6 Aralık 2016 Salı

Dedim İslam nedir? Dedi dinimdir



Dedim İslam nedir?  Dedi dinimdir
Dedim Ahmed kimdir?  Dedi nebimdir
Dedim ihsan nedir?  Dedi içimdir.
Dedim nifak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim beşin nedir?  Dedi namazdır
Dedim namaz nedir?  Dedi niyazdır
Dedim ölüm nedir?  Dedi vaazdır
Dedim kaçmak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim savum nedir?  Dedi oruçtur
Dedim namaz nedir?  Dedi miraçtır
Dedim Kuran nedir?  Dedi siracdır
Dedim firak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim köprü nedir?  Dedi zekattır
Dedim kıldan ince?  Dedi sırattır
Dedim saflık nedir?  Dedi fıtrattır
Dedim bozmak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim sahibülbeyt?  Dedi Rahman’dır
Dedim kerem nedir?  Dedi gufrandır
Dedim şeytan işi?  Dedi tuğyandır
Dedim azmak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim rıza nedir?  Dedi güzeldir
Dedim ecir nedir?  Dedi cezildir
Dedim sabır nedir?  Dedi cemildir
Dedim kızmak var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim güzel nedir?  Dedi helaldir
Dedim tutku nedir?  Dedi cemaldir
Dedim ahlak nedir?  Dedi kemaldir
Dedim üzmek var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim baba nedir?  Dedi dayaktır
Dedim oğul nedir?  Dedi uyaktır
Dedim anne nedir?  Dedi kucaktır
Dedim ezmek var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim kızın nedir?  Dedi nurumdur
Dedim kârın nedir?  Dedi torundur
Dedim malın nedir?  Dedi sorundur
Dedim çözmek var mı? O dedi: Yok yok!

Dedim tuttuğun ne?  Dedi yoludur
Dedim taptığın ne?  Dedi uludur
Dedim Garibce kim?  Dedi kuludur
Umut kesmek var mı? O dedi: Yok yok!


Dua ile!
06.12.2016

GARİBCE


Çün âlemde halife-i muhtarım (Taşlama)


Gözümü diker ta ufka bakarım
Varam diye gece gündüz yatarım
İpliğin pazara çıkarır da ben
Bu dünyanın anasını satarım
Çün âlemde halife-i muhtarım

Yolum yol bilmem, söyle nedir erkan
Bana ne yağma olmuş bunca dükkan
Ateş düşmüş yanıyormuş Arakan
Ben kendi develerime bakarım
Çün âlemde halife-i muhtarım

Halep düşmüş nara ne gam ne keder
Çığlıklar kulakları sağır eder
Viran olmuş ocaklar, baykuş öter
Çıkar nerde ben oraya akarım
Çün âlemde halife-i muhtarım

Kim demiş ben aşka bigâneyim
Bir hayal uğruna deli divaneyim
Definelere malik viraneyim
Yürek yangını is duman kokarım
Çün âlemde halife-i muhtarım

Kıyamet Garibce geçmiş dümene
Ölen masum binlerleymiş kime ne
Dönsün diye cihan yangın yerine
Benzin döküp seyre kibrit çakarım
Çün âlemde halife-i muhtarım

Dua ile!
06.12.2016

GARİBCE



3 Aralık 2016 Cumartesi

Sadra inşirah Senden Ya Rabbi!



Ruhum daraldı kabzı yaşadım
Sadra inşirah Senden Ya Rabbi
Bittim, kırıldı kolum kanadım
Bilirim felah Senden Ya Rabbi

Cezasıdır çektiğim dilimin
Ağına düştüm avcı zalimin
Islahı yoktur gayrı halimin
Bilirim salah Senden Ya Rabbi

Gaflet el-Hay’dan yürekte yara
Zikrin gerektir düşmeden dara
Huzur vuslattadır sana zira
Bilirim ervah Senden Ya Rabbi


Toplansak cemi cümle halayık
Amel-i salihe sana layık
Garibce nereden olsun ayık
Olmaklık agâh Senden Ya Rabbi

Dua ile!
03.12.2016

GARİBCE 


1 Aralık 2016 Perşembe

Kaderim! Gel biraz hasbihal edelim!


