29 Kasım 2012 Perşembe

Geleneği olmayan din olur mu? Konferans özeti gibi


Dünkü konferansımızın başlığı “Geleneği olmayan din olur mu? Din, Şeriat ve Fıkıh” idi.
Peki, nelerden bahsettik? Garibce’den özet beklentileri var. Bir fikir vermesi amacıyla bu doğrultuda kısa bir metin kaleme almayı uygun bulduk.
İnsanlığın özünde meknuz ve mündemic bulunan değerlerin ete kemiğe bürünüp görünür kılınması lazımdır. Bu değerler fıtrî özelliklerdir. Fıtratallah’tır, Zâlike ed-Dîn’ül-kayyim işte gerçek din budur.
Fakat bu nasıl dışa vuracak. Söz gelimi herkes anne babasına saygı duymayı bir din, dinin bir gereği bilir. Ama bu saygı hangi formlar içinde yerine getirilir. Örnek olarak Amerika’da bir yerli kabilesinde kişi kendi öz anne babasını henüz hasta düşüp ölmeden öldürürlermiş, çünkü nasıl ölürlerle öyle dirileceklerine ve öbür hayatlarını hep öyle geçireceklerine inanırlarmış. Bu yüzdende anne babasına olan sevgi ve şefkatinin bir eseri olarak onları henüz elleri ayakları tutuyorken öldürürlermiş. Mahza sevgiden, mahza saygıdan bunu yaparlarmış.
İşte bu kabilden insan özünde meknuz bulunan diyanî duyguların nasıl dışa vurulması gerektiğini, hangi şekiller içinde ifa edilmesinin lazım geldiğini bize şeriatlar gösteriyor. Bu haliyle şeriatlar, dinin ete kemiğe bürünüp ahkâm (şerâi’ = belirli şekiller içinde ifası gerekli olan düzenlemeler, ritüeller) olarak görünüyor.
Biz mahşerde tam kemal yaşında (33 yaşı) diriltileceğimize inanıyoruz. O yüzden anne ve baba sevgimiz, onlara olan saygımız bizi onları henüz elleri ayakları tutarken öldürme gibi bir erdemli(!) davranışa itmiyor, onlara öf bile demememizi gerektiriyor ve huzuru huzur evlerinde değil, gerçek huzuru buldukları ortamda geçirebilmeleri ve yaşlılıklarını saygı görerek yaşamalarını gerektirecek bir davranış içine girmemizi lazım kılıyor.
İyiliğe, ihsana ve lütfa mukabil bir teşekkür borcunun gerekli olduğunu içimizde meknuz değerlerden, fıtrî duygulardan biliyoruz. Ama sözgelimi Allah’ın bize bunca lütuf ve ihsanına karşı ona nasıl teşekkür edeceğimizi Musa’nın çobanı örneğinde olduğu gibi kendi aklımızca, kendi keyfimizce belirleyerek mi yapacağız.
Onun aklı ona yetiyordu ve Allah’ı bir köleye nispetle efendi gibi tasavvur ediyordu ve “Ah Efendim, neredesin, seni bir görebilsem, sana bir erebilsem, eline suyunu döksem, ayaklarını ılık su ile oğalasam, saçlarını tarasam, bitlerini ayıklasam…” diye yalvarıp yakarıyordu.
Yüce Allah, insanlar, çobansız koyunların her birinin alıp başını kendi yoluna koyulup da kurda kuşa yem olmaması için dini bedenlendirdi, herkesin aynı şekilde takip edeceği bir yol, bir şeriat kıldı. (Şir’a ve minhâc)
Bunu insanların kendi içlerinden seçtiği birinin örnekliği üzerinden gerçekleştirdi. Şeriat nasıl ki dinin bedenlenmesi ise, peygamber de şeriatın bedenlenmesi oldu; hem kendisine şeriat olarak buyurulanı duyurdu, hem öğretti, hem açıkladı hem de uyguladı (Dört T: Tebliğ, talîm, tebyîn ve tatbik).
Bu haliyle o yaşayan Kur’an oldu. O artık insanlığın ufkunda, inzal (vahiy) yoluyla insanlık dünyasına mal edilen değerler dizisinin kendisinde somutlaştığı bir rol model, bir nümune-i imtisal (üsve-i hasene) idi.
Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, dini o örneklikten tevarüs ettiler ve ardıllık yoluyla onun çizgisini sürdürdüler. Yaşları küçük sahabîler aynı şekilde büyük sahabîlerden tevarüs ettiler. Bir sonraki nesil, bir önceki neslin içine doğmanın tabii bir sonucu olarak, onlardan gördüklerini, kendi benliklerine ve hayatlarına taşıdılar. Bu nesiller boyu hep böyle devam etti.
Bir taraftan fetihler başlamış ve yeni merkezler oluşmuştu. Hz. Peygamber’in örnekliğini tevarüs etmiş olan nesiller bu yeni merkezlerde kendi birikimleri ile birlikte temerküz ettiler. Her bir merkezde farklı da olsa büyük çaplı birikimler oluştu. Sonra bu merkezler hac ve ilim yolculukları (rıhle fî talebi’l-ilm) gibi yollarla birleşik kaplar mesabesine dönüştü. Artık her ilim havzası bir diğerinin birikimine muttali bir hale geldi. Bu rıhleler, arıların bir çiçekten öbür çiçeğe dolaşması gibi ilmin aşılanması sonucunu doğurdu. Bu aşamada kendisini bu işe adayan Allah adamları elinde mevcut birikimler imbikten geçirildi ve ayıklandı. Tedvin ve tasnifler yapıldı. Yöntemler geliştirildi. Her şey tabii mecrasına çekildi. Zaman içinde her şey duruldu ve suyun yatağında derinden derinden sessizce akması gibi istikrar buldu. Böylece Hz. Peygamber’in örnekliğinde tecessüm eden şeriatın geleneği de oluşturulmuş oldu.
