22 Temmuz 2016 Cuma

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu! ...


Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu! ...


Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!
Garibce, darbe gecesinin ertesi günü “Korku ile sınandık!” başlıklı bir yazı yazmıştı.
O gece gerçekten ölmüş ölmüş dirilmiştik. Ancak buna rağmen olup bitenin bir kalkışma, çılgınca bir intihar saldırısı gibi bir şey olduğu kanaati bende vardı. Olup bitenlerin haberleri geldikçe, özellikle görsel ve sanal medyada paylaşımlar arttıkça gerçekten tam anlamıyla bir darbe girişiminin atlatılmış olduğunu hem de iliklerimize kadar hissettik. Korkumuz bir daha arttı. Ancak atlatmış olduğumuza da pek sevinemedik ve hala da sevinemiyoruz. Çünkü tam anlamıyla güven duygusu bizi henüz sarmış durumda değil.
Bu arada darbe ortamında bir de yatağa düştük ve altı gün boyunca yattık, yanımız yöremiz ağrıdı.
Geriye doğru ne olup bitmişti. Özetleyecek olursak: Bir taife-i bâğiye meşru iktidara karşı isyan bayrağı açmış ve iktidarı devirmek ve yönetimi ele geçirmek için harekete geçmişti.
Amacına ulaşmak için uçak, helikopter ve tank gibi zırhlı araçları devreye sokmuş, kritik noktaları tutmuş, stratejik yerleri ele geçirmek için harekete geçmiş ve silah kullanmaktan kaçınmamış, nice masum canları almıştı. Oysa haksız yere bir kimseyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi ne azim bir günahtı.
Seçilmiş cumhurbaşkanı cep telefonu aracılığı ile halka seslenmiş ve mukavemet için sokağa dökülmelerini, karşı koymalarını istemiş, kendisinin de halkla birlikte olacağı mesajını vermişti.
Halkın bilgilendirilmesinde ve yönlendirilmesinde medya kuruluşlarının katkısı oldukça büyük ve önemli olmuştu.
Belli ki ordunun tümü darbe teşebbüsü içinde değildi ve hükumet, polis, MİT ve ordu duruma vaziyet etmişti.
Sabaha doğru köprüyü tutan askerlerin de teslim olmasıyla bu işin artık bitmiş olduğu inancı belirmeye başlamıştı.
Ve nihayetinde de çok şükür bu kâbus bitti.
İşte o günün sabahında benim zihnime çakan ayet “korkuyla da sınanılacağımıza” kasemle dikkat çeken ayetler olmuştu.
Üzerinden bir hafta geçtikten ve darbe açısından artık endişemizin oldukça zayıflamış olduktan sonra bu kez de zihnime aşağıdaki ayetler çaktı ve özellikle kamu yetkisini kullanan herkesin bu ayetler üzerinde daha bir dikkatli düşünmeleri ve bizzat kendilerine hitap ediyormuş gibi algılamalarını hatırlatmayı Garibce olarak gerekli gördüm.
Halkımızın gerçekten çok sevdiği ve hali hayatında çocuklarımıza ismini verdiğimiz cumhurun/kamunun reisi sevgili saygılı Erdoğan, bu zor dönemde gerçekten takdire şayan liderlik etmiş ve sükunun sağlanmasında en büyük etki sahibi olan halk desteğini yanına almayı başarmış, onların duygu dünyalarını hep diri tutmuştur.
