin, İslam’ın tarihine başlangıç yapılması ve geride kalan bi’setten sonraki on üç senelik hayatı ana rahmi hayatı gibi değerlendirme oldukça hikmetli olmuştur.
Böyle bir takvimi bize miras bırakan Ömer’e ve Ali’ye selam olsun.
İşleri hep meşveret ile sonuca bağlayan koca Ömer! Senin anlayışına bugün de aynısıyla muhtacız.
Ve sen ey ilmin şehrine açılan kapı Ali! Cesaretin ve dillere destan kahramanlığın  kadar aklın ve ferasetin ile de hep öncüydün.
Cümlenize selam olsun!
Hicrî yeni yılımız hayırlı olsun!

02.11.2013

GARİBCE

1 Kasım 2013 Cuma

Hak zail olmaz!


Geçenlerde İmamoğlu ağabeyin işyerinde alış veriş yaparken bir adam yakınıyor “Köyde kardeşimin çocukları, ne var ne yok hepsini kadastro gelince kendi üzerlerine yazdırmışlar.” diyordu.
İmamoğlu benim hoca hem de fıkıhçı olduğumu söyleyince adam bana döndü ve “Ne yapayım hocam!” dedi. Ben de “Bu konuda sen yalnız değilsin, Anadolu’da pek çok kişi aynısını yapmış halde. İstanbul’a gidenler, okuyup memur olanlar nasıl olsa kendi başlarını kurtarmışlardır diye köyde kalanlar babalarından intikal eden mülkleri hep kendi üzerilerine yazdırmışlar.” Dedim. Sonra şöyle devam etti konuşma:
-Eee ne olacak şimdi!
-Hak zail olmaz.
-Nasıl yani!
-Burada olmazsa orada alırsın.
-Burada nasıl alacağım.
-Mahkemeye verirsin.
-Niye ben verecek ve uğraşacakmışım.
-O zaman öbür tarafı bekleyeceksin.
-Bak adalet diye bir şey vardır. Babandan sizlere intikal eden mirasta siz de köydekiler gibi hak sahibisiniz ve istemeniz halinde mahkeme yoluyla da olsa alırsınız. Bu adaletin bir gereğidir. Ha bu arada eğer adaletin gereği hakkınızı burada almak istiyorsanız, zaman aşımına uğramadan dava etmeniz gerekebilir. Her ne kadar hak zail olmasa da zaman aşımı sebebiyle onu talep hakkı düşebilir ve siz belli bir süre sonra hakkınızı mahkemede dava edemezsiniz. Alacak verecek otomatik olarak artık öte tarafa intikal eder. Ama hiç endişe etmeyin hak zail olmaz.
Bana kalırsa adaletin yanında bir de ihsan diye bir şey var. O da o yeğenlerinizi çağırıp “Yeğenlerim, babamdan bana da intikal etmesi gereken yerleri de duydum ki kendi üzerinize yazdırmışsınız. İnanın bu duruma çok memnun oldum. Keşki haberim olsaydı da baştan bunu ben söyleseydim ve sizin bana karşı mahcubiyetinize hiç izin vermeseydim. Yine de müsterih olun. Sizin bu yaptığınızdan dolayı size karşı en ufak bir muğberliğim yoktur. Helali hoş olsun. Yavrularınızla birlikte hayrını görün!” deyip erdemli bir tavır göstermek. Tabii bunun bir erdem olması için içinizden gelerek yapılması lazım. Bizim Kayserili’nin dükkandan kaptığı pastırma ile kaçan köpeği Alidağı’na kadar kovalayıp da yetişemeyeceğine artık iyice aklı kesince “Neyse o da babamın hayrına olsun!” demesi gibi olmasın. Diyeceğini içinden gelerek demelisin.
İhsan işte böyle bir şey.
Allah adaleti emrediyor. Ama ardından hemen “ihsan” buyuruyor.
Allah adildir, o yüzden hiç kimse hakkının zayi olacağından korkmasın. Ama Allah “Muhsinleri severim” diyor.
İşte böyle.
Siz olsaydınız hangisini yapardınız.
Adalet mi yoksa Erciyes’e tırmanmak gibi zor da olsa ihsan mı?
“Felaktahame’lakabe
Vema edrake ma’l-akabe
Fekkü rakabe[1]"
Neymiş zor yokuşu tırmanmak!
Boyuna geçen ilmeği çözmek:
Köleyi özgürlüğe kavuşturmak,
Borçluyu, borç boyunduruğunun cenderesinden kurtarmak.
Kardeşinin üzerinden mahcubiyet ve minnet yükünü indirmek.
İşte ihsan bu!
Sen böyle bir boyunduruktan kurtarırsın kulunu da, Allah sevmez mi seni!
Muhabbetimiz böyle son buldu. Adam dediklerime inandı mı inanmadı mı bilmiyorum. Ama yüzünde bir tebessüm belirmişti. İstihza sezmedim. Belki de Allah sevgisini elde etmenin imkanının kendinde olduğunu görmüştü. Neden olmasın!
Dua ile!