Kaderim!
Gel biraz hasbihal edelim!
Nedir bu insanlığa derdin?
Hapishaneler ağzına kadar hep kader mahkumu dolu!
Hastaneler de öyle!
Ya yollara ne demeli.
Ülkemiz karayolu ağında 2015 yılında toplam 1 milyon 313 bin 359 adet trafik kazası meydana geldi. Bu kazaların 1 milyon 130 bin 348 adedi maddi hasarlı, 183 bin 11 adedi ise ölümlü yaralanmalı trafik kazasıdır.
Günah değil mi bu kadar can kaybına, mal kaybına.
Ne istersin bizden, neden çekmezsin elini üstümüzden.
Halis Toprak’ın çocuklarının anası vefalı karısının üstüne taze gül goncasını da sen koklatmışsın, kendi (merhum) öyle diyordu.
Ben ne yapayım şimdi seni.
Kadavramız haydi kaderimiz dedik.
Soyumuzu sopumuzu  biz seçmedik. Kaderimiz dedik.
İçine doğduğumuz kültürümüz kaderimiz dedik, aidiyet kesbettik, hatta iftihar ettik.
Ama sen bizi kendine esir ettin.
Eller çalıştı, zengin oldu. Biz kader dedik sana dayandık sen bizi aç ve açıkta koydun.
Eller kitle imha silahları yaptı, bizim üzerimizde denedi, kader dedik sesimizi çıkaramadık.
Eller sanayiler kurdular,  artıklarını çöplük diye ne maliyetlerle bizim ülkelerimize akıttılar. Kader dedik, ağularını türlü türlü dert olarak içimize akıttık.
Eller okudu. Biz ümmet olarak ümmilik bizim kaderimizdir, onu asla değiştiremeyiz dedik. Öyle derin bir uykuya daldık ki Napolyon’un topları bile bizi uyandıramadı.
Şimdi her yer yangın yerine döndü.
Irak yıllarca yandı.
Şimdi Suriye cayır cayır yanıyor.
Halep yanıyor, Halep donuyor, Halep kan ağlıyor.
Daha dün cahil kalmasın diye yurda verdikleri  11 körpe kızımızın cayır cayır yanışını seyrettik. Yanık et kokusu cümle afakı tuttu. Nice anne yürekleri göğündü. Nice baba dizleri döğündü. Neymiş yangın merdiveni kilitliymiş, yok kilitli değil de açmak için kapının kolu yokmuş da yok elektrik panosu eskiymiş de… Hepsi bahane.
Bütün bunlar hep senin suçun.
Nedir bizden istediğin?
Bitti mi sözün dedi kader!
Evet, bütün bunlar doğrudur ve hepsini ben yaptım. Ama bir sor hele niye yaptım?
Sen hiç Kur’an okumadın mı?
Allah emaneti siz insanlara vermedi mi?
Sizi halife kılmadı mı?
Sizi imanınız ve salih amelinizle yeryüzüne vâris kılacağım, buyurmadı mı?
Siz ne yaptınız:
Denizde ve karada bozgun/ fesad ortaya çıktı. Neye sebepti: Bimâ kesebet eydî’n-nâs[1]  (Rûm 30/41) siz insanların yapıp ettikleri yüzünden değil miydi? Şunu kafanıza iyice sokun ey insanlar? Ben kader, bir sonucum, hiçbir şeye sebep değilim. Siz yaparsınız, siz edersiniz sonuç olarak ben ortaya çıkarım.
Gene Allah demiyor mu: Başınıza her ne musibet geldiyse kendi ellerinizle yapıp ettikleriniz sebebiyledir. Allah üstelik sizi  iskontolu olarak cezalandırıyor. Birçoğunu da (Settâr, Gaffâr… ismi gereği örtüyor) affediyor[2] (Şûrâ 42/30)
Halifelik ve dünyaya sulhu selamet getirecek denge toplumu vasat ümmet için gerekli olan hani imanınız hani amel-i salihiniz?
