19 Mayıs 2017 Cuma

Müslüman oldun mu? -Oldum!



-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Bunu bir nimet bilip, sahibine minnetle doldun mu?
-Bilmem.
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Onu insaniyetliğe zait bir değer bilip daha iyi insan oldun mu?
-Bilmem?
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Elinden dilinden insanlar selamet buldu mu?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Yükünü O’nun kapısına yıkıp cümle kaygılarından azat oldun mu?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Sen İslam’la İslam seninle izzet buldu mu?
-Bilmem.
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Yoluna girdin, yolunda yol aldın mı?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Bütün insanlığı insanlıkta eşin bildin, onların derdini derdin edindin mi?
-Bilmem.
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Tüm dünya Müslümanlarını ayrıca kardeşin bildin, en uzağının ayağına batan dikenin acısını yüreğinde duydun mu?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Seni görenin yüzü ışıdı mı?
-Bilmem!
--Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Gayra ayna oldun mu?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-İmanınla, İslam’ınla gayra güven verdin mi?
-Bilmem!
-Müslüman oldun mu?
-Oldum!
-Peki, nasıl oldun?
-Sünnet oldum, şehadet getirdim!
-Peki, şehadet ettin de O’ndan gayrı her şeye “Lâ” diyebildin mi?
-Bilmem!
-O’ndan gayrı hiçbir kutsalın olmadığına, bütün  değerli olanların değerini O’ndan aldığına inandın mı?
-Bilmem!
-Onu bilmem, bunu bilmem! Evlat senin elinde Müslümanlık namına geriye sadece ucundan azıcık kestirme kalmış gözüküyor. Gel sen bu işe baştan yeniden başla. “Bilmem!” dediğin her bir sorunun cevabına tahkik ile evet demeye çalış.
-Ama Hocam!
-Ama diyeceğini biliyordum. Diyeceğin şu ki: “Hocam mazeretim var! Ben bütün bu gördüklerimi sizden gördüm. Sizi özüme ayna tuttum ve bugün işte tam da buradaysam, sayenizde buradayım.!
-İşte bunu demeyecektin! Gerçek de olsa yüzüme vurmayacaktın? Ne yapayım ki evlat yerden göğe haklısın. İslam deyince biz öyle şeyler anlattık, öyle şeyler yaptık ki senin aklında kala kala bunlar kalmış. Gene de teşekkürler. Bizi adam yerine koyup yanımıza geldin. Sen mazursun. Mazur olmayan biziz. Çünkü sen “Gâib”din, “Şâhid” olan bizdik. O, şehadetini bihakkın ifa ederken mirasını bize devretmişti. Ne yazık ki biz mirasyedi olduk, üreteceğimize tükettik. Elimizde kalan şeyler ise etrafa korku salmaya medar şeyler oldu. Girenin bilmem neresi, çıkanın kellesi. Bir kılıç ayetimiz var, hepsi de en yüce erdemlerimizle ilgili yüzden fazla ayetimizi nesheder. Geride kalan ne ki? Dini anlattık:  “Kıl beşi bitir işi!” Dünyayı anlattık: “Salla başı al maaşı!” Ne dini anladık, ne dünyayı. Kendimiz yedik salkımı, hep başkalarını verdik talkını…
Ah be evlat! Ah!
Sırası mıydı şimdi?! Ne güzel yüksek perdeden muhabbet ediyorduk şurada.
Bize düşen salkımdı sana düşen talkındı? Herkes hakkına razı olsaydı bu iş böyle girer miydi zora!
Neyse. Gene de çok şükür. Sen geldin, katıldın ya aramıza. Bakarsın sen merhem olursun yaramıza!
Dua ile!
19.05.2017

GARİBCE


4 Mayıs 2017 Perşembe

Fıkra ve işaret parmağı!