Şöyle bir örnek verelim: İndirilen Kur’an ile gök yarıldı, ilahî rahmet bir menba gibi Ümmü’l-kurâ’dan fışkırdı. Orada 23 yıl boyunca birikti. Hz. Peygamber’in vefatı ve ardından fetihlerle birlikte bu birikim çeşitli merkezlere aktı. Peygamberlerin varisleri konumunda olan ulema elinde bu merkezlere doluşan ilim havuzları rafine edildi, birbirlerine açılan kanallarla bağlandı ve tevhid edildi. Ardıllık yoluyla tevarüs edilen bu değerler dizisi, gene aynı şekilde ardıllık yoluyla insanlığın geleceğine doğru akmaya başlayan hayat ırmakları oldu. Asırlar boyu sessizce aktı. Çünkü istikrar bulmuştu. Durgun gözüküyordu, fakat akıyordu. O yüzden de etrafa zararı olmuyordu ama içinde yaşayanlara hayat sunuyordu. Bugün bizim için de aynı şekilde bu dinin hayat sunabilmesi için bu geleneğin kesintisiz olarak bizim zamanımıza da ve bizden sonrakilerin çağlarına da akıtılması gerekiyor.
Suyun tabii mecrasında akıtılması, onun doğasının bir gereğidir. Su işte o zaman hayattır. Ama su tabii mecrasını bir kaybederse önüne gelen her bir yeri istila eder, tarım alanlarını batırır, evlere barklara dolar, her yer çamur deryasına döner ve hayata sebep olması lazım gelen aynı su yüzünden hayat diye bir şey kalmaz.
Şimdilerde birileri çıkıyor ve bu geleneği yok sayarak Kur’an’ın kendisine geldiğini iddia ediyor. Bunu, sözü ile söylemesi gerekmiyor. Geleneği yok sayarak “Kur’an’dan ben bunu anlıyorum” demesi bu anlama geliyor. Sözün bağlamı nedir, mâ sîka leh’i yani hangi saikle sevkedilmiştir gibi sorular onu hiç mi hiç ilgilendirmiyor. “Aklıma bir fikir geldi, onun ayetini arıyorum” mantığı tavırlara hakim oluyor. Çoğu kez esastan kabulü asla mümkün olmayacak nice modern algılar, mevcut olgular Kur’an’a giydirilmeye çalışılıyor. Okuduğu ayet belki de ayettir, doğrudur, Ama Hz. Ali’nin Hariciler için dediği gibi “Kelimetü hak üride bihâ’l-bâtıl” söz hak söz ama ne var ki bâtıla âlet ediliyor. Herkesin tam keyfine göre hoca aradığı bir ortamda bu tavır, şöhrete ve ardından paraya da tahvil edilebiliyor.
Şimdi bir iki örnek de verelim:
“Salat”ın gelenek içinde tevarüs edilegelen bir anlamı ve bir uygulaması var. Siz bu geleneği yok sayarak ona sözlük anlamını vermek üzere lügate bakar ve “Aaa! Salât demek bak dua ve niyaz demekmiş, tam da bana göre, çok bir zamandır aradığım bir mana!” tavrıyla ona “belli vakitlerde, belirli şart ve rükünleri olan… bir ibadet” anlamı vermez ve keyfe keder bir anlam yüklemeye kalkışırsanız, herkes de sizin yaptığınızın bir benzerini yapmaya kalkışırsa işte o zaman bu din mecrasından çıkmış ve önüne gelen her düz ve kuytu yeri istila eder bir hal almış olur. Elimizde ne namaz kalır, ne oruç, ne hac, ne zekat, ne nikâh ne de dinin kendinde bedenlenmiş olduğu bir başka kurum.
Namazımız en hayranlık uyandırıcı bir yorumla zikr-i dâim olur, orucumuz verilen ahdi tutmak olur, hac ziyaret. Madem öyle idi de yıllardır biz “Kabe Arabın olsun!” diyene neden haksızlık ettik.
Evet. Sünnet, Kur’an-ı içkin olan bir kurumdur. İcma da İslam’ın ana gövdesini oluşturmayı ve ileriye doğru koruyarak geleceğe taşımayı amaçlayan bir işlevselliğe sahiptir.
Siz bu geleneği, bu gün keyfinize göre davranmanıza imkân vermiyor diye yok sayarsanız, İslam dini olarak elinizde din kalmaz ki, yorumculuğun keyfini çıkarasınız.
Ama inşa edeceğiniz kendi dininizin peygamberi olarak kendinize yeni bir rol biçmiş iseniz o zaman kimsenin size diyeceği olmaz. Karşınıza yeni Ebu Cehiller çıkabilir. Ama onları aşar ve kendi müminlerinizi oluşturur, yeni bir ümmet olarak sahnede yer alabilirseniz ve de risaletinizi onaylayacak ve ümmetinize muzahir olacak yeni bir Rab bulursanız eyvallah!
O zaman bize de kelamcılarımıza, “Yahu bir daha sayın hele, şu yetmiş küsurluk kontenjanda şu bizimkilere de yer ayarılmış mı!” diye sormak düşer.
Allah’ım cümlemize hidayet eyle!
Hidayette daim eyle!
29.11.2012
GARİBCE