İmandan Allah ve Peygamber yolunda ölmeyi anladınız. İstediğiniz de oluyor. Ölüyorsunuz?
Amel-i salihten de namaz kılmayı, hacca, umreye gitmeyi anladınız. Namazı kılıyorsunuz. Peki içini dolduruyor musunuz? Kıldığınız namaz sizi daha ahlaklı, diğer insanlara karşı daha geçimli, daha duyarlı , daha hayırlı yapıyor mu? Ona bakmadınız tabi.
Bir hac bir umre yetmedi, her yıl umreye gitmek hızınızı kesmedi. Harem-i Şerifte kıldığınız namazları yüzbinle çarpıp Allah’tan alacaklı havalara girdiniz. VİP hacısı olmadığınıza yandınız. Zamzam Towerlarda Kabe’yi altınızda seyrü temaşa edemediğinize yandınız.
Hayır diye diye hep cami yaptırdınız. Bir kez insanların tabii ihtiyaçlarını giderebileceği tertemiz tuvalet yaptırmadınız. Her taraf .ok oldu. Ben mi doldurdum.
Tekrar tekrar umreye gitmek yerine o cayır cayır yanan çocukların kalabileceği güzel yurtlar yaptırdınız da onları o köhne mekanlara doldurup ben mi yaktım.
Ergenliğine sebep cahilce yanlışlar yapan körpe yavruların size uzatılan ellerini bize de pislik bulaşmasın diye tekmeleyip içine düştükleri bataklığa ittiniz. Islah evleri şimdi  sizin eseriniz o gencecik dimağlarla dolu. Ben mi doldurdum.
Kimsesiz sokağa terkedilen ve aç kaldığı için fırın yaran, mafyanın eline düşüp her türlü kötülüğe bulaşan bu çocuklar benim çocuklarım mıydı? Onları sokağa ben mi attım?
Kaprisleriniz yüzünden, tamahkarlığınız yüzünden, ihtiraslarınızı dizginlemek yerine harlandırıp hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız,  zimmete mal geçirdiniz, irtikapla haksız kazanç elde ettiniz, kendi kârınız için alemi ateşe verdiniz, karnınıza haram tıkındınız… Her tarafı haram sardı. Elinizi neye atsanız pislik gelir oldu. Ondan sonra da eşiniz, çocuklarınız söz tutmuyor, asi oluyorlar, zemane çocukları deyu gene beni suçladınız!!
Dualarımız kabul olmuyor diye hayıflanıyorsunuz. Nasıl olsun ki, yediğiniz haram, içtiğiniz haram, giydiğiniz haram, bindiğiniz haram, işiniz gücünüz  hep haram.
Bir yer sarsıntısı oluyor. Ölenlerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Suçlusu kader oluyor.
Sen binanı sağlam zemine ve sağlam şekilde, standartlara uygun olarak yaptın mı? Yok. O zaman suçlu neden ben oluyorum?
…..
Haklısın! Hem de çok çoook haklısın. Ben seni bir sonuç değil hep sebep bilirdim.
Ben bir insandım ve benim bir kaderim vardı. Ama onun ne olduğunu yaşayarak ben kendim ortaya çıkarıyordum.
Ben insandım. Bu benim kaderimdi. İnsan olmaktan çıkamam. Ama iyi insan ya da kötü insan olabilirim. Ve hangisini seçersem sonuç olarak o benim kaderim olur. Ve onu asla suçlayamam.
Sevgili kaderim. Ben sensiz nasıl ederim.
Elimden geleni yapar ederim, öne bakanda sen yoksun çünkü.
Sen arkadan gelende işte bu kaderim derim sonuçsun çünkü.
Dua ile!
01.12.2016
GARİBCE