01.11.2013
GARİBCE



[1]  فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ (11) وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْعَقَبَةُ (12) فَكُّ رَقَبَةٍ (13) أَوْ إِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ (14) يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ (15) أَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ (16) ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ (17) أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (18)  [البلد : 11 - 19]

31 Ekim 2013 Perşembe

Bilgelik ve muktezayı hale uygunluk!


Malın güzel olsun. İhsan’dan biz bunu anlamalıyız. Bugün bilmem “şunu kullanmayın, bunu kullanmayın, o Yahudi malıdır almayın”  diyenler, onlardan daha iyisini yapmadan taleplerinin yer bulmayacağını bilmeliler.
İslam adına sunduğumuz şeyler de öyle olmalı.
Muktezayı hale de uygun olmalı. Yani adamın beklentisine uygun, ihtiyacını gideriyor olmalı. Yoksa acemi tezgahtarın işine döner halimiz.
Toy bir genç, nalbur yanında çıraklığa başlamış. Ustası demiş ki “Evladım müşteriyi boş savmak yok. Hele yok demek hiç yok. Baktın istediği şey bulunmadı, adamı salma, hemen onun yerine ikame edilebilecek başka bir şey sun!”
Çırak da olur ustam demiş.
Adamın bir işi çıkmış. Çok geçmeden içeri bir müşteri gelmiş ve acemi tezgahtardan Tuvalet kağıdı istemiş.
Uşak: “Yok efendim, ama size onun yerine başka bir kağıt verelim: Zımpara kağıdı!” demiş.
Öyle ya nasıl olsa o da kağıt o da kağıt.
İşte böyle.
Muktezayı hale uygun olmak hikmetin tâ kendisi.
Bizim işimiz hikmet ile olmalı.
Hakîm olan Allah’ın hikmetli dini, tuvalet kağıdı yerine zımpara kağıdı ikame edecek kişilerin elinde güzelliğini kaybetmemeli.
Ya bir de garibim inandı da kullandıysa. Vay anam vay. Vay ki ne vay!
Dua ile!
31.10.2013

GARİBCE

29 Ekim 2013 Salı

Haset ne kötü bişe!


Bugün çifte bayramın olduğu bir gündü. Hem cumhurun cumhuriyeti hem de bu güne armağan edilen ve oldukça büyük bir coşku ile açılan Marmaray rüyasının gerçek oluşu birden idrak edilmişti.
Bir Twitt dolaşıyor. Adamın biri “İnşallah tünel çöker de altında kalırlar!” gibisinden gaz sıkıntısını gidermeye çalışıyor.
Yahu bu haset ne kötü bir şey.
Vaktiyle hasûd birine demişler ki: “Ne dua edersen kabul edilecek. Yalnız her ne istersen onun iki misli de komşuna verilecek.”
Adam hiç düşünmeden “Allah’ım benim bir gözümü kör et!” demiş. Öyle ya kabul edilirse komşusunun iki gözü de kör olacak.
Anlamak mümkün değil.
“Ateşin odunu yiyip tükettiği gibi” diyordu ya sevgili peygamberimiz, gerçekten de haset böyle bir şey, müptelası olan insanları yiyip bitiriyor. Ne yazık ki gaflet, gözü de kör ediyor.
Ya Rab! Bizi bağışla! Huylarımızı güzelleştir. Başkalarını sevmeyi, başkaları için yaşamayı, başkalarının başarısı için de sevinebilmeyi bize öğret.
Dua ile!