28 Kasım 2012 Çarşamba

Neden kadınlardan filozof çıkmıyor?


 
Bir Âdem şöyle diyor:

“Neden kadınlardan filozof çıkmıyor? Neden kadınların da bir Sokraticesi Eflatuniye bacısı yok.. :) Çünkü kadınlar düşünmek yerine düşündürtmeyi seviyorlar. Bunun için asla düşünemeyecekler :)”

Arkasından da onlarca kişi yorum yapıyor:

Belli, insanlar,  seyirliği çok seviyor olmalılar. O yüzden horoz dövüştürürler, it dalaştırırlar… Hep bir seyirlik hali olsun isterler.

Bu seyirlik alanlarından biri de iki de bir kadınlarla erkekleri karşı karşıya getirmek ve onları eşitlikçi bir rekabete sokmaktır.

Hey bre Âdem! Sen erdemli olanı aradın da kadın olmadı mı?

Sen “duyan” değil düşüneni aradın da o olmadı mı?

Sen filozof kadın istedin de çıkmadı mı?

Kadından filozof çıkar mı?

Çıkmaz elbet. Çünkü kadın evden dışarı çıkamadı ki başka bir şey olsun.

Evden çıksa, etrafı görse, olayları gözlemlese, olaylarda özne olsa, tanık olsa… İşte o zaman kadın da sen ne oluyorsan o da o olur.

Senin beyninin birkaç gram fazla olması aranın kapatılamaz derecede açık olacağı anlamına gelmez. Çünkü hangi erkek beynini tam kapasite kullanabiliyor ki?

İnsanlar, pencereleri olmayan bir beyin ile nasıl düşünsünler. Hiç güneşi, ayı ve yıldızları, gecenin karanlığında yıldızların göz kırpışını görmemiş, hiç kuşun ötüşünü, kanat çırpışını, arının vızıltısını, rüzgârın uğultusunu duymamış, hiç gülün saldığı kokuları duymamış, çiçeklerin güzelliğinden ve revnakından haberdar olmamış, hiç suyun şırıltısını işitmemiş, hiç ılgıt ılgıt esen yelleri yüzünde hissetmemiş bir insan ister erkek olsun ister kadın kördür, sağırdır, dilsizdir.

Aynı derecede birlikte okula başlayan erkek ve kız çocuklar arasında ancak kızlar lehinde farklılık görürsünüz. Çünkü onlar ilk yaşlarda büyümeyi daha hızlı yaparlar. Erkeklerin on beş yaşında gelebileceği ergenlik yaşına dokuz-on iki yaşılarında gelebilirler. O yüzden de melekeleri daha hızlı gelişir. Erkekten daha da önde giderken kızımız eve çekilir ve oğlumuz okuluna devam eder sonra mühendis olur, doktor olur, öğretmen olur hayata atılır. Hep öznedir artık. Her gün biraz daha farklı ve yeni şeyler görür, duyar ve hisseder. Hal böyle olunca hâlâ bir şeyler olamıyorsa, beynine açılan bunca pencereden dolan ışığa rağmen hâlâ bir şeyleri akledip göremiyorsa bu sadece onun  gabavetini, beladetini ve hamakatini ifade eder. Kadınlardan düşünsel olarak üstünlüğünü değil.

Kızımız da çekildiği evinde (çekilmek meçhul fiil olarak kullanılmıştır) artık eline aldığı çorabı, iğne oyasını, dantelayı  bir sanat şaheseri olarak kendi kendini kozalamak üzere örmeğe koyulmuşsa ve sonunda bir kelebek olup hayal dünyasında kanat çırpmaya başlamışsa ve bütün geleceğe ait hülyası beyaz atlı prensinin gelip kendisini mutluluk ülkesine uçurmak ise bunda kendisi açısından utanılacak bir şey yoktur.

Bu rekabet işi bizi bozdu.

Hasan Basri, Rabia’ya demiş ki:

“Peygamberler hep erkeklerden çıkıyor, hiç kadından peygamber var mı?”

Rabia da demiş ki:

“Doğrudur, ama nerede bir Firavun nerede bir Nemrut ve Tağut varsa onlar da hep erkeklerden çıkıyor.”

Kel başa şimşir tarak.

Gel evlat sen bu inadı bırak!