[1] {ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُون  [الروم: 41]
[2] {وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ  [الشورى: 30]

30 Kasım 2016 Çarşamba

Yüreğimiz yine "yangın" yeri



Yüreğimiz yine "yangın" yeri...
Bize Sabr-ı cemil Ya Rabbi...[1]
Körpe bedenler gelmez geri
Sabra ecr-i cezil Ya Rabbi

Yalpaladık cenahtan cenaha
Sığınamadık yüce penaha
Battık boyunca bunca günaha
Kim olur bize kefil Ya Rabbi

Yandı ne Şam kaldı ne Hama
Hayat lime lime tutmaz yama
Ukbamız nasıldır bilmem ama
Dünyada olduk sefil Ya Rabbi

Asırlarca gövdede biz baştık
Nice aşılmaz dağları aştık
Bir tefrika ki ne derde düştük
Olduk âleme rezil Ya Rabbi

Sarılmadık dine diyanete
Gadreyledik kutsal emanete
Enfüs ve afakta bin bir ayete
Garibce oldu  gafil Ya Rabbi

Dua ile!
30.11.2016
GARİBCE








[1] Banu’ya ithaf.

Allah’ım bize sen yardım et!



Ne ihsan kalmış ne adalet
Sarmış bizi binlerle afet
Kimse bize etmez merhamet
Allah’ım bize sen yardım et

Sen akıl verdin ele verdik
Bir fikir görsek onu yerdik
Sa’yu gayreti ipe serdik
Allah’ım bize sen yardım et

Akıllımız tümden kaçıktı
Tevekkülümüz sakat çıktı
Başımız örttük kıç açıktı
Allah’ım bize sen yardım et

Âdem babamız düştü kalktı
Elma bizim boğazda kaldı
Lilit aklımız baştan aldı
Allah’ım bize sen yardım et

Beşer şaşar tevbe yolu var
İnsana gerek çekme ayar
Kimi çektiği zikri sayar
Allah’ım bize sen yardım et

Hımadır, yanaşma harama
Rızkını haramdan arama
Garibce tuz basar yarama
Allah’ım bize sen yardım et

Dua ile!
30.11.2016

GARİBCE 


29 Kasım 2016 Salı

Ömer b. Abdulaziz ve adaleti

Irak valisi Adiy b. Arta’e, beşinci Râşid Halife sayılan ve adaleti ile meşhur olan Ömer b. Abdulaziz’e  mektup yazar ve gayrimüslim olduğu için askerlik hizmetinden muaf olma karşılığı cizye vergisi yükümlüsü olan  zimmilerin  bölük bölük Müslüman olduklarını, buna sebep cizye vergisinin düşmekte olduğunu  ve bu gidişle haraç gelirlerinin iyice azalacağını endişe ile yazmıştı. Adil Halife’nin verdiği cevap şöyle olmuştur:
“Allah peygamberimiz Muhammedi hidayetçi olarak göndermiştir, vergi tahsildarı değil! Allah’a yemin ederim ki keşke bütün insanlar Müslüman olsalar da  bunun sonucunda  ben de sen de çiftçilik yapsak ve elimizin emeği ile geçinsek, bunu ne kadar isterdim, bilemezsin.[1]
Halifenin kaygısı Halefi olduğu peygamberin gittiği yolu tutmak olmalıdır. Allah onu insanlığa doğru yola hidayet etmek, sırat-ı müstakim demek olan doğru yaşantı biçimine örneklik etmek, iyilikleri ve iyileri terviç etmek, kötülükleri ve kötüleri önlemek (beşîr ve nezîr), insanların yolunu aydınlatmak için göndermiştir. Buna rağmen arkasından devlet de –amaç olmamakla birlikte- gelmişti.
Önemli olan insanların doğruya ve mutlak gerçekliğe ermelerini sağlamaktı. Devletin hazinesini doldurmak ve devletlülere her türlü imkân sunmak peygamber ve onun halefleri için asla amaç olamazdı. Bu itibarla o, Müslüman olmalarına rağmen kendilerinden hala alınmakta olan cizye vergilerinin alımını durdurmuş ve kısacık halifelik döneminde birçok ıslahata girişmişti. Bunun sonucunda da haklı olarak “adil” lakabını almıştır.
O, adaletiyle maruftu.
Toplumları ayakta tutan ise son tahlilde vergi değil adaletti.
Allah adaleti emrediyordu. Hatta bir adım daha ötesi ihsanı teşvik ediyordu.
Adaletin zıddı zulümdü ve ortası da yoktu.
Zulüm ile asla âbâd olunmazdı.
Dua ile!
29.11.2016
GARİBCE