Bir şeye nazarı celbetmek için parmakla işaret edilir. Kimi işaret edilen yere bakar. Maksat hâsıl olur. Kimi ise işaret eden parmağa bakar. Oraya takılır kalır. Ötesine aklı basmaz.
Sahib-i hikmet insanlar da lafın gelişinde fıkralar anlatırlar. İnsanları güldürürler. Maksat aslında bir şeyi işaret etmektir. Lakin kimileri fıkranın kendisine takılır kalır. Hatta bazıları fıkralara o kadar takar ki durmadan ve durduk yerde –gaydası gelsin gelmesin, ya da uysun uymasın- fıkra anlatır dururlar ve üstelik insanların da kendisine katıla katıla gülmesini beklerler.
Kur'ân’da da kıssalar vardır. Maksadı tarih anlatımı değildir. İnsanların ibret almasını sağlamaktır. Fil kısassını anlatır ki kutsala her kim saldırırsa benzer akıbeti beklesin diye. Böylece alınacak ibretle benzer tavırlara düşülmesin istenir.
Mütrafların yaşantısını anlatır ki siz de onlar gibi yaşarsanız onların başına gelen sizin de başınıza gelir, diye.
Fuhuş yayılır ve her türlü fiili şenî alenen işlenirse öncekilerin aynı sebepten ötürü başlarına gelenler sizin de başınıza gelir, denilmek istenir.
Yolun yolcularına sabır ve tahammülün ne olduğu öğretilir.
Nuh gibi uzun davetiniz olur, size inanan bir avuç insan bile olmaz, herkes sizinle, tuttuğunuz yolla alay eder. Nuh’tan öğreneceğimiz sabır ve tahammül etmek, yılmadan usanmadan memur olduğumuz göreve devam etmektir. Yoksa onun yaşını hesap etmek değildir.
Her kıssanın illa ki bir hissesi vardır.
“Peki, alıyor muyuz?” dersiniz.
“Hiç alsaydık böyle olur muyduk?” diye de eklersiniz.
Sahi ibret alıyor muyuz?
Anlatılan fıkraların içinde saklı mesajı kavrayabiliyor muyuz?
Yoksa fıkralarımız sırf bizi güldürmek ve eğlendirmek için mi anlatılır.
Geçen Sakarya’da bizim fıkıhçıların koordinasyon toplantısında her oturumda anlattığı fıkralarla nam yapmış İzzet Sargın hoca gene bir fıkra anlattı.
Bu kez fıkra Naim Hoca’dandı: “Hocam!” demişler, “Ne olacak şu bizim Erzurumspor’un hali? Durumu kritik, sen ona şöyle muhkem bir dua etsen hele!” Hoca şöyle demiş: “Futbolla ilgili peygamberimizden öyle mesur dua yoktur. Ebu Bekir, Ömer efendilerimizden, diğer sahabelerimizden de yoktur. Bunun duası şudur: Hızli koşirsen, sert vurirsen!
Haliyle gülüştük.
Daha sonra ben değerlendirme toplantısında hocanın bu fıkrasına atıfta bulundum ve artık her şeyi ama her şeyi Kur'ân’da bulacağız, diye uğraşmayalım, o gün bulunmadığı için gündemde de olmayan, adı konulmayan yeni şeylerin çözümünü bizzat nassların derinliklerinde saklı/ içkin olan manalarda aramayalım, aksine o naslardan çıkarılmış olan  umdelerden hareketle, ilkelerin ışığında ve maksatları gerçekleştirecek bir şekilde biz ortaya koyalım, insanlığın ortak tecrübelerinden yararlanalım… diye yorumladım.
Bence fıkranın mesajı da buydu.
Naim Hoca sahip olduğu ilim ve irfanla futbolun duasını vakıadan çıkarıyor, tecrübeye atıfta bulunuyor. Ama biz her şeyi -Oğuz ismini Eûzü’den çıkarır gibi- nasların derununda mündemiç esrarengiz manalardan çıkarmayı düşünüyor da asıl okunması gereken Kevnî ayetler üzerinde hiç durmuyoruz, Kur'ân ayetlerindeki saklı manaları durmadan deşifre etme çabası içinde iken ve bunu yaparken ne Peygamberin ne de ashabın asla aklından bile geçmeyen sırlı manalar verirken  âfak ve enfüsteki sayısız ayetin nasıl deşifre edileceğini ve onların  insanların idraklerine nasıl sunulacağını hiç dert edinmiyoruz.
Bir türlü iki kanatlı olamıyoruz.
Ve de haliyle havalanamıyoruz.
Dua ile!
04.05.2017

GARİBCE 




3 Mayıs 2017 Çarşamba

İnsanım, mazur görüle nisyanım!