29.10.2013

GARİBCE

Cumhuriyet ve cumhur kavli



Garibce olarak cumhuriyetten hiç gocunmadım. Hatta –kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla-cumhuriyetin bir fazilet olduğuna da inandım. “Kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla” dedim, çünkü cumhuriyet, cumhura telkin edildiği gibi saltanatın yerine değil Meclis Hükümeti’nin yerine ikame edilmişti. Cumhuriyet ilan edildiği tarihte (29 Ekim 1923), saltanatın kaldırılmasının üzerinden (1 Kasım 1922) bir yıl geçmiş bulunuyordu. O yüzden yapılan şeyin evrim mi devrim mi olduğu ancak içinin doldurulması sonucunda ortaya çıkabilecekti.
Cumhuriyetin bir fazilet olduğu her ne kadar müsellem ise de o da bütün sistemler gibi nihayet bir yönetim biçimidir ve hiçbir şekilde kutsanmaması, erdemli olacak şekilde içinin doldurulması gerekir.
Mesela cumhurun diktatörlüğüne dönüşecek bir cumhuriyeti nasıl sevebiliriz.
Bütün insanlığın ortak paydası olabilecek aşkın değerler üzerine tesis edilen bir sistem olma yerine velev ki kahir de olsa çoğunluğun benimsediği esaslar üzerine kurulu bir cumhuriyeti de özümseyemeyiz. Dünyada nitekim bu türden bugün hiçbir sağduyu sahibinin tasvip edemeyeceği uygulama örnekleri olmuş ve bu adları cumhuriyet olan sistemler bir kâbus gibi insanlığın üzerine çökmüştür ve bunların köhne izleri hâlâ giderilebilmiş de değildir.
Bizim usulde deliller sayılırken bir de icma’dan da bahsedilir. İcma tam anlamıyla bir konsensüstür ve ancak bir süreç halinde gerçekleşir. Bu süreçte herkes eteğinde ne varsa ortaya döker; tartışmalar, müzakereler yapılır, taraflar karşı argümanları ve cevaplarını öğrenir ve süreç sonunda tüm taraflar belli bir noktaya gelir ve böylece icma oluşur. Artık o icma, herkesi bağlayıcı bir hal alır.
Ancak bu süreçte reyi olan herkes bir araya gelememiş, aynı düzlemde buluşamamış, fakat buna mukabil büyük bir kesim (cumhur ç. cemâhîr) belli bir hususta sözbirliği edebilmiş ise, buna cumhur kavli denmektedir ve bunun bağlayıcı bir değeri yoktur. Çünkü hakikat bazen tek bir kişinin temsil ettiği görüşte de tecelli edebilir.
Bu noktadan bakıldığında bir cumhuriyet ülkesinde parlamentoda her türlü görüşün seslendirilebilmesine imkân verecek bir seçim sisteminin olması bir gereklilik arz eder. İstikrarın bedeli, baskın dünya görüşlerinin tahakkümü olmamalıdır.
Cumhuriyetin gerçekten bir erdem olabilmesi için çoğunlukçu bir yönetim olmaktan çıkıp, çoğulcu bir yapı kazanması ihtiyacı vardır. İşte o zaman cumhuriyet gerçek anlamda bir fazilet olacaktır. Bu sonucu ancak demokrasi doğuracaksa, o takdirde o da cumhuriyetin olmazsa olmazı olur.
Ve böyle bir cumhuriyet, elbette fazilet olacaktır.
Garibce de, her sağduyulu insan gibi erdemli olmadan yana tavır koyacaktır.
Bayram yapılan bugünde cumhurumuz faziletli, cumhuriyetimiz fazilet olsun.
Öte yandan bugün bir rüya olan asrın projesini gerçekleştirdik.
Hayırlı olsun!

Dua ile!
29.10.2013
GARİBCE

28 Ekim 2013 Pazartesi

Temel İslâm Bilimlerinin Temellendirilmesi

Garibce, vaktiyle yazmış olduğu Fıkıh İlmine Giriş kitabında yer alan ve temel islam bilimlerinin temellendirilmesini deneyen bir yazıyı sizlerle paylaşmayı uygun buldu.
Dua ile!