[1] إن الله بعث محمداً هادياً ، ولم يبعثه جابياً، والله لوددت أن الناس كلهم يسلمون حتى نكون أنا وأنت حرَّاثَين نأكل من كسب أيدينا

Akıl ve Resul


"Şüphesiz ki Allah Teâlâ iki yol gösterici (hâdî) göndermiştir: Akıl ve Resul. Akıl, Resulden önceliklidir. Çünkü Resul’un bilinmesi- tanınması akıl ile olur". (er-Râgıb el-Isfahanî (ö. 502), Tefsîr, er-Riyâd 2001; V, 416[1])
İslam akıllıların dinidir. Akıl sizi Peygambere götürür. Peygamber de Allah’a.
Aklı öyle hor görerek, ona gerektiği değeri vermeyerek, onu emanete vererek ve eskimesin diye hep sıfır kilometrede tutarak hak ve hakikate eremeyiz.
Aynı şekilde peygamberi (sünneti) atlayarak da Kitaba ulaşamayız. Zira Kitab’ın Allah’ın kelamı olduğunu bize bildiren Resul olmaktadır.
Bu itibarla her şeyi kendi yerine koymak ve değerini tam vermek gerekir. Hakikate erişmede aksi hal muhaldir.
Akıl, terazidir; ölçer tartar. Resul getirdikleriyle ona ışık tutar. Ölçütler getirir. İstihkak listesini belirler.
Bunların hepsi birlikte devreye sokulduğu zaman Hak ve adalet tecelli eder.
Ne salt akıl, ne salt vahiy.
Vahyin aydınlığında akıl.
Dua ile!
29.11.2016
GARİBCE




[1] أن الله تعالى أرسل هاديين العقل والرسول، والعقل متقَدِّم على الرسول من حيث أنه بالعقل يهتدي إلى معرفة الرسول.