Garibce’yim acz içinde bir insanım
Muhtacım mazur görüle nisyanım

Setreyle aybım, âdemim günahkârım
Ört ki setreylesin seni de Settâr’ım[1]

Kulum, müstağnilik[2] asla uymaz bize
Acz bende kudret Sende  ne hacet söze

Ol dersin olur, özüm varlık bulur
Kalplerimiz zikrinle ancak şad olur

Ya Rab ! Kerem kıl, illa nasıl ederiz
İmanımız Hay’dan geldik Hû’ya gideriz[3]

Dua ile!
03.05.2017
GARİBCE





[1] Allah’ın örtücü esması.
[2] Kendi kendini yeterli görme, aşkın bir güce ihtiyaç duymama.
[3] Hayatın kaynağı Hay olan Allah’tan geldik yine O’na gideriz.

Hocam! Bana bir konu medet!

  
Hocam der medet eyle bana bir konu
Nereye varır  talip bu işin sonu

Azmeyle gir yola konma ha hazıra
Sürer bu yol beşikten başlar mezara

Yeter ki sen gel, azmi cezmi kasdeyle
Azimle yol var mı alınmadık söyle

Özünde vardır illa ki nice cevher
Lakin onu ustaca işlemek ister

El al ustandan, meşkeyle, kuşak kuşan
Sahib-i himmetdir bin bir engel aşan

Sanma sakın hoca istese öğretir
O sana sade ilim yolun gösterir

Yola düşen sen, yolda yol alan da sen
Bu yolda lazım olan sade özgüven

Allah cümlemiz fıtratta[1] kıldı yatkın
Yatkınlık sayü gayretle olur yetkin

Veren el ol, olma sakın müteekkil[2]
Tasa yok Nime’l-Mevlâ ve ni’me’l-vekîl[3]

Arttıkça ilmin artsın hem sende hilim
Bil ki: Ve fevka külli zî ılmin alîm[4]

Garibce hak söyler kulak veresin sen
Tevazu yeter sana ziynet istersen

Dua ile!
02.05.2017
GARİBCE




[1] Yaratılış itibariyle kimse yetkin değil, gelişmeye, olgunlaşmaya yatkın doğar. Yetkinlik eğitimle ancak elde edilir.
[2] Hazır yiyici, asalak.
[3] O ne güzel dost ne güzel vekildir.
[4] Her ilim sahibi üzerinde bir bilen vardır.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Hayayı kalpte bil tülde değil


Bil ki köz düştüğü yeri yakar
Gözdür gördüğü güzele bakar
Gönül mail olduğuna akar
Kadermiş gam keder elde değil

Ar mıdır bakmak göze bilesin
Kulak bu duymasın da neylesin
Özün Hakka hep niyaz eylesin
Ağu sözdeymiş bil dilde değil

Akrep misin onu bunu sokan
Bilgedir daim ibretle bakan
Varsa namelerin yürek yakan
Hüner elindedir telde değil

Dostun olsun versin istikamet
Kıl aranızda meveddet rahmet
Şaşma yunakta duyarsan şayet
Mis koku güldedir kilde değil

Dünyadır adı kurulmuş pazar
Garibce kul Hakka özün satar
İşin kiramen katibin yazar
Hayayı kalpte bil tülde değil