Bu muazzam başarısının yanında bundan sonraki süreçte bizim asıl ondan beklediğimiz Devletin başı olarak Hz. Ömer’in adaletini sağlamak, hem de bu zor zamanda. Kime karşı: Kendi canına kastedenler de dahil herkese karşı. Özellikle de kendi ifadesiyle “Alt katı ibadet, orta katı ticaret ve üst katı ihanet” dediği yapının alt katında olanlara, onlara sempati duyanlara karşı.
Şu anda birikmiş bir öfke ve kin var. Öfke ile karar vermek İslam ahlakından değildir. Yüce Allah düşmanımıza bile adaletle davranmamızı bize emrediyor. Adaleti emrederken hemen arkasından “İhsan”dan bahsediyor. Affetmek sizin İhsan’ınıza kalmış bir şey, ama adalet Allah’ın olmazsa olmaz emri ve herkes için geçerli.
İşlenmiş bir cinayetin/suçun dengi bir müeyyide ile cezalandırılması adalettir.
Suça bilfiil iştirak edenlerin hepsi o suçtan sorumludur. Nitekim dört kişi komplo kurarak bir kimseyi öldürmüşlerdi. Hz. Ömer kısas uygulayarak hepsini öldürmüş ve “Eğer onu Sana halkı elbirliği ile öldürmüş olsalardı, onların hepsini öldürürdüm!” demiştir[1].
Millet, sizin yardım çağrınıza bihakkın icabet etti. Bu onların göreviydi (fıkıh tabiri ile vacibdi). Onlar vazifelerini tamamladı. Asıl bundan sonrası tamamen siz kamu yetkililerinin omzundadır. Bir okulda müdür olabilirsiniz ya da en başta Cumhurun reisi. Kamu yetkililerinin görevi ülkede bulunan suçlular dahil herkesin genel güvenliğini, huzur ve sükununu sağlamaktır. O yüzdendir ki suçlular halk tarafından linç edilmesin diye polis kalkan olur.
Suçlu bir kişiyi hata edip cezalandırmasanız bunda sizin bir kaybınız olmaz, ama masum bir kimseyi hata ile cezalandırır ve hele hele suça iştirak etmediği halde onu işinden eder, rızkı ile oynarsanız bunun vebali altında kalırsınız. Bu puslu ortamda binlerce asılsız ihbarın olabileceğini kamu yetkilileri akıllarından çıkarmamalılar. En küçük bir ihmalden dolayı masum birinin burnu kanasa bunun hesabı döner dolaşır en tepedeki sorumlu Ömer'i bulur.
Darbeyi bastırmış olabiliriz. Ama milletin huzuru ve bekası topyekûn huzurlu olmaları ile ancak mümkündür. Kamu otoritesinin maksadı, genel güvenliği ve huzuru sağlamaktır. Bu sağlanıncaya kadar şiddet kullanmak meşrudur. Çünkü bunda zaruret vardır. Ancak zaruretler miktarınca takdir olunur.
Ve sabırlı olmak, gene sabırlı olmak, her daim teenni ile hareket etmek lazımdır. Asıl sabır ise musibetin ilk geldiği anda gösterilendir.
İslam’ı tek bir kelime ile ifade etmek gerekirse o HAK’tır  ve adalet Hakk’ı ayakta tutmaktır.
Bu uzunca girişten sonra bu süreçte zihnimde beliren aşağıdaki ayetleri arz ediyorum:

{وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ (39) وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (40) وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ (41) إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (42) وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (43)} [الشورى]
39. (Bu mükâfat) bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
40.Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.
41.Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.
42. Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.
43. Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (8)} [المائدة]
8.Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

{ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (2) } [المائدة]
2.Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (6)
وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (9) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (10) } [الحجرات]
6. Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.
9.Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.
10.Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.
{ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا (58) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)} [النساء]
58.Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
59. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.  Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

Dua ile!
22.07.2016
GARİBCE




[1] صحيح البخاري (9/ 8) 6896 - عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ غُلاَمًا قُتِلَ غِيلَةً، فَقَالَ عُمَرُ: «لَوِ اشْتَرَكَ فِيهَا أَهْلُ صَنْعَاءَ لَقَتَلْتُهُمْ» وَقَالَ مُغِيرَةُ بْنُ حَكِيمٍ، عَنْ أَبِيهِ: «إِنَّ أَرْبَعَةً قَتَلُوا صَبِيًّا»، فَقَالَ عُمَرُ: مِثْلَهُ

17 Temmuz 2016 Pazar

Korku ile sınandık!


Allah Teala Bakara Sûresi’nde şöyle buyurur:
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ ﴿١٥٥﴾  اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ ﴿١٥٦﴾  اُو۬لٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ ﴿١٥٧﴾ 
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! (155) Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, "Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz" derler. (156) İşte rablerinin lutufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.” (157)
Elhak sınandık Ya Rabbi! Hem de ne sınandık.
Mübtelayı gam idik ve kâbus dolu gecemiz hiç bitmedi.
Korku ile sınandık ve çok korktuk. Yıllar süren savaş halindeki insanlarımızı hatırladık.
Nice canlar gitti ve özümüze ne ateşler düştü.
Neyse ki sağduyusu galip milletimiz sabır ve metanet gösterdi, bedel ödedi ve haliyle müjdeyi hak etti.
Zulmet dolu gecemiz şafağında felahımız oldu.
Ama çok korktuk. Korkuyu çocuklarımızın, eşlerimizin gözlerinde gördük. İliklerimizde hissettik. Her sesten irkilir olduk.
Allah, insanların başlarına gelenin kendi ettiklerinin bedeli olduğunu buyurur.
Demek ki bütün bu olup bitenleri vaktiyle biz ekmiştik ve şimdi biçmekteydik.
Siyasette illa ki liyakat esas olmalı.
Bir çıkar uğruna bugün sizin yanınızda olanlar, yarın daha büyük bir çıkar uğruna sizi neden satmasın.
Umarım bütün bunlar bize ders; korkumuz, günahlarımıza keffaret olmuştur.

Dua ile!
17.07.2016

GARİBCE 

14 Temmuz 2016 Perşembe

ALMİRA! KIZ ALMİRA!



Odamı dolduran bir ses. Belli ki  bir anne kız çocuğunu çağırıyor:
-Almira!
-Kız Almira!
Ben bu ismi yeni duyuyorum galiba.
Şimdi artık yeni bir işim daha oldu: Bu ismin Kur'an'da yerini bulmak.
Oğuz'un "Euzü"den geldiğini öğrendiğimde Kur'an'da artık bulamayacağım ismin olmadığına inanmıştım.
Hem madem Kur’an'da her şey var. O zaman bu neden olmasın?
Önemli olan mahir bir dalgıç edasıyla onun her bir harfi Kaf dağı gibi olan ve her birinin bir zahrı bir batnı, bir haddi bir matla'ı olan anlam dünyasının ta dibine kadar nüfuz edip, eslafın anlamaktan aciz kaldığı anlamlar deşifre etmek, nadide inciler çıkarmak...
Daha şimdiden sanki çözdüm gibi.
Başındaki al bir kere bizim harfi tarif al/el takısı.
Gerisini de artık sen söyle! Hem Muhammed ümmeti yalnız ben miyim? Ama gene de bir beyanda bulunayım: Gerisi Kadın kelimesinin muhaffef hali: al-Mar’a Notaya uyması için a yı i’ye kalbettik, oldu: al-Mir’a. Hemzenin tahfifi kıyasi olmakla onu da yumuşattık, oldu: al-Mira. Latin elif basına göre imlayı yeniden yazdık, oldu: Almira.
İkinci vecih şöyle olmalı:
Alif Lam Mim Ra!
Bitiştir: A-L-Mi-Ra
Şimdi oku: Almira!
Yaaa!
Uydu mu?
Valla ben dedim: Uysa da uymasa da!

Dua ile!
14.07.2016

GARİBCE


9 Temmuz 2016 Cumartesi

Babamın çömçe balıkları!