25 Kasım 2016 Cuma

ADALET VE KADIN



el-Adl, Allah’ın esmasından biri. Esma-yı Hüsna’yı ihsâ edenler cennete giriyordu ya. O er-Rahman er-Rahîm, el-Adl diye saymak değil, halife olarak onların gereklerini yeryüzüne indirmek, Rahmanlığı, Rahimliği, Settarlığı, Gaffarlığı ve el-Adli insanlık dünyamızda kendi üzerimizden gerçekleştirmek demek.
Bir ideal olarak adaletin gerçekleşebilmesi için her şeyin başında fıtratı esas almak gerek. Fıtratta kaos yok, tam bir denge vardır. Adalet (dağıtıcı) her şeyi kendi yerine koymaktır. Adalet (denkleştirici) her şeye hakkını, hak ettiğini ve değerini vermektir.
Söz konusu kadın olunca adalet, kadına kendi doğasına uygun yol tutmasının imkânını vermektir. Kadını erkekleştirmek, kadını erkeklerle anlamsız bir rekabete sokmak adalet değildir.
Allah, kadınlarla ilgili en genel ilke veren ayette “Ve lehünne mislü’llezî aleyhinne bi’l-maruf= Kadınların maruf ölçüde ne kadar yükleri varsa o kadar da yetkileri vardır” buyururken, kadını gene kendisi ile karşılaştırır ve adaleti, boynundaki yük kadar yetkisinin olmasında arar. Oysa biz kadın haklarını erkeklerle eşitlenmelerinde aradık. Bu yol çıkmaz sokak.
Bir kadının en iyi eş, en iyi anne ve en iyi iş kadını olması onun altından kalkamayacağı bir yüke koşulması demektir. Bize düşen kadına “en iyi kadın nasıl olunur?”un imkânlarını hazırlamak olmalıdır.
Kadın, annelerimizdir, halalarımızdır, teyzelerimizdir, bacılarımızdır ve can ciğer kızlarımızdır. el-Bakıyâtu’s-sâlihât onların bize hediyesidir. Neslin bekası onların rahmetten türetilmiş rahimlerine, şefkat dolu kucaklarına, hünerli eğitici ellerine ve bir ömür boyu onların kaderlerine bağlı yüreklerine emanet edilmiştir.
Çağımızın en önemli olumsuz gelişmelerinden biri üreme ile cinselliğin ayrılması olmuş ve kadın cinsellik alanında metalaştırılmıştır. Cinsel bir obje olarak görülmemesi ve dolayısıyla bakarken bile gözlerin kısılması emredilirken, alabildiğince teşhir edilerek salyaları akan şehvetin elinde kurban hale getirilmiştir. Her gün binlerce masum yavru bu doymak bilmez sektörün elinde fıtratına yabancılaştırılmış, sömürü aracı haline getirilmiştir. Ne yazık ki bütün bunlar özgürlük ve kadın hakları bağlamında kotarılmaktadır ve çoğu kadınlarımız da bu gelişmeye alkış tutmaktadır.
İnsan olarak elbette özgürüz ve buna sebep de emanet bizim boynumuza binmiştir. Ama bu özgürlüğümüz balıkların sudaki özgürlüğü gibidir, sudan çıkınca hayatı kararmaktadır. İnsan da kaderi içinde özgürdür. Kaderin en belirleyici özelliği de insan olarak fıtratımızdır. Kadınlığımız, erkekliğimiz fıtrat olarak bizim kaderimizdir. Bunun içinde kaldığımız sürece özgürüz, özgürlük adına da olsa dışarı çıkmaya zorladığımızda olanın adı artık felaketimiz olur.
Kadınlar aynı zamanda en iyi iş kadını olacaklar diye diye kadını iflah olmaz bir yarış içine soktuk. Bu alanda rakipleri de erkeklerdi. Fıtratında kadınınki gibi şefkat ve merhamet baskın olmayan, buna mukabil Allah’ın daha çok celal sıfatının tezahürleri olan özelliklere sahip acımasız erkeklerle yarışa zorladık. Çoğu kez erkek, kadını istismar edebilecekse yanında yer verdi, aksi takdirde ezdi, horladı, istiskal eyledi. Anneliğe kodlanmış kadının fıtratı bu saldırı karşısında bocaladı, en büyük donanımı bu türden saldırılar karşısında işe yaramadı, o da benzer davranışlar geliştirmeye başladı. Ancak güçlü olursa ezilmeyeceğini gördü. Güçlü olmak da para ile, makam ile, kariyer ile idi. Onların da ödenmesi halinde iflah olunmaz bir bedeli vardı.
Ve sonunda kimi kadın kariyer yaptı ama ödediği bedeller yüzünden anne olabilecek çağı geçti, fıtratına yabancılaştı. Ünsiyeti sahip olamadığı yuvasında ve çocuklarında değil, başka şeylerde aradı.
Diğer yandan kariyer yapamayan kadınlar da, kariyer yapmış olanlara karşı hep eziklik hissetti, kendi ayakları üzerinde duramıyor oluşunu (ne demekse!) bir eksiklik hissetti. O da aradığı huzuru bulamaz oldu.
Vesselam, yanlış yaptık.
Biz kadını kadınla değil erkekle yarıştırdık.
Kadının fıtratını dikkate almadık. Her şeyi yerine koyamadık ve adaletten saptık. Oysa her şey kendi tabii mecrasında sühuletle menzili maksuduna akar giderdi.
Biz Sakarya’nın köpükten gövdesine kurşundan bir yük yükledik, yokuşa sürdük.
Yazık oldu. Hem erkeklerimize hem kadınlarımıza.
Dua ile!
25.11.2016