Evet, sahiden bu anlamsız yarış ve eşitlikçe bir mukayese bizi yordu. Gelin biz bu işi bırakalım. Kadın ve erkeği rekabete sokmayalım. Bir olalım, beraber olalım. Birbirimize libas olalım. Eksiğimizi böylece tamamlayalım. Mutluluğumuz ancak buna bağlıdır. Bilelim.

Sevelim, sevilelim. Bu dünya kimseye kalmaz.

Dua ile!

28.11.2012

GARİBCE

27 Kasım 2012 Salı

Allah hakkı, kamu hakkı olmasın!



Hak, Allah’ın isimlerinden biridir.

Hak yerini bulursa adalet işte o zaman adalet olur.

Adalet Hakk’a hizmet için vardır. Hukuk da adalete hâdim nizamın adıdır.

İslam Hukukunda (fıkıh) genelde haklar kul hakkı- Allah hakkı diye ayrılır. Bazen de karma nitelikli olur, kul hakkı ağır basan haklar vardır, bazen de Allah hakkı ağır basan haklar olur.

Kul hakkı ile Allah hakkı tearuz edince yani karşı karşıya gelince bunlardan her ikisini de aynı anda yürürlüğe koyma imkanı yoksa elbette ki ikisinin de birlikte düşürülmesi ya da ikisinden birinin öne alınması gerekir.

İkisinin de birlikte düşürülmesinin mantığı pek yoktur.

O zaman birisi öncelenmelidir:

-Peki hangisi?

- Elbette kul hakkı.

-Neden?

Çünkü Allah zengindir, müstağnîdir, O’nun ihtiyacı yoktur. Oysa kul fakirdir, muhtaçtır. Bu yüzden de kul hakkı öncelenmelidir[1].

Verilen örneklere bakıldığı zaman Allah hakkı denilen şeylerin ibadetler bir tarafa bırakılırsa büyük çoğunluk itibariyle kamu haklarına tekabül ettiği görülmektedir. Nitekim “fî sebilillah = Allah yolu” kavramından maksat da kamu hizmeti amaçlanan şeylerdir.

Bu anlayışın nasıl sonuçlanacağına bir iki örnek verelim:

Kişi beytülmalden bir şey çalsa, bu bir kimseye ait bir malın çalınması gibi görülmemektedir. Söz gelimi el kesme cezası ona uygulanmamakta, daha başka cezalar (tazir) uygulanmaktadır.

Bir kimse ölmüş olsa ve geride bıraktığı malları (terike) olsa bu nasıl pay edilecektir?

Bunun cevabı sırasıyla tekfin ve teçhiz (cenaze) masrafları, borçların ödenmesi, üçte bir ile kayıtlı olmak şartıyla vasiyetin yerine getirilmesi, geri kalan malların da varisler arasında pay edilmesi.

Peki bir kimsenin borçları içinde Allah hakkı olan zekat borcu olsa, aynı zamanda da kul borçları bulunsa, bu durumda ne lazım gelir?

-Zekat Allah hakkıdır. Belli bir mutalibi (hak sahibi)  de yoktur. Dolayısıyla düşer. Kul hakkı olan borçları ise, malının tümünden de olsa ödenmelidir.

Günümüzde uygulama böyle değildir. Vergi borçları, diğer borçların önüne geçmekte ve öncelikle onlar tahsil edilmektedir. Çünkü bu bir kamu alacağıdır.  

Oysa zekat da bir tür vergi borcudur.

Allah hakkından maksat eğer tüyü bitmemiş yetimin de içinde bulunduğu kamunun bir hakkı ise, o zaman konu üzerinde bir daha düşünmek gereklidir.

Allah ganidir, zengindir, müstağnîdir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, dolayısıyla Allah hakkını öncelemeye gerek yoktur şeklindeki anlayış, tüyü bitmemiş yetimin de içinde bulunduğu kamunun bir hakkı anlamında bir Allah hakkı için izahı sor bir anlayıştır.

“Devletin malı deniz yemeyen domuz!” şeklinde sözde bir atasözü şeklinde yemek için bahane arayanların ağzında pelesenk olmuş bir söz, hak ve hakkaniyet timsali bizim atalarımızın sözü olamaz.

Ama bu anlayış, fıkıh kitaplarımızda yukarıda izah etmeye çalıştığımız yaklaşımdan beslenmiş olabilir. Oysa zekata ve diğer kamu haklarına daha hassas bir nazarla bakılabilirdi.  Nitekim özellikle Zahirîler başta olmak üzere Malikî ve Şafiî gibi bazı  mezheplerde de böyle bir anlayış mevcuttur. (Bilmen, V, 218) Ölenin terekesinden öncelikli olarak Allah (kamu) hakları olan borçları tahsil edilir.  Zekat bunun bir örneğini teşkil eder.

Boynumuzda ne kamuya ne de bir kula ait bir borç olmadan Allah’a kavuşabilmek ve yüzümüzün akıyla hesabımızı verebilmek umut ve duasıyla.

27.11.2012

GARİBCE






[1] الجوهرة النيرة - (2 / 74) فَقُدِّمَ حَقُّ الْعَبْدِ عَلَى حَقِّ اللَّهِ لِافْتِقَارِ الْعَبْدِ وَغِنَى اللَّهِ.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Öğretmenler günü iyi bi şey mi?