28.10.2013
GARİBCE

1.3.2. Temel İslâm Bilimlerinin Temellendirilmesi Denemesi ve Fıkıh:
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim 14/24)
Geleneğimizde İslâm, -İbrahim 14/24 âyetinden de esinlenilerek- bir ağaç benzetmesiyle anlatılır. O, kökleri ile sapasağlam zemine tutunmuş, gövdesi yükselmiş, dalları göğe ağmış ve her an meyveye duran görkemli, ulu güzel bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökleri, inançlarımız, gövdesi temel kabullerimiz, ilke ve esaslarımız, dalları bunlara bağlı olarak yapıp ettiklerimiz, meyvesi de erdemlerimiz olmaktadır.
Bunların tamamı bir bütündür ve birbirinden ayrılması mümkün değildir. İşte bu bütün, ilmin konusu olunca yani insanlar bu bütünü anlamaya, kavramaya ve nesilden nesile aktarmak için öğretme yoluna gidince, ilk önceleri bu bütünü anlama çabası olan fıkıh, giderek zenginleşmiş, buna bağlı olarak bölünmeye başlamış ve zaman içinde farklı ilimler ortaya çıkmıştır.
Kökler, nasıl gövdeyi toprağa bağlıyor ve oradan aldığı besinlerle bütün ağacı besliyorsa, biz de inançlarımızla Allah’a bağlanıyor ve O’ndan aldığımız güçle hayatımızın her alanını canlı tutuyoruz. Sözünü ettiğimiz ayrışma sonucunda misalimizdeki köklere karşılık gelen inançların öğretilmesi Akait ilminin, savunulması Kelam ilminin konusu olmuştur. Bu iki ilim, günümüzde genelde Kelam adı altında birlikte ele alınmaktadır.
Ağacın gövdesi, fıkhın esasları anlamında usule tekabül ediyor demiştik. Dalları ise, gündelik yaşantımızda ortaya koymuş olduğumuz bütün fiil ve davranışlarımızı temsil eder ve bunlar da furu-ı fıkha tekabül eder. Dalların ucundaki meyve, o dallardaki nihaî amaç olmakta ve esas gayeyi oluşturmaktadır. Gövdenin köklerle olduğu gibi, meyvenin de aynı şekilde dallarla ve dallar vasıtasıyla gövde ve köklerle hayatî ilişkisi bulunmaktadır.
Mesela dalın ucundaki bir cevizi ele alalım. Asıl olan içindeki öz nasıl oluştu, bir bakalım. En içte bir zarla, onun dışında odunsu bir kabukla, onun dışında yeşil yumuşakça bir yastıkla dala tutunuyor, dal gövdeye, gövde köklere uzanıyor ve kökler topraktan aldığı mineralleri ta dal uçlarına ulaştırıyor, oradan alınan güneşle fotosentez gerçekleşiyor ve bütün bunlardan sonra besin değeri olan ceviz özü oluşuyor. Hal böyle iken bunları birbirinden ayırmanın imkânı var mıdır? Elbette ki yoktur. Bizim meyveyi, gövdeyi ve kökleri ayrı ayrı düşünebilmemiz ancak zihnimizde olabilen bir imkândır. Gerçekte böyle bir ayrım yoktur. Şu halde kelam ve fıkıh arasında esasta böyle bir ayrılmazlık ilişkisi vardır.
Vaktiyle öze dair olan ilgi ve alaka, “fıkh-ı bâtın” adıyla fıkhın bir dalını oluşturuyordu. Zamanla bu dal da, zühd, ahlâk, tasavvuf gibi adlar altında ayrı bir ilim dalının konusu oldu. Bundan böyle fıkıh, sadece “fıkh-ı zâhir”in adıymış gibi algılanmaya ve konular da ona göre belirlenmeye başladı.
Sözgelimi namaz ibadetinin bir yönden şekil şartları vardır, bir diğer yönden de namaz esnasında insanın içinde olması gereken bir manevî hava ve ruh hali mevcuttur. Namaz ibadetinin tamamen dışa bakan yüzüyle ilgili olarak konulmuş olan hükümleri konu edinmek zâhir fıkhın, namazın içini doldurması gereken öz ve esasla ilgili hükümleri de bâtın fıkhın konusudur. Zâhir fıkhın konusu, tamamen haricî ve nesnel şeylerken, bâtın fıkhın içeriği öznel tecrübelerle ilgilidir.
Ağaç benzetmesinde de görüldüğü gibi, bunları birbirinden ayırmak imkânı olmadığı gibi, zahiri bâtınsız, bâtını zâhirsiz düşünmek de mümkün değildir. Buna rağmen bu ayrım yapılmış ve bir anlamda fıkıh, bâtından el eteğini çekmiştir. Ne var ki bu, bir anlamda özünü kaybetmek gibi olmuştur.
Benzetmemizde ağacın tutunduğu zemin insanlık dünyamız, köklerin taşıdığı mineraller, insanlığın özündeki cevherlerimizdir. Bu ulu ağaç vahiyle sulanmakta ve insanlığın özündeki cevherler, hayatın gerçeklerinden alınan ışıkla fotosentez yapılmakta ve bunun sonucunda fezail adını verdiğimiz insanî erdemler ortaya çıkmaktadır.
Vahyi temsil eden Kur'ân ve Sünnet’tir. Hz. Peygamber döneminde müslümanlık bilgisi, doğrudan kendisinden alınırdı. Kur'ân ve onun yorumunun yegane kaynağı Hz. Peygamber idi. Onun ölümünün ardından vahiy kesildi. Ancak onun insanlığa mal etmiş olduğu Kur'ân ve onun açılımı olan Sünnet, tümüyle ümmetin emanetine tevdi edilmiş ve ilahî destekle özenle korunmuştur.
Ulu İslâm ağacını besleyen hayat damarları, işte bu iki temel kaynaktır. Bu bakımdan, Kur'ân ve Sünnet’i kendisine konu edinen ilimleri (Tefsir ve Hadis) bilmek de İslâm’ı bir bütün olarak anlamayı kendisine konu edinen fıkıh bilimi için olmazsa olmaz koşulların başında gelmektedir.
Ağacın dili doğallıktır (fıtrat); ancak bahçıvanın (Hz. Peygamber) eline verilen talimatname (Kur’an), doğaldır ki onun kendi öz dilinde (Arapça) olacaktır. Bu itibarla, bu talimatnameye ihtiyaç duyacak herkesin, kullanılan bu dili bilmesi gereği ortaya çıkacaktır. İslâm ilimlerini tahsil etmek isteyenlerin önce Arapça dilini öğrenmekle işe başlaması gereği de bundandır.
Ağacın yetiştiği iklimin özelliklerini bilmenin de bir şekilde ihtiyaç olacağı açıktır. Bu anlamda, İslâm’ın bir nüve halinde yeşerdiği ve geliştiği ilk İslâm muhitini (asr-ı saadette Hicaz), bütün fizik ve sosyal çevre şartları ve özellikleri ile bilmenin gereği de anlaşılabilir bir durumdur.
Her an meyveye duracak şekilde bu ağacın değişik sosyo-kültürel zeminlerde yetiştirilebilmesi için, bu yeni mekân ve iklim şartlarını bilmeye de ihtiyaç olacaktır.