GARİBCE




24 Kasım 2016 Perşembe

GÜLLER BİTMEDİ ÖĞRETMENİM


Evet, nereden nereye geldik.
“Eti senin kemiği benim”den, günümüzün her türlü imkânsızlıklara mahkum edilen, üstelik yeterince saygı bile gösterilmeyen öğretmenlerimize.
Eskiden, dayak eğitimde bir araçtı. Cezaî müeyyide olarak da kullanılırdı, terbiye amacıyla da. İslâm ceza hukukuna bakıldığında zina, iftira, içki gibi suçların cezalarının dayak türünden olduğu görülür. Buradan dayağın bir tür ceza olduğu anlaşılır.
Ama, hafif olmak kaydıyla terbiye için de kullanılırdı. İtaatsiz çocuk, eş, namaz kılmaya yanaşmayan kişi… gibileri, gerekirse dayakla uslandırılırlardı.
O zamanlar dayak cennetten çıkmaydı ve yenilecek bir şeydi. Gerçi biraz biberliydi, can yakardı ama, olsun, faydası zararından daha çok görülürdü. Sonuçta bir vasıtaydı. Henüz alternatifi de icat edilmemişti.
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir
Ziya Paşa bu beytinin, kısa bir zamanda herkesin dilinde bir atasözü gibi kullanılacağını belki yazarken düşünmemişti. Çünkü genel telakkilere uygun düşüyordu. Ne de olsa kemiği bizimdi ya. Etinin yerine et koymak da mümkündü.
Gel zaman git zaman, dayak yenilmez hale geldi. Çünkü dayağı atanlar kendi öz çocuklarını döver gibi dövmediler, hayvan döver gibi dövmeye başladılar. Gerçi hayvanlar da dövülmezdi. Ama hani daha dayanıklıdırlar diye fazla ses çıkarılmazdı. Zaten kendi dilleri de yok zavallıların. Eskiden falakaya yatırırlarmış ve ayak altlarına, sırta ve kaba yerlere vururlarmış. Hem bunun kuralları da varmış. Mesela cezaî müeyyidelerde bile sopanın kırbaç türü deriden yapılmış olması, budaklı ve sert ağaçlardan olmaması, ancak bir arşın kadar uzunlukta olması, alıcı yerlere vurulmaması, vurulurken kolun omuz hizasından yukarı kaldırılmadan ancak dirsek gücüyle vurulması, yaralayıcı bereleyici şekilde olmaması gibi bir sürü şartı varmış.
Ah insan! Ah insan! Kaydı kuydu kim tanır. Uygulamada insafı gösterecek olan muallimlerimiz değil mi? Kaba yerlerine vurmak yerine öğretmenlerimiz, körpecik çocukların ellerini yumak yaptırıp parmaklarının uçlarına cetvelin keskin yanıyla vurmaya başlayınca, sadece eti kendisinin iken, kemiklerin de sahibiymiş gibi keyfince onları da ufalamaya kalkışınca, yani kısaca ipin ucu kaçırılınca, dayağa karşı insanların vicdanlarında bir soğukluk duyulmaya başlandı ve artık bir eğitim aracı olarak kullanılmasına bile tahammül edilmez oldu.
Bakın ben kendimden anlatayım:
İmam-Hatip okulu ilçemizde yeni açılmış ve biz köyümüzden sekiz kişi bu okula yazılmışız. İlk okula kendi evimizde başlamanın avantajıyla akranlarımdan bir yaş daha küçüktüm. On bir yaşında zayıf, çelimsizdim.Yüzümde kan yoktu. Saçlarım diken gibi kalkık olurdu ve ben onları yatırmak için akşam yatarken mendil bağlardım. Bu kez de daha komik görünürdü. Neyse…
Bir gün İngilizce dersinden yazılı sınav oluyoruz. Dersimize okulumuzun müdürü giriyor. Müdür deyince, bir okulun bütün umurundan sorumlu kişi demek. Yani hem mektebin, hem hocaların hem de öğrencilerin her türlü umuruna bakacak, eğitim ve öğretimin sağlıklı bir şekilde yapılabilmesi için her türlü huzur ve güven ortamını temin edecek… falan.