Dua ile!
26.04.2017

GARİBCE

Fotoğraf Sait Köşk'ten 

DUA: Daim sana döndür yüzümü



Ya Rab! Sen aç benim gözümü
Bileyim en evvel özümü
Şaşırtıp aratma kıblemi
Daim Sana döndür yüzümü

Açtırma kimseye elimi
Hak söylet lal etme dilimi
“Gel!” de, bitir yürek sızımı
Dindir ya Rab güldür yüzümü

Özüm gıllu gıştan pak eyle
Garibce gailem Hak eyle
Yüzüm divanında ak eyle
Beşaşetle doldur yüzümü

Dua ile!
26.04.2017

GARİBCE 


Yeni İlm-i Kelam


Geçenlerde Konya’da Kök Hücre üzerinde bir çalıştaya katılmış ve değerli doktorlarımızı dinlemiştik. Bilgimiz arttı mı, arttı? Bana sorarsanız ben daha çok duygulandım, imanım arttı.
Allah bize lütfederek bir kitap indirdi, o kitapta 6666 ayet vardı. Bu Kitap sizin hayatınıza ışık olacak, yolunuzu gösterecek, sizi mutlak gerçekliğe hidayet edecek dedi. Tilavet edin, düşünün, enfüs ve afakta (mikro ve makro) Allah’ın ayetlerini[1] okuyun ve insaniyetliğinizi gerçekleştirin, dedi. Biz de okumaya başladık. Okuma ama ne okuma. Bir daha bir daha, ardı arkası kesilmeyen okumalar yaptık. Hatimleri artık milyonlarla ifade eder olduk. Buna şimdi bir de salavat eklendi. Vaktiyle Buhari Şerif, Şifa-yı şerif  hatimlerimiz vardı. Onu da katarız kervana yakında.
İyi, güzel! Okumak güzel, ne âlâ!
İyi de değişen bir şey yok.
Nasrettin Hoca’nın elindeki ciğer yahnisinin tarifini bin kere hatim etsek ondan bir kase  ciğer yahnisi çıkmıyor ki?! Bize tarifeden önce ciğer lazım.
Kitabımızda 6666 ayet var ve ümmet olarak bütün gücümüzle onları okuyoruz. Gereğini yapmak mı dedin, haşa o bizi bozar. Biz ırgalanak arı vızıltısı gibi okur da okuruz. Bitirir bir daha okuruz, bitirir bir daha okuruz, bitirir bir daha okuruz… Ne der, ne söyler, bizi pek ilgilendirmez. Sevap delisiyiz ya, her harfine de on sevap var ya, her harfi Kaf dağı gibi ve her harfinin bir haddi bir matlaı bir zahrı bir batnı var ya… her şeyi onda arar ve onda buluruz. Alacağımız sevapların hesabını artık aklımızla –varsa tabi- yapamadığımızdan, tutacağımız çetelelere sığmayacağından zikirmatikler icad ettik ve artık sayım döküm işini onlara havale ediyoruz. Bizdeki sonuçlarla kiramen katibinin tutanakları arasında ihtilaf çıkarsa o takdirde bizimkinin esas alınacağını da düşünür olduk.
Bu 6666 ayet Allah’ındı ya, Allah’ımıza canımız feda. Öyle ise Allah’ımızın bu ayetlerini okumazlık hiç olur muydu? Milyonlara varan hatimlerimiz işte bu asil saikle yapılıyor.
İyi güzel hoş da bir insanın vücudunu oluşturan milyarlarla hücreden tek birinde binlerle ayet var? Onlar kimin?
Tek bir hücre mükemmel bir fabrika gibi çalışıyor, bacası bile var. Ne yapacağını, ne üreteceğini, ne işe yarayacağını, nereye koşacağını biliyor. Hayy’dan gelen hayat işte bu yapı taşı üzerinde kurulu bulunuyor.
Enfüste ve afakta hani nice ayetler vardı ve onlar bizi mutlak gerçekliğe götürecekti?
Ne oldu?
Garibce nazarımda imanımız artacaksa ve yakîne erecek ve kalbimizde itmi’nan olsun istiyorsak, 6666 ayeti okumaya değil, onun gösterdiği şeyleri yapmaya çalışalım. Enfüs ve âfakta bulunan milyarlarca delili görmeye, onları açmaya, onları okumaya, onlar üzerinde düşünmeye çabalayalım.
Garibceyim ya ondan mıdır bilemiyorum, belgeselleri izledikçe imanın daha çok artıyor, her şeyi tam bir itkan[2] ile yaratana olan hayranlığım daha bir artıyor, duyduğum acz ile O’na daha bir yakınlaştığımı hissediyorum.
İlm-i Kelamımız yeni olacaksa kevnî ayetleri okumasını bize öğretmeli. İçindekiler aynı iken adına sadece Yeni eklemekle bir ilim yeni olmuyor.
Bizim fıkıh da öyle ya?