Köyümüzün içinden iki dere akar, aşağısında birleşirler ve Kıpız’da menderesler çizerek, muhteşem manzaralar oluşturarak akarlar ve sonra da ırmağa karışırlar.
Haliyle dere kenarlarında cıbıl su birikintileri olur. İçlerinde de pek çok çömçe balığı.
Bu çömçe balığı, aynen kepçe gibi olduğu için halkımız böyle isimlendirmişler. Simsiyah kocaman bir başı ve bir de kuyruğu olur. Halk da benzerliği sebebiyle ona çömçe balığı der.
Babam rahmetli ile pek nadir olan muhabbetlerimizden birinde ben kendisine çömçe balıklarının aslında kurbağa yavrusu olduğunu söyledim. Babam yılların birikiminin kendisine verdiği güvenle: “Olur mu çocuk?” dedi “Onlar çömçe balığı”. “Baba!” dedim “Bunlar kurbağa yavruları. Kurbağaların yumurtadan çıkması ve büyümesi aşamaları olur. Bu da bir aşaması. Bir süre onun o kuyruğu düşecek kepçe gibi olan o koca yuvarlar siyah kafa da şekillenecek ve küçük bir kurbağa olacak, sonra da büyüyecek …” dedim. Babam benim dediklerime bir türlü inanamadı, “Hiç çömçe balığından kurbağa olur mu?” diye hayretini belirtti.
Babam zeki bir adamdı, gün görmüş, tecrübe sahibi biriydi. Ama benim daha ilkokulda öğrendiğim bir bilgiyi bilmiyordu ve bu benim hayretimi mucip bir durumdu. Koskoca adam, nasıl olur da daha kurbağa yavrusunu bilmez, onu çömçe balığı sanırdı.  Anladım ki tahsil başka, bilgiye dayanmayan gözlem başka…
Bir de o askerlik hatırası olarak şöyle anlatırdı: “Sıhhiye bölüğüne yazıldık. Bizi topladılar ve özel sağlık eğitimi vermeye başladılar. Komutan doktor bir soru sordu: “İçtiğimiz su nereye gider?” dedi. Ben “Ciğerimize gider!” komutanım dedim. Arkadaşlar içinde benim durumum da iyi idi. Ben öyle deyince komutan doktor bozuldu, “Hayır evladım! Midemize gider!” dedi. Ben “Hayır komutanım ciğerimize gider!” diye ısrar ettim ve çünkü dedim: “Halk arasında sıcakta su içince “Ciğerimin başı buz gibi oldu!” derler diye de iddiamı ispata kalkıştım. Doktor bana epey kızdı ve halkın neden öyle dediklerini izah etmeye çalıştı… Dayak yemedim ama, belli ki gözünden de düştüm.
İşte böyle!
Askerlik çağındaki üstelik sıhhiye bölüğüne seçilmiş akıllı zeki biri içtiğimiz suyun nereye gittiğini bilmiyor. Oysa biz bunu daha ilk mektepte öğrenmiş idik.
Gördüm ki bilgi üzerine kurulu bir hayat çok çok başka. Bilgi de ancak tahsil ile elde edilebiliyor. Biz bunu millet olarak çok geç kavradık galiba. Köyümüzün ilk okuyanları Torosların Ehmeti, müftü ağabeyim ve akranları ilk açıldığında mektebe gittiklerinde neredeyse ergenlik çağına gelmişlerdi. Hala da durumun önemini kavradığımızdan pek de emin değilim. Çünkü bakıyoruz hiç bilgi sahibi olmayan insanlar hemen her konuda özellikle de din konusunda oldukça rahat fikir ileri sürebiliyorlar ve Oğuz isminin “Eûzü”den gelmesi gibi bir sürü çömçe balığı üretebiliyorlar.
Mala davara zararı olmadığından mıdır nedir belki de!
Allah akıbetimizi hayr eylesin.
Dua ile!
09.07.2016

GARİBCE


5 Temmuz 2016 Salı

Bayram namazında hem gurbeti hem garabeti gördüm!