Gelin görün ki tam aksine bu hocanın bulunduğu sınıfı bırakın, koridorda ders yapma imkânı olmazdı. Karatahtalardan gelen kafa darbeleri sesleri binayı indirir kaldırırdı. Nice kulaklar yirilmişti ve kan sızardı ve en çok çekilen kulak da yeğeninin kulağı idi. Çünkü hoca adildi. Hz. Peygamber’in işe amcası Abbas’tan başlaması gibi o da yeğeninden başlardı. Mesaj da alınırdı hani.
Benim küçük ve sıska olmam sebebiyle yerim en ön sıraydı, ya da ikincisi. Benim arkamda bizim köylü şimdi rahmetli olan Abdullah diye bir arkadaşım vardı. Ve sınav başlamış biz cevapları yazıyorduk. Hoca, sıralar arasında dolaşıyor, çıt çıkmıyordu. Kimin haddineydi ki.
Bir ara tepemde dikildi ve kağıdıma bakmaya başladı. Benim aslında derslerim çok iyiydi -laf aramızda sözü edilen okulda dört yıl okumuştum ve dördünü de birincilikle tamamlamıştım-, ama insan hali, hata edebilir, yanlış yapabilirdim. Hem yanlış yaparsam zaten imtihandı bu, imtihan yanlışları, doğruları değerlendirmek için değil miydi?
Hayır, hayır! Hoca işaret parmağını kağıdımdaki bir kelimenin üzerine koydu. Ve eyvah ben bir yanlış yapmış “One” kelimesini okunduğu şekliyle “Van” diye yazmıştım. Hatamı fark ettim ve hemen silerek düzeltmeye başladım. Ama çok geçti. Hoca elleriyle kulaklarımı kavradı, yüzümü bütün bedenimle kendine doğru çevirdi. Ovaladı, ovaladı, ovaladı, sonra kulakların bir insan bedenini tartacak kadar sağlam olduğunu ispat edercesine beni yukarı doğru kaldırmaya başladı. Artık ayaklarım yerden kesilmişti, bir süre öyle tuttu ve beni sıraların arasına yere attı. Ben kendimi toparlamaya ve yerime oturmaya çalıştım. Oturdum, herhalde hocanın öfkesi geçmiştir diye düşünüyordum. Ama geçmemişti. Hoca sol eliyle başımı önüme doğru eğdi ve boşta kalan sağ eliyle boynumun köküne öyle bir darbe indirdi ki, biz köyde balyozla geven döverken bile ancak o kadar vururduk. Zınkkk dedi! Hiçbir şey hissedemez oldum. Hissettiğim bir şey varsa bütün tutargalarımın tutmaz oluşuydu. Bacaklarıma doğru ılık ılık bir şeyler akıyordu. Ve ben altıma etmiştim.
Diyeceksiniz ki hoca yeter, bu kadarı da fazla!
Hayır yetmedi, arkamda oturan Abdullah’ın göğsüne, sağ omuzu altına salladığı bir yumrukla ancak sakinleşebildi.
İnanın hiç mübalağam yok, bu anlattıklarımda. Ve bu bizim müdürümüzdü. Gurbette hem anamız, hem babamız, hem öğretmenimizdi. Başımız derde girince, sıkışınca ona koşacaktık. O da bizi sevecekti. Zaman olacak dövecekti, ama dövdüğü yerden güller bitecekti.
Güller bitmedi, öğretmenim! Eğer güllerin morlusu varsa, belki boyun kökümde öyle bir şey olmuştu. Eğer güller idrar kokusu veriyorsa, benim sıramdan da şimdi öyle kokular geliyordu.

İşte bu ifrat tavırdır ki, değerli dostlar dayağa top yekûn karşı olunması sonucunu doğurdu. Eğitimcilerimiz, onun yerini nasıl doldurdular, hangi modern araçları onun yerine ikame ettiler doğrusu bilmiyorum. Ama zaman zaman okullarımızdan dayak çığlıklarının bir şekilde kulaklarımıza kadar gelmesi onun sanki hâlâ alternatifsizliğini haykırır gibi meydanlarda kol gezdiğini de gösteriyor.
(Eski bir yazıydı.) 
Dua ile!
24.11.2016
GARİBCE


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...