Dua ile!
26.04.2017
GARİBCE





[1] Fussilet 41/53:  سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَـيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ
[2] Neml 27/88: صُنْعَ اللّٰهِ الَّـذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ

12 Nisan 2017 Çarşamba

Madem eşim olacaksın, haksız da olsam arkamda yer alacaksın!




Garibce olarak sizlere özümüze doğan her hikmeti bir şekilde ulaştırmaya çalışıyoruz. Allah, istikametten ayırmasın. Bazen kalbimize doğuyor, bazen gözümüzden gönlümüze akıyor bazen de biri kulağımıza fısıldıyor. Arılar için çiçek olunca bal yapmaya ne ki?!
Geçen hafta sonu Konya’da idik. Kök Hücre Tedavisi konusunda bir sempozyuma katıldık. Benim açımdan sonuç şu: Allah’ın kitabında 6666 ayet var ya, kevnde tek bir hücre içinde milyonlarla ayet var, tabi okumasını bilene. Saygılı doktorlarımız tıp alanında kendilerine düşen alanda bu kitabın abece’sini sökmeye çalışıyorlar ve vardıkları hayranlık uyandırıcı sonuçları da bizlerle paylaşıyorlar, sayeleri meşkûr olsun.
Gidip gelirken Hızlı Tren ile yolculuk yaptık. Çok da sevdik. Bir daha uçak mı YHT mi denirse kesinlikle YHT deriz. Her açıdan tercihe şayan.
En önemlilerinden biri de gezme görme açısından size daha fazla imkân sunması.
Koltuğunuz uçağa nispetle oldukça geniş hem de öne kaydırıp başınızı koyuyorsunuz. Uçaktaki gibi ses de olmadığı için hemen arkanızdakilerin konuşmalarını kulaklarınızı kabartmasanız bile duyuyorsunuz.
Efendim, bencileyin biri sinemaya gitmiş. Tam arkasında genç bir kız ve oğlan hem de sesli bir biçimde sürekli  muhabbet etmişler. Adam epey bir sabrettikten sonra, arkasına dönmüş ve sert bir tonla (filmi kastederek): “Tek bir kelime anlayamıyorum!”, demiş. Gençler arsızlıkla “Zaten biz de kendi aramızda özel konuşuyoruz!” demişler.
Doğrusu bizim arkamıza dönüp de böyle bir sözümüz olmadı. Çünkü biz her ne konuşuldu ise olduğu gibi duyduk, hem de anladık. Muhtemelen –yüzüne sonra da bakmadım- evlilik hazırlığında hastanede çalışan genç bir bayan, nişanlısı ya da sevgilisi ile konuşuyor, ortada ailevi bir mesele var, akçalı bir konuya benziyor, adam galiba bu işe beni karıştırma falan diyor ama bayan konuştukça konuşuyor ve evleneceği erkeğin her halükarda haksız bile olsa kendisini desteklemesini ve her daim arkasında olması gerektiğini ısrarla anlatıyor. Konuşma az uz değil birkaç on dakika sürüyor.
Trenden indikten sonra biraz da kendimi sınamak üzere hatuna sordum. Bizim hatun melek sima saf, temiz bir kadındır. Kendime fazla güvenim yoktur. Onun için kendimi onun terazisinde tartarak nerede durduğumu zaman zaman anlamaya çalışırım. Gene öyle yaptım. Ona o bayanın ne anlattığını sordum. Hani dinlemiş midir? Dinlediyse anlamış mıdır? Baktım ki o da aynen benim gibi, hem dinlemiş, hem de anlamış, hem özetini bile çıkarmış. Dedim özeti neydi? Kadın, evleneceği adamın haksız da olsa her zaman arkasında olmasını istiyor dedi.
Kulak işte, ne yapalım, dibindeki konuşmayı ben duymam demiyor. Hadi sen dinlemesen bile kulak duyuyor, göz görüyor. Belki gözlerin kapağı var, kapatabilirsin ama kulağın kendinden tıkacı da yok ki tıkayasın.