Bir zamanlar “İslamiyetimiz adına en çok sevdiğin nedir?” sorusuna ilk aklıma gelen cevap “Bayram namazları!” demek olmuştu. Yanımda oğlum ile birlikte tekbirlerle Fakülte camiinin yolunu tutar, erkenden sabah namazına erişir, ardından vaaz dinler, sonunda da hocalarımızla bayramlaşırdık. Büyüklerin ellerinden öper, küçüklere elimizi öptürürdük. Hoş bir heyecan duyardık. Hem kısa bir bayramlaşma kahvaltısı yapar evlerimize dağılırdık. Evde bekleyen eşim ve kız çocuklarımla hep birlikte bayram coşkusunu yaşardık. Merasimle büyükten küçüğe doğru herkes birbirinin elini öperdi.
Bugün gene erkenden kalktım, tek başımaydım. Arabaya bindim, Fakülte camimize vardım. Daha pek kimsecikler yoktu. Hani görevli hocalarımıza da pek görünmemek için mihrabın arka kısmının en önüne siper oldum. Namazdan sonra orta yaşlı birisi geldi, tam önüme (kucağıma desem fazla abartmış olmam) dizlerime değecek şekilde oturdu, sırtını mihraba yasladı, ayaklarını kıbleye paralel, dizlerimle T olacak şekilde uzattı. Yer darlığı yoktu. Bir tuhaf oldum. La havle çektim. Bu ne adabı Ya Rabbi dedim. İstifimi bozmamaya çalıştım. Ama vücut sıcaklığını hissettim. Çaresiz biraz geri çekildim. Belli ya sıkıntılandım. Neyse vakit geldi. Bayram namazımızı kıldık, imamlarımız ve birkaç hoca arkadaşlarımızla bayramlaştık ve çıktık. Arabaya bindim, evin yolunu tuttum.
Yalnız gittim, yalnız döndüm. Önümde dedem, babam, yanımda karındaşlarım, arkamda oğlum ve torunlarım hiçbiri yoktu. Kalabalık içinde yapayalnızdım. Üstelik de kaba bir davranışa maruz kalmıştım. Bir yandan bu garabet, öbür yandan gurbet artık kocamaya yüz tutmuş yüreğimi sızlattı sanki.
Neyse ki geç de olsa oğlum, gelinim, torunlar, iki kızım ve beyleri ve çocukları toplandık da bugünün bayram olduğuna inanır gibi olduk.
Ben oğlumla camiye giderken babam hayattaydı ama o yanımda yoktu.
Oğlum oğlu ile camiye gitmiş, ama bu kez de onun babası yanında yoktu. Demek ki artık bu hep böyle olacak.
Patates ocakta çoğalır, hepsi bir arada türer. Mısır ise patlamaya başlayınca her biri bir tarafa sıçrar ve dağılır. Geleneksel aile yapımız üç nesil bütün aileyi bir arada tutuyorken, modern aile sadece anne baba ve çocukları içeriyor. Üç nesil ailenin bir araya gelebilmeleri için artık bayramlara ihtiyaç oluyor. Onun da her zaman imkanı bulunmuyor. O yüzden de insanlarımız gurbeti bayramlarda daha bir acı hissediyorlar.
Bayram gelmiş neyime diyordu, geleni gideni olmayan.
Öbür taraftan da “Ailen yanındaysa her gün bayramdır” diyordu bilge ihtiyar.
Ya Rabbi! Sağ salim bir bayrama bizi daha eriştirdin. Gurbette olsak da, eksiklerimiz olsa da ailemizi bir araya getirdin. Gözümüzü aydın ettin. Sana şükürler ediyoruz.
Cümlenin bayramını özellikle de gurbette kimi kimsesi olmayanların bayramlarını kutluyoruz. Onların yârı Sen ol, onların ziyaret edeni Seni ziyaret etmiş olsun.
Nice öz yurdundan, ata ocağından ayrı düşürülmüş evsiz barksız, kimsiz kimsesiz insanımız var. Onların sığınağı Sen ol!
Bayramımızı, gerçek bayramlara çevir. Bizi bize koma. Bizi zalimlerin insafına terk etme! Hâmimiz Sen ol! Bize akıl ve izan ver! Ülkemize iyilik güzellik, dirlik düzenlik ver!
Senin her şeye gücün yeter.
Âmin!
Hayırlı bayramlarımız olsun!
Dua ile!
05.07.2016
GARİBCE




26 Haziran 2016 Pazar


Ey Hak ve Hakikatin temsilcisi!