 
Sahi öğretmenler günü iyi bi şey mi?
Elbette iyi bi şey. Hem hiç yoktan iyidir. Senede bir anneler günü, babalar günü, sevgililer günü… olması elbette iyi bi şeydir.

Kıza demişler ki “Senin adam şöyle böyle!”

“Babamın evinde o da yok idi” demiş.

Dolayısıyla bir günün olması hiç yoktan iyidir, denilebilir.

Bir şeyin değerine bazı şeylerin mevcudiyeti delil olabilir.

Örneğin öğretmenlerin değerine, onlara tahsis edilmiş bir günün olması işte böyle bir delil sayılabilir.

Mesela Kur’an’da yer almak o şeyin üstünlüğünü gösterebilir.

Şimdi meşhur olan bir hocamız vaktiyle öğrenci iken böyle bir istidlal biçimine tanık olmuş ve anlatmıştı.

Onun anlatımına göre Ankara İlahiyat Fakültesi’nde bir bayan hoca bir gün sınıfa gelmiş ve “Çocuklar! demiş “Ben bugün size kadınların erkeklerden daha üstün olduğunu ispat edeceğim”.

“Nasıl hocam?” demişler.

“Bakın!” demiş, “Kur’an’da erkekler (ricâl) suresi diye bir sure var mı?”

“-Yok hocam!”

“Peki, kadınlar suresi diye bir sure var mı?”

“Var hocam, Nisâ sûresi var.” Nisa malum kadınlar demektir.

“İşte bu durum yani Kur’an’da erkekler suresinin bulunmayıp da kadınlar suresi diye bir surenin bulunması kadınların erkeklerden üstünlüğünü ortaya koyan en açık bir kanıttır!”

Hoca büyük bir iddiayı ispat etmenin hazzını yaşamak üzere…

Öyle ya müthiş bir kanıtlama biçimi. Hem de kanıttıra kanıttıra… Böyle bir kanıta ancak ehl-i mükâbere karşı çıkabilir, odunum da odunum diyen sırtını dönebilir.

Kur’an’ın tam da göbeğinden hareketle ispat çabası. Gerçekten büyük bir başarı.

Fakat, fakat o da ne!

Bir öğrenci –olayı anlatanın kendisi- parmak kaldırıyor ve hocam diyor ve söz istiyor:

Hoca: “Buyur!” diyor. Ve sonunda aralarında şöyle bir muhavere yaşanıyor.

“Hocam, malum Kur’an’da yüz on dört sure vardır. Bunlardan birincisi Fatiha, ikincisi Bakara ve sonuncusu Nâs sureleri oluyor.”

“Sadede gel!”

“Zaten mukaddimesi bitti efendim!”

“Şimdi zatı alinize göre Nisa suresi bulunduğu için Kadınlar erkeklerden üstün oluyor. Nisa suresi dördüncü suredir. Bakara suresi hem Nisa suresinden daha uzun hem de daha önce geliyor. Bakara sığır demektir. Sizin mantığınıza göre Sığırlar o zaman kadınlardan hem daha üstün hem de öncelikli mi oluyorlar efendim” deyiveriyor.

Tabi hoca mosmor!
Hiçbir şey diyemiyor. 120 kişiligk sınıf kahkahayı basıyor. Hoca bir öfkeyle ve ağlayarak sınıfı terk edip gidiyor ve Hocalara da: “Falanca sınıfta bir sarı yılan var, bana öyle bir soru sordu ki ne diyeceğimi bilemedim. O benden sınıfı zor geçer.” diyor, hala alamadığı öfkesini ızhar ediyor.

Hoca, arkasından ikmal nedir bilmediğini sadece o hanım hocanın dersinden ikmale kaldığını belirtiyor.

Bu ilginç örnek de gösteriyor ki, bir şeyin bir yerde var olması itibarı için yetmiyor. Öğretmenler gününün olması öğretmenlerin itibarı için, anneler gününün olması da annelerin itibari için yetmiyor.

İtibar için Kur’an’da bile yerinin olması değil, hayatta yer alması gerekiyor.

 İtibar için daha başka ciddi önlemler gerekiyor.

Meslek olarak öğretmenliğin özendirici olması lazım ki, en kabiliyetli öğrenciler öğretmenlik yolunu seçsinler.

Öğretmen, geleceğimiz öğrencilerle uğraşıyor.

Mesela veteriner ise ineklerle uğraşıyor.

İnekler çocuklardan daha mı kıymetli ki onlar öğretmenlerden daha çok alıyor.

Diyeceksiniz ki elbette öyle, çünkü ineklere Kur’an müstakil bir sure ayırıyor.

Tabi o zaman da söz tükeniyor.

Diğerleri de bunlara kıyas edilmeli.

Ama başa dönersek, hiç olmasa daha mı iyi di. Yoook, hiç yoktan gene de iyidir.
Öğretmenler günümüz kutlu olsun.

Nasıl geldi nasıl geçti doğrusu hiç bilemedim.

Dua ile!