Gelelim şimdi buradan çıkacak derse.
Hani İslam geldi de cahiliye zihniyeti ile mücadele etti ve başarılı da oldu ya?
Cahiliye dönem olarak bitti ama zihniyet olarak hala devam ediyor. Arif Nihat Asya'nın da dediği gibi “Ebu Lehep ölmedi, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor”. Hem de o demde birdi şimdi bin bir olmuşlar.
Cahiliye değerlerinden en önemlisi asabiyet duygusudur. Güçlü bir aidiyet duygusu ile bağlı olduğun kabilene mutlak anlamda arka çıkma duygusu. “Unsur ehâke zâlimen ev mazlûmen” sözü Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından farklı biçimde içi doldurulmadan evvel cahiliye dönemi zihniyetini ifade eden en önemli sözdü: Kardeşine haklı da olsa haksız da olsa, zâlim de olsa mazlum da olsa yardım edeceksin.  Kendi kabilenden biri başka kabileden biri ile kavga ediyorsa, her işi gücü terk edip koşacaksın, ona arka çıkacaksın, o kime vuruyorsa sen de ona vuracaksın, asla hele bir durun, niye kavga ediyorsunuz, kim haklı kim haksız bir bakalım gibi soruları asla sormayacaksın. Cahiliye  şiarı işte buydu. Hz. Peygamber aynı sözü kullandı ama “zalime, zulmüne engel olmak suretiyle yardım edeceksin” diyerek içeriğini İslam ahlak anlayışına uygun bir şekilde değiştirdi.
Şimdi bu kadın diyor ki: Madem ki sen benim kocam, erkeğim olacaksın. O halde sen beni haksız bile olsam kollayacak, bana yardımcı olacaksın.
İşte bu anlayış tam da cahiliye zihniyetinin dışa vurması.
Madem ki sen benim karındaşımsın, öyle ise her durumda haksız bile olsan arka çıkmak benim karındaşlık vazifemdir…
Madem ki sen benim partimdensin, öyle ise sen ben yanlış yapsam da beni destekleyeceksin.
Madem ki sen benim bakanımsın, rüşvet alsan da, ihaleye fesat karıştırsan da asla seni yargıya teslim etmem…
İmdi bu kadın evleneceği erkekten bu şartı bekleyince haklı olarak karşısındaki de kendisinden aynı şartı bekleyecektir.
Yani ben yanlış yaparsam kılıçlarıyla beni doğrultacak kendi arkadaşlarım var, şeklindeki bir güven maalesef bu anlayışta asla yer bulamayacaktır.
Düşünün şimdi haksız olduğu halde erkek kadını destekledi. Yarın koca bir yanlış yaptı bu kez kadın onun yanlışına yataklık yaptı, destek verdi. Böyle bir evlilik, böyle bir arkadaşlık, böyle bir dostluk yürür mü? Bu gemi selamet sahiline içindekileri götürür mü?
Biz yanlış yapıyoruz.
Yanlış ölçütler kullanıyoruz.
Terazimiz tezekten olunca  dirhemi de .oktan oluyor.
Ondan sonra da mutluluk arıyoruz.
Haksızlıkla elde edilen mallar tıkınan ateşler oluyor, içimizi yakıyor. Söndürsün diye eşimize elimizi uzatıyoruz, üzerine benzin döküyor.
Bedelini ödemediğimiz çok şey istiyoruz.
Düdüğü bile parayı verenin çaldığı bir dünyada huzurun, mutluluğun bedelsiz olacağını düşünmek boşa.
Gel kardeşim sen bu sakîm anlayışı boşla! Eşin olmasını istediğin adama de ki: “Seninle hayatımı birleştirebilmem için her ne zaman yanlışım olursa düzelteceğine söz ver! Aynı şekilde eşim olarak sen her ne zaman bir yanlış yaparsan ilk tepkiyi benden göreceksin bunu bil!” de. İşte öyle çıkın yola, tutuşun el ele, nerede bir iyilik var olun birbirinize muzahir.
İşte o zaman mutluluk da huzur da sizin olur evvel ahir!