Ey Hak ve Hakikatin temsilcisi!
Sahiden emin misin hakikat sende ve senin tekelindedir.
Tuttuğun yolun, hakikate giden tek yol olduğundan nasıl bu kadar eminsin?
Yolum yolum diye yoluna baş koyduğun yolun sonu nereye varıyor ılmelyakin, aynelyakin, hakkal yakin gördün bildin ve yaşadın mı?
Nasıl emin olabiliyorsun kendinden bu kadar.
Elinde tek bir ayetin parıltısı gözlerini alıyor ve gayrısı binlerle ayete kör oluyorsun.
Bu körlükle binlerle ayetle yollarını bulmaya çalışanları sapıklıkla ve tekfirle itham ediyorsun.
Haydi diyelim yol senin yolun ve ondan başka yol yok. Tuttuğun yol kendine hayırlı olsun. Umarım varmak istediğin yere götürür, senin için bunu dilerim.
Peki, o takdirde bile neden bütün insanları kendi yoluna zorla sokmak istersin. Peygambersin desem değilsin. Peygambere bile Allah: “Sen hatırlat ve sen sadece hatırlatıcısın, onlar üzerinde zor kullanıcı değilsin!” diyor.
“Ben yeryüzünde Allah’ın halifesiyim, Allah namına iş tutarım!” desen o da uymuyor. Zira ki Allah bak şöyle buyuruyor: “Eğer Allah insanları, kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince, (gerekeni yapar). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görmektedir.”[1]
Allah’ın  Lafza-ı Celal’dan sonra en özel ismi Rahman’dır. Rahman, bütün yaratıklara karşı Allah’ın sonsuz rahmet ve merhametini ifade eder. O dünyada yarattığı herkese/ her canlıya inayet eder, hepsinin rızkını verir. Ne ki dünya imtihan dünyası olduğu için sadece hidayet eder, doğruya irşad eder ve “Dinde zorlama yoktur!” der, imhal eder, süre verir. Telafi için imkanlar yaratır, tevbe kapısını da sonuna kadar açık tutar. İmdi hal böyle iken Allah namına insanların hayatlarına kendi pencerenden gördüklerince nizamat vermek ve zorla insanları kendi yoluna sokmaya çalışmak da neyin nesi?
Elinde bir damga her önüne geleni damgalıyor, senin gibi düşünmeyen, senin gibi görünmeyen herkesi ateşe atıyorsun. Haydi, bu ateş cehennem ateşi olsa neyse, orada “Din Gününün Mâliki” yegâne söz sahibi olduğu için oradan bir korkumuz yok, hak etmişsek boynumuzu büker, hükmüne razı oluruz. Ama sen cehennemi buraya getiriyor ve insanları burada ateşe sokuyorsun. Ancak Allah’ın alacağı canlara kıyıyor, ocaklarına ateş salıyorsun ve bütün bunları da Allah namına yapıyorsun. Ne büyük yürek ve ne büyük cüret olmalı.
Hani adam birini överken demiş ya: Sen şöyle yiğitsin, böyle yiğitsin. Sen Hz. Ali gibi yiğitsin. Hz. Ali de ne ki, sen ondan da yiğitsin. Çünkü o Allah’tan korkardı, sen Allah’tan da korkmazsın!
İşte böyle bir şey.
Allah’tan korkmuyorsa bir kimse ondan korkmak lazım.
Allah cümlemize akıl ve izan versin. Bizi doğruya iletsin. Doğru yolda istikamet sahibi olarak yol almayı nasip kılsın.
Dua ile!
26.06.2016
GARİBCE




[1] Fâtır 35/45.