26.11.2012

GARİBCE

25 Kasım 2012 Pazar

Hey gidi günler hey! Bir bit güzellemesi


Hey gidi bitli günler hey!


Daha dün annemizin kollarında,
Başımız dizlerinin üstünde,
Saçlarımızın arasında müşfik elleri
Çok daha mutluyduk ararken bitleri
Ah diye geçirirdi annemiz içinden
Benim oğlum kalır geri hangi yiğitten
Ki olsun cümle gibi bitten arı,
Hem de toklu gibi aha işte biri
Nasıl da semirtmiş, olmuş kocaman
Beslemiş de yiğidim amanın da aman
Görecekmiydim ben de Allah’ım bu günleri
Aslanımın yiğitliğine şahit onlarca bitleri

A a o da ne, itleri nerde, salmışlar çayıra
Olur mu sahipsiz öyle mevlam kayıra
Gelin bakalım toklucuklar aha yeriniz
Olmaz öyle orası burası
Çıt çıt iki tırnak arası.


Özlemlerimiz var hep geriye doğru,
Şimdi işte ben hayıflandım diyorum:
“Hey gidi günler hey!”
Belli ki bu eksik oldu: Doğrusu şöyle olmalıydı:
“Hey gidi bitli günler hey!”
Birimizde değildi nerdeyse hepimizde vardı. Varlığı yiğitliğimize itibardı.
Saçım uzamıştı ve bir türlü kestiremiyordum korkumdan. Çünkü içinde uçuşan bitlerim vardı. Allah korusun ya makas yürürse üstlerine, ya makinanın dişlisine kaptırırlarsa kollarını, kanatlarını. Belli ki kıyamıyordum onlara. Kuzucuklar benimdi ve bana sığınmışlardı. Ben de bu aziz varlıklarımı başımda taşayırdum.
Sonunda İbrahim’in İsmail’i gibi can içinde bu canları kurban etmeye karar verdim, ince dişli bir tarak aldım. Başladım taramaya, önüme çift dalga beyaz bir kâğıt sermiştim. Şehametimize, yiğitliğimize  ne delil çıkacak diye. Başladı dökülmeye can kuzular: Bir, iki, üç… on sekiz, on dokuz…  yirmi dokuz otuz, otuz dört, otuz beş ve otuz altı. Uğraşsaydım belki biraz daha artardı hasat bereketi. Aslında yürekler dayanası değildi manzara! Belli ki kimi kuzusundan ayrılmıştı, kimisi anasından. Ama belli ki hepsi ayrı düşmüştü öz yurdundan. Onu kulaklar değil, ancak yürekler duyardı. Ama bir kerre karar verilmişti. Dönmek, döneklik olurdu.
Dedim artık gidebilirim berbere, sakata gelecek fazla bir şey kalmamıştır herhalde diye.
Hey gidi bitli günler hey! Şimdi o günler nerede!
Bu yiğitlik nişanları sadece bende de değildi elbet. Birinde sınıfta derste oturuyorken önümdeki arkadaşın boynundan iki koç çıktı ki gören maşallah demeden kendini alamazdı. Demek artık kendini göstermenin zamanı gelmişti. Ne kadar döş varsa yayıldı yayıldı ve sonra ağılına döndü. Belki sindirmek için yürüyüşe çıkmıştı, belki temiz havaya ihtiyacı doğmuştu. Elbette ki onun da kendine göre haklı gerekçeleri vardı. Belki de bana bir ders içindi, sakın ha sade kendini yiğit sanma, ne yiğitler var dünyada der gibiydi.
Hey gidi günler hey!
Hey gidi bitli günler hey!
Ne kadar özledik o günleri. O kadar isar sahibiydik ki o günlerde, kansızlığımız yüzümüzün renginden okunsa bile onlarca biti taşırdık ıh demeden başımızda, yüzlercesi de koynumuzda… Yeter ki onlar aç ve açıkta kalmasınlardı. Biz kansız da edebilirdik. Yiğitlik işte böyle bir şeydi.
Hey gidi bitli günler hey!
1980 senesinde Almanya’ya gitmiştim. Sivaslı Hasan diye biri anlatıyordu. “Hocam!” diyordu “Biz Almanya’ya geldik. Yemeğimizi domuzu pişirmiş oldukları kazanlarda pişirmiş olabilirler, domuzu kestikleri bıçakla eti kesmiş olabilirler vb. gibi hayranlık uyandırıcı dinî saiklerle çıkan yemekleri yemedik, hepimiz arık düştük ve inanın bize bit düştü. Hem de nasıl bitler. Vücudumuzdan bitiyordu. Mesela dizimizin aha şurası kaşınırdı. Biz orayı kaşırdık, kaşırdık derinin altından bit çıkardı”. Eh Anadolu insanı! Ne de olsa yiğitlik var serde. O misillü bitler bizim yiğitlerde çıkmayacaktı da kanı kana benzemez kimselerde mi olacaktı. Onların kanlarına bu bitler dönüp bakmazdı bile.
Öyle anlaşılıyor ki büyük baş, anaç bitler larvalarını deri altlarına bırakırlarmış ve oradaki bu sirkeler zamanla bit olunca orası kaşınmaya başlarmış, kaşıma ile de gün yüzüne doğarmış. İşte anlı şanlı bir bit daha:
İyi ki doğdun biiit! Seninle aramıza katıldı yeni bir yiğit.
Hey gidi bitli günler hey!
Evlerin önünde sundurmalarda nice anne görürdüm yavrusunun başını dizine alır ve maymunların birbirlerine yaptıklarını yaparlardı.
Bu bir ayıp değildi, yiğitlik nişanesiydi.
Sen hiç piresini saklamayan birini gördün mü?
Elbette ki hayır.  Çünkü… Çünkü…
Atalar versin istersen bunun cevabını:
Kulak ver kadim hikmete:

“Pire itte olur, bit yiğitte!”
İşte böyle.
Kalın yiğitlikle!

25.11.2012
GARİBCE



Görmeyenler için: BİT
Kadim birlikteliğin bir anısı olarak!

24 Kasım 2012 Cumartesi

Şaştım da şaştım!



Mahir bir cambaz, diğer arkadaşına demiş ki:
“-Şu önünde öküzleri ile çift süren adamı görüyor musun?”
“-He!” demiş, “görüyorum. Ne var bunda?”
“-Var mısın iddiasına, adamın önündeki öküzü çalmaya?”
“-Yok daha neler!”
“-Var mısın yok musun sen onu söyle!”
“-Peki varım. İyi de nasıl yapacaksın?”
“-Sen orasına karışma. Yalnız sen adam duyacak şekilde yüksek sesle “Şaştım da şaştım!” diye bağıracaksın. O ne derse desin sen hep aynısını tekrarlayacaksın! Başka hiçbir şey söylemeyeceksin. Tamam mı?”
“-Tamam!”
Cambaz hırsız oradan ayrılmış, arkadaşı başlamış “Şaştım da şaştım! Şaştım da şaştım!”  diye bağırmaya. Bir demez iki demez devamlı tekrarlar durur.
Çift süren adam öküzleri durdurur ve:
“-Neye şaştın hemşehrim, hayırdır ne var!” diye halini sorar. Adam hep aynı şekilde dövünmeye, bağırmaya devam eder:
“Şaştım da şaştım! Şaştım da şaştım!”
“-Yahu arkadaş ne derdin var söyle de derman olalım!”
Nakarat aynı:  “Şaştım da şaştım!”
Çiftçi o kadar merak içine düşer ki içinden yahu şu adama gidip de bir de yakından bakayım, derdi nedir, neden “Şaştım da şaştım!” der durur, diye geçirir.
Öküzlerini durdurur ve alelacele adamın yanına koşar ve:
“-Yahu arkadaş! Allah aşkına söyle, neye şaştın?” Adam nakaratı bozar ve:
“-Senin tek öküzle çift sürüşüne şaştım!” der. Adam döner bakar, hakikaten çifte koşulu öküzlerden  biri yok. Boyundurukta tek öküz koşulu. Cambaz hırsız öbürünü çoktan aşırmıştır.
Adam şaşkın bir haldedir. Bakar, bakar, bakar:
“-Vallahi bu işe ben de şaştım arkadaş!” der.
Ben bu hikayeyi niye yazdım. Düşündüm düşündüm. Bu hikayeyi rahmetli babamdan duymuştum. Fakat bir bağlantı kuramadım. Onun hatırasını mı yad etmek istemişti canım, bilemedim.
Bugün öğretmenler günüymüş. Acaba öğretmenler günü ile ilgisi olabilir miydi? Diye düşündüm.
Olamazdı, çünkü öğretmenlerin okulu vardı, okulda öğrencileri vardı.
Vaktiyle bir maarif vekili “Şu okullar olmasa vekaleti ne güzel idare edeceğiz ya!” falan demiş. Tek öküzle çift sürmek gibi mi acep. Baktım bu da uymadı.
Maaşları yok, sırf öğretmenlik aşkıyla bu işi yapıyorlar, desek Allah’a şükür az da olsa maaşları var. Dertleri yok değil, ama dertlerine yetişen bakanları, bütün öğretmenleri kucaklayan bir başbakanları var!
Çok maaş vermeyi hep istiyoruz ama, ne yapalım ellerinki gibi ne petrolümüz var ne doğal gazımız. Millet havadan paralara para demiyor. Biz ekmeğimizi taştan çıkarıyoruz. Gene de çok iyi işler beceriyoruz. Ah bir de borumuz para etmeye başlasa da şöyle bizim de borumuz bir ötse varya… Üniversite hocalarına bile el uzatacağız, kimse unuttu zannetmesin…
İyi de bu da uymadı. Bunun neresinde şaşılacak bir şey var. Derdin neydi be Garibcem!
Sonra kendi kendime dedim:
“Ben de şaştım bu işe!” ve devam ettim:
Ama yoksa tesadüf âlemde eğer,
Yuvarla  gitsin elbet birine değer.

Hoşça kalın!
25.11.2012
GARİBCE

Safiyetimiz, gönül ayinemiz!


Bir hoca arkadaşımız vardı. Ben ona imrenirdim. O kadar saf ve temizdi ki.
Ne yazık ki insanlar safiyeti zaaf olarak görüyorlar ve o türden insanlarımızla alay ediyorlar.