Dua ile!
12.04.2017

GARİBCE


Gidişattan Garibce bizarım Vallah ben bu FEYS’e sitemkârım



Ah Feys, ah! Kaçın kurası cindin ve söyle hangi lambadan çıktın. Sahip kimdi ve sen neydin? Ahir zamandır, dünyamıza girdin, bir kara delik gibi bizi dipsiz bir kuyuya çektin. Üst üste, yan yana, alt alta, kol kola bir ağ içinde bizi birbirimize, hepimizi de kendine bende ettin.
An itibariyle beş bin arkadaşım var, yüzlerce de bekleyenim. Bencileyin asosyal bir ilim talibinin bu denli sosyal olması senin kerametine burhan olmaya kâfi değil midir? Hal böyle iken sana nasıl minnet etmeyeyim? Bir an sensizliği düşünüyorum, kendimi boşluğa düşüyor görüyorum. Belli ki artık sensiz edemez olduk. Senle birbirimizi bulduk, uzakları yakın, yakınları uzak ettik.
Bak şimdi bunca arkadaşım var, lakin nedense yalnızlık girdabı beni daha da beter sarar. Sabah yataktan kalktığımda o beş bin kişiden bakarım eser yok. Kahvaltımı her daim yalnızlığımı paylaştığım kırk yıllık eşim hazırlar, beni o yolcu eder. Yolumu o bekler. Dönüşümde karnımı o doyurur. Her ne zaman hastalanıp yatağa düşsem başımı o dizine alır, boncuk boncuk terlerimi o siler, kuruyan dudaklarımı o ıslatır, üzerime o titrer. Çalışırken üşümeyeyim diye beni o kollar, her ne canım çekse söylemeye bile hacet kalmaksızın kendiliğinden o tedarik eder.
Acil bir durumda imdadıma senin yüzünden artık kapılarını çalmayı unuttuğum komşum koşar.
Gözlerim derdimi dinleyecek, bana katlanacak gözler arar. Yaramı hala kaldıysa -biraz da senin yüzünden- gerçek dostlar sarar. Senin dipsiz kuyundaki beş bin kişi var ya onlar ne arar ne sorar.
Eskiden düşünüyorsanız vardınız. Şimdi sayende görünüyorsak varız. Eğer görünmüyorsak zaten yokuz. O halde niye sorsun ki zaten. Falanca lüks mekânda yediğimiz yemekleri, içtiğimiz kahveleri, höpürdettiğimiz nargileleri, yaktığımız mangalları sende paylaşmazsak yemiş içmiş sayılmazdık ki? “Yediğin içtiğin senin olsun gördüğün güzellerden/ güzelliklerden bahset!” diyen atalara inat her ne yedi ve içti sek sende onları paylaşmadıkça ne yemiş gibi ne de içmiş gibi olduk.
Hz. Ömer’in gözünde kadın nasılsa sen de bizde öylesin; ne senle oluyor ne de sensiz!
Bizi öğüterek, bizi tüketerek besleniyor ve her gün ahtapot gibi bizi sarmalına alıyor, varlığımızı yokluğumuzu sen kendin üzerinden gerçekleştiriyorsun.
Bilemedik sen salih bir eş gibi dünya metaının en hayırlısı mısın? Yoksa hayırsız eş gibi en belalısı mısın?
Yavuz hırsız mısın? Getir, gelmiyor, kov gitsin, gitmiyor. Bırak sen gel? Bırakmıyor.
Sana ve paylaşımlara bakınca dünyanın cennet, arkadaşlarımın da hep cennetlik oluğunu düşünüp zaman zaman kendimden utanıyorum. Hikmet çağlayanı gibi bin bir oluktan hikmet akıyor, bilgi sağanağı afakı tutuyor. Ama bunlar kendi gerçekliğimize yansımıyor. Neden diyorum? Zaten sanal diyorlar.
Bilemedim vesselam. İyi misin kötü mü? Sarmalındaki ben, sahip miyim, sıradaki kurban mı, tükettiğin bir nesne mi?
Dünya gibisin; talak-ı selase ile kaç defadır boşayayım aramızda beynûnet-i kübrâ[1] oluşsun dedim; ne dilim vardı ne elim. Ben de hakkında “Lâ hayra fîhâ velâ büdde minhâ”[2] dedim. Başka da bir şey edemedim.
Bakalım akıbet ne ola!
Kıyamet alameti misin?
Yoksa kıyametimizin kendisi mi?