18 Haziran 2016 Cumartesi

Men dakka dukka: Eden bulur


İtme ha el kapısın el ucuyla
İterler kapını ha kol gücüyle

Settar ol setreyle ha cümle aybı
Örtenin aybı, hiç olur mu kaybı

Sanma yaptığın yanına kâr kalır
Men dakka dukka eden illa bulur

Garibce saf olma gel eyle nazar
Her ne işlesen melek onu yazar

Zerre de olsa hayır şer bulursun
Akıbet amâline tutsak olursun

Dua ile!
18.06.2016

GARİBCE

15 Haziran 2016 Çarşamba

Dünya


Felahım da helakim de sende
Lakin sen beni eyledin bende
Ruhum yok gibi sanki tende
İflah olmaz bir derde yandım

Helalmış harammış bakmadım yedim
Salih amel de neymiş bilemedim
Felah ile akıbet gülemedim
Kalp akçalarım boşa geçer sandım

Garibce’yim aldın aklımı baştan
İbret almadım bunca geçen yaştan
Ömrüm bitiverdi geçti iş işten
Onulmaz bir nedamete uyandım

15.06.2016
Dua ile!

GARİBCE 

9 Haziran 2016 Perşembe

GARİBCE YAZMIŞ DİYELER



Allah’a şükürler olsun ki Garibce Yazmış Diyeler adıyla Torosoğlu Garibce Divanı bugün itibarıyla fırından çıkıp soframıza düştü. Çok sevindim, hem kendi adıma hem Garibce adına…
Hatun diyor ki, “Sen bu kitaba neden bu kadar önem veriyor ve böyle heyecanlanıyorsun! Şimdiye dek bir sürü kitabın basıldı, böyle heyecanlanmamıştın?!” “He dedim, haklısın! Bazı şeylerin izahı zordur. Duyguların dünyası daha bir öyledir.”
Gerçekten Garibce’nin kitap halinde yayımlanmasını çok arzu ettim ve elime almış olmakla büyük bir heyecan duydum. Elime alıp şöyle bir baktım, kokladım. Fırından yeni çıkmış, mis gibi emek kokuyordu. Nicedir çekilen zahmetin rahmete evrilmiş şekli oluyordu. Sanki kisve-i taba bürünmüş mücessem bir duygu yumağı gibi geldi bana, şükrettim.
Garibce Yazmış Diyeler, Garibce’nin düz yazıları gibi aynı gayeye matuf olarak doğdu. Sanat kaygısı olmaksızın kendiliğinden oldu, inen rahmete kabı açma gibi doldu. Kah oldu üst üste geldi, kah oldu kesildi, Garibce lâl oldu, iki kelimeyi bir araya getiremez oldu.
Garibce Yazmış Diyeler, içerik olarak daha çok manzum bir ahlak kitabı oldu. Şiir, şu’ûr kökünden gelir ve “duygunun dışa vurumu” demektir. Şâirlik de bütün yetenekler gibi bir Allah vergisidir. Garibce’nin şairlik iddiası yoktur, ancak inandığı davayı şâhid’den gâibe ulaştırma sorumluluğunun bilinci ile her telden çalmanın gereğine inanır. Hikmetin bin bir çeşidi vardır. Bütün yollar Allah’a çıkar.  Şiir de bu yollardan biridir. Belki modası geçmiş, çağı şaşırmış bir dildir. Ama olsun, bitli baklanın da kör alıcısı olurmuş. İlla ki onun da talipleri olur, ondan da bir haz alanlar bulunur.
Garibce günümüz en etkin dilinin sinema dili olduğunu bilir lakin elinden gelmez. Biz günümüz Müslümanları olarak hep arkayı toplamaya alışmışız, önü çekmek gibi bir kaygımız epey bir zamandır maalesef olmamıştır. Bu yüzden de eller yapar biz seyrederiz. Yaptıkları ile bizi ezerler, bizi güderler, bizi sömürürler… Ve biz sadece sokranırız.
Uyanmak, uyanmak, uyanmak…
Lakin bilinci güne ait kılarak uyanık olmak. Bize lazım olan işte bu.
Uyanmak da önemli ve bilinci güncellemenin ön şartı. Tümden uyku halinde iken bunların sadece rüyasını görebiliriz.
Garibce elinden geleni yapmaya çalışıyor.
Bendeniz de onun elini bırakmamaya ahdetmiş bulunuyorum. Bakarsınız aslında o benim elimi tutmuş ve beni mutlak gerçekliğe doğru o yediyordur.
Allah’tan niyazım odur ki bizi/ cümlemizi hak ve hakikatten ayırmasın. Şahitliğimizin farkındalığı ile gâiblere ulaşmaya çalışalım; onların dillerini kullanarak ve nabızlarını tutmuş olarak bunu yapalım.
Dua ile!
08.06.2016