Kendi kendime onun için, “Yahu bu adam doğrudan cennete girer!” derdim. Ama arkasındanda hemen eklerdim “Fakat bu adam yüzünden pek çok kimse de cehenneme en azından bir uğrar!”

Çünkü o kadar saftı ki, karşısındakinin ona bir şekilde takılmaması, biraz da hafif meşrep biri ise alaya almaması mümkün değildi. Kendi yeri cennetti, çünkü cennetlik biriydi. Hadiste de öyle buyrulmuş: “Cennet ehlinin çoğu bulh olanlardır”[1]. O da kesinlikle onlardan biriydi.

“Bulh” kelimesi “ebleh”in çoğulu olmaktadır. Ebleh kelimesi bizde aşırı derecede hamakati ifade eden bir anlama sahiptir. Ama hadisteki anlamı -Allahu alem- “saf, temiz, içi dışı bir” demek olmalıdır. Her ne kadar bu safiyetin ahret için değil sadece dünya umuru için olduğunu ifade eden yorumlar yapılmışsa da sonuç itibariyle bu sözcüğün anlamı belâheti ifade ediyor ve saflığı, temizliği bildiriyor.

Bu sevgili dost ile bir gün muhabbet ediyorduk. Bir eli ikram için yanı başındaki ketilde olur ve herkese ne istiyorsa onu ikram ederdi. Cebinde taşıdığı şekeri eksik olmazdı. Öbür eliyle de varsa yazısı onu yazar, hangi saatte hangi programı varsa onu uygulamaya koyar, ne ikram ne de sohbet ayarlanmış saatini bozamazdı.

Anlatıyordu, “Mehmet!” diyordu, “bütün kardeşlerim annemin ölmesini istiyorlar, bir ben istemiyorum.”

Beklendik bir sözdü. Böylesi bir safiyetten, ancak böylesi bir beklenti sadır olurdu.
Sonra anlatıyor ve bazı yeni şeyler öğreniyoruz:

Arkadaşımızın babası vefat etmiş annesi hayatta idi ve ona ait kiralık bir ev varmış ve onda da bu arkadaşımız oturuyormuş. O günün parasıyla rayiç bedel yüz lira ise arkadaşımız on liraya oturuyormuş.

“Çünkü diyordu, annem ölürse evini satacaklar ve aralarında paylaşacaklar: Bir ben istemiyorum. Çünkü o evde ben oturuyorum.”
Ve gülüyor, “On lira veriyorum ya hani!” diyor.

Ben ondan hiç ummadığım bu lafı duyunca hayret ediyorum ve o anı hiç unutamıyorum.
“Ya Rabbi!” diyorum. “Böylesine saf, böylesine temiz bir insan nasıl böyle düşünür!” Saf, temiz ama her şeyin farkında.  Diğerlerinin annesinin ölümünü neden istediğini biliyor, kendisinin istemediğinin nedenini de biliyor. Ve bunu ifade ederken de gülüyor. Aslında kendi durumunu matrak da buluyor.

Bu örneği gördükten sonra insanın ne kadar büyük bir muamma olduğunu bir daha anladım.
Safiyetine yüzde yüz inandığım bir insanımız, kendi çıkarını hesaba katabiliyorsa,  böyle düşünebiliyorsa, tutkularla donatılmış, malı canından yonga bilmiş sıradan normal insanlar nasıl olmalı, neler düşünmeli.

Garibce diyor ki: İşte o yüzden hiç kimseye şudur budur demek kadar zor bir şey yokmuş.
Hiçbir kimseye yüzde yüz kefil olunamazmış.
Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu görülemezmiş.
Gene de ben o arkadaşa olan umudumu yitirmedim, hakkındaki inancımı değiştirmedim. Umarım o çoktan cennete gitmiştir.
Ve gene umarım tezgâhı kurmuş, ikram için bizi bekliyordur.
Kendisi yüzünden bazı yerlerimiz ateşte dağlanmış, göğünmüş olsa da…

Ya Rabbi! Sana olan zannımızı boşa çıkarma! Ne göğündür, ne döğündür.
Kullarına rahmet eyle. Cümlemize ikram eyle!

Gönül ayinemizi öyle saf kıl ki, orada hiç çapak olmasın, sadece herkes orada kendini görsün!
Amin!
Rahmet olsun!
Gufrana vesile olsun!

24.11.2012
GARİBCE


[1] شعب الإيمان - (2 / 499) عَنْ أَنَسٍ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: " أَكْثَرُ أَهْلِ الْجَنَّةِ الْبُلْهُ "
شعب الإيمان - (2 / 499) 1308 - سَمِعْتُ أَبَا عَبْدِ الرَّحْمَنِ السَّلَمِيَّ، يَقُولُ: سُئِلَ أَبُو عُثْمَانَ عَنْ قَوْلِهِ: " أَكْثَرُ أَهْلِ الْجَنَّةِ الْبُلْهُ " قَالَ:  " الْأَبْلَهُ فِي دُنْيَاهُ الْفَقِيهُ فِي دِينِهِ "

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...