Nihaî amacımız insan olunca insanın psikolojisini bilmenin gereği de ortada olacaktır. Bu itibarla İslâm’ı bir bütün olarak hayatın içinde her an meyve veren hoş bir ağaç haline getirebilmemiz için, günümüzde bir hayli gelişmiş olan sosyal bilimlerden yararlanmamız da vazgeçilmez olacaktır.
(Mehmet Erdoğan, Fıkıh İlmine Giriş, Değerler Eğitim Merkezi Yayınları (Ensar), 2. Basım 2012, s. 19-22) 



Lâ fudda fûk= Ağzına sağlık!


Bugün bir kitap görüm. Arapça konuşturma becerisi üzerine idi. Üzerinde “Lâ fudda fûk” yazılıydı. Altına üstüne de Ağzına Sağlık yazmışlardı.
Suriyeli Arap bir hocamıza sordum. “Bu karşılık doğru mu?” diye! “Evet!” dedi. “Peki, fasihi nedir?” dedim. O “Fasih!” dedi.
Hakikaten odama geldim ve Şâmile’ye sordum. Hadis kitaplarımızda ve şerhlerinde böyle bir ifade geçmiyor. Ama dil ile ilgili kitaplarda Hz. Peygamber’in bu ifadeyi şairi Hassan b. Sâbit için kullandığından bahsediliyor.
Öyle ya bizde çok güzel, tam da beklentiye göre, dinleyeni hoşnut edecek bir söz için söylenecek söz “Hay ağzına sağlık!” olacaktır. Araplara ait karşılığında ise bu mana şöyle çıkarılıyor: Fadda fiili saçmak, dökmek gibi anlamlara geliyor. Buna göre “Ağzın dökülmesin” denmiş oluyor. Fakat Araplarda mecaz yaygın olduğu için aslında dökülmemesi istenen şey ağızdaki ön dişler oluyor. Öyle ya ön dişler olmazsa, kişi sözü iyi söyleyemez. O yüzden eskiden güzel konuşanlara ceza olarak ön dişleri çektirme cezası/işkencesi verirlermiş.
İmdi bir kimsenin ön dişleri yerinde ise ve Hassan gibi bir de söz ustasıysa ve sözünü de Hak yolda, mutlak gerçekliğin ortaya çıkmasında ve aydınlatılmasında, hakikat ışığının etrafa yayılmasında kullanıyorsa işte ona söylenecek söz “Lâ fudda fûk= Hay ağzına sağlık!” oluyor.
Bilmem Garibce de böyle bir temenniyi hak ediyor mu?
Dua ile!
28.10.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...