Dua ile!
12.04.2017
GARİBCE






[1] Eşlerin yeniden bir araya gelmesine imkan vermeyen kesin boşama şekli.
[2] Onda hayır yok lakin onsuz da bir türlü olmuyor.

6 Nisan 2017 Perşembe

Dedim mutluluk nedir?



Dedim mutluluk nedir?
Dedi sabah kalktın mı, aklın işinde olmaktır.
Akşam işin bitti mi aklın eşinde olmaktır.
Biraz bunu aç dedim.
Dedi yani ki mutluluk huzur demektir.
Yani akşam evinde iş kaygısı, gündüz işinde eş kaygısı çekmemektir.
Hem işini hem eşini sevmektir.
İşinde sevgiyle coşmak, işinden eşine aşk ile koşmak demektir.
Sabah kalktın iş kaygısı sırtında bir ağırlık, bir türlü kalkasın gelmiyor. Bu halinle nasıl mutlu olabilirsin. Güç bela işe gittin ama aklın hep eşinde, evinde. Akşam işin bitti ayakların bir türlü seni eve çekmiyor. Yalpalıyor, sanki eve dönmemek için bahaneler arıyorsun. Bu halinle nasıl mutlu olabilirsin ki?
Eee? ne yapalım mutluluk için o zaman, dedim.
Dedi hem iyi bir iş, hem de salih bir eş.
Derler ki işini seven hayatı boyunca hiç çalışmazmış. Sevdiği için yaparmış, üstelik de mükâfat olarak para alırmış, o parayı vermeseler de zaten o işi yaparmış.
İyi bir eş ise cenneti burada yaşatırmış.
Onun dünyada bir dengi yok!
Allah’ın size bahşettiği öylesine güzel bir nimete verebileceğiniz tek hediye ancak ömrünüz olabilir. Başka bir karşılık ile asla ödeşemezsiniz.
Ömrünüzü adayacağınız eşleriniz olsun!
Bir ibadet vecdi ile yaptığınız işleriniz olsun!
İşin başında değilsiniz ve bulunduğunuz yerde ne eşiniz ne de işiniz sevdiğiniz değil se, o halleriyle onları sevmeye çalışın. Ama bunu kendinizi yola koymakla başlayın. Kişinin kendinin yola gelmesi başkasını yola getirmekten her zaman daha kolaydır.
Mutluluk biraz da kısmet mi ne?

Dua ile!
06.04.2017

GARİBCE


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...