GARİBCE





6 Haziran 2016 Pazartesi

Çocukluk sevinci: Yemlik toplama



Tuhaftır bugün birden aklıma yemlik topladığımız günler geldi. Şu herkesin bildiği yenilen ot olan yemliği kastetmiyorum. Hani şu harman üstü devşirdiğimiz yemlik vardı ya işte onu.
Harman sonu artık elde edilen ürün ölçülecek ve eve kaldırılacak. Biz çocuklar hemen koşar ve ölçüm yapan zahire sahibinin etrafına toplanırız. En azından gözükürüz. Daha önceki yıllardan onun cömert ve sevecen olduğu hatırımızda ise daha bir sıkıca yaklaşırız. O da bunun farkında olduğu için hemen bize bakar ve gelin der: Eteğimizi açarız, şöyle iki elini cece daldırır ve iki avucunun dolusu (bir koş pança) zahireyi açık tuttuğumuz eteğimize koyardı. Omar kâ galiba cömertti ve bizi boş çevirmezdi. Eteğimize – haliyle o zaman sifir bezden dikilmiş etek giyerdik. İşlik ve altında şalvar biraz daha büyüyünce giyerdik galiba. Neyse zahire eteğimizde doğru Çürük Ömer’in ya da Boz Musa’nın dükkanına koşar ve topladığımız yemlikle şeker sucuğu alır ve yerdik. Ne kadar tatlı olurdu.
Rahmetli Kadir dedem, o çok zayıf parmaklarıyla kesme şekeri ne eder eder dörde böler ve biz çocuklara verirdi, ne kadar tatlı bulurduk ve ne kadar sevinirdik.
Hele Haseki’deyken gözlemlediğim Yedikulede bir tamirci vardı ve etrafında çocuklar arı oğul verir gibi olurdu. Çocuklar, “Kumbara!” diye seslenmesiyle sıraya girerler ve sırası gelen ağzını yukarıya doğru açar, o adam da çay kaşığını toz şekeri ile doldurur ve sıradakinin açık ağzına boca ederdi.  Sıraya koca koca kız çocukları da girerdi. Ve ne kadar sevinirlerdi.
Çocukluk mudur onları sevindiren.
Bir sokumluk şeker sucuğu, ya da dörtte bir kesme şekeri ya da bir çay kaşığı toz şekeri mi?
Yoksa onlara gösterilen ilgi ve sevgi mi?
Şimdi biz büyüdük, ama hâlâ çocuklar var ve onlar çocuklar. Hep de olacaklar.
Onları sevindirme sırası bu kez bizde.
Onların sevincini görüp de sevinemiyorsak bu kez de sorun bizde.
Allah cümle çocuklarımızı ve de büyüklerimizi sevgisiz koymasın. Galiba sevgiye herkesin ihtiyacı var.
Dua ile!
06.06.2016
GARİBCE 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...