şehitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehitlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2017 Salı

15 Temmuz Şehitleri Çeşmesi yazısı ve hikmet



Şehitler çeşmesinin tasarımı, görünümü, alnındaki yazının  güzelliği, istifinin albenisi vb. gibi hususlara hiçbir diyeceğim yok. Zaten fazla anlamam da. Takdir ve tebrik ederim. 
Lakin bu güzel istifi ilk kez billboardda gördüğümde önünde durmuş ve çözmeye çalışmıştım. Nitekim çok geçmeden de çözmüştüm. Sonra kendi kendime “Bu olmamış, şehitler çeşmesine hiç uymamış!” dedim ve acaba bu aklı kim verdi diye de hayıflandım.
İstif bir hadisin parçası: “Va’lemû enne’l-cennete tahte zılâli’s-süyûf = Ve bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır!”
Hadisin tamamı şöyle: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah’tan afiyet isteyin. Ama buna rağmen onlarla karşılaşırsanız  o takdirde sabır ve metanet gösterin. Ve bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır!” Sonra şöyle dedi: “Ey Kitab’ı indiren, bulutları yürüten, hizipleri mağlup eden Rabbim! Onları perişan et ve onlara karşı bize yardım et!”[1] (Buharî)
Ben bu yazıyı –Şeyhu’l-hattâtîn elinden çıkma üstün bir sanat eseri olmasına rağmen- içerik olarak muktezayı hale uygun ve hikmetli bulmadım.
Söz konusu lanetli kalkışmaya karşı kıyama duran bu millet mücadelelerinde hiçbir silaha başvurmadılar. Ellerinde sadece bayrak vardı. Dillerinde de tekbir. Onları devleştiren kendilerinin tevdi ettikleri yetki ile iktidarda bulunan meşru cumhurbaşkanı ve hükumetin bir darbe ile alaşağı edilmesini kabul etmeyerek maşeri bir şuurla meşru iktidara sahip çıkmasıydı. Benimsedikleri ve özümsedikleri değerler uğruna, onları çiğnemeye kalkışanların silahlarına vücutlarını siper etmeleri idi. Ölmeye –şehit olmak için dahi olsa- gitmemişlerdi. Ama bu yolda ölmek kaderde varsa, ölümü de göze almışlardı.
15 Temmuzu anma için toplanan milyonlar da aynı şekilde duruşlarında ve haykırışlarında asla silahı, savaşı çağrıştırıcı bir tavır göstermediler.
Millet en büyük gücünü topyekûn kıyamından aldı.
Bizi yeniden güçlü kılacak en büyük ortak payda birlik ve beraberlik ruhunun yeniden inşasıdır.
Kılıç/ silah özenilecek ve özendirilecek bir şey değildir. Şehit olmak da öyle. Yani insan durup dururken ben şehit olmak istiyorum diyerek ölümün üzerine gidemez. Ancak insan olmak demek aynı zaman da bir takım aşkın değerlere sahip olmak da demektir. İşte o değerleri korumak için gerekirse canını daha ortaya koyar ve bu gayreti sonucu öldürülürse şehit olur. Yani şehit olmak amaç değil, asıl amaç olan değerlerin yaşatılması için gerektiğinde ödenmesi gereken bir bedeldir. Bir Hilal uğruna nice güneşlerin batışını göze almadır.
Eğer bu şekilde öldürülme i‘lâ-yı kelimetullah için yapılmışsa Allah onu diğer insanlara nisbetle ufka koyuyor ve ödüllendiriyor. Onlara cennetlerini açıyor ve  “bir tür hayatla onları rızıklandırıyor”. Onlara ölüler denilmemesini istiyor ve aksine biz fark edemesek bile onların diri olduklarını ifade buyuruyor.
Benim Garibce anlayışım bu. Hakikat budur da demiyorum.
Dolayısıyla “Şehitler Çeşmesi” için bağlamından da koparılarak yazılan ve savaşmayı bir ideal gibi gösteren bu levhanın hikmetlice olduğunu maalesef düşünemiyorum.
Ben olsam ne yazardım?
Her halde aklıma ilk gelen şu ayet olurdu:
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴿١٦٩﴾  فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴿١٧٠﴾  يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ  ﴿١٧١﴾ 
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. (169-170) (Şehitler) Allah'ın nimetine, keremine ve Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler. (171)
Öylesine aklımıza esti işte!

Dua ile!
18.07.2017
GARİBCE









Mimar Serkan AKIN’ın Twitter hesabından farklı tarihlerde güzel fotoğraflarla birlikte verdiği kısa kısa bilgiler:
@Mimarserkanakin
Tasarımı ve imalatı bana ait olan 15 Temmuz Şehitleri Anıt Çeşmesi tek parça mermerden yapıldı. Bitmiş hâli 35 ton. Temeli kargir yapıldı.
Sağlam zeminden temel kotuna gelmek için 55 m3 horasan harçlı blokaj yaptık. 72 adet marmara mermeri 420 kg lik bloklarla temeli ördük
7 tonluk tek parça mermer bloğu ana kütleye altlık olsun diye oyup kaide olarak kullandık. Çeşmenin temiz ve pis su hattı için kanal bıraktık.
Şehitlerimizin dökülen kanlarını,
Gökten gelen rahmet damlalarını,
O geceki dehşeti anlatan ateşi ve mihrabı,+++
Şehitlerimizin cennete giriş kapısını, Şehitlerimizi vuran kurşunları
İfade eden tüm sembolleri bir arada anıtlaştıran bir form tasarlandı.
105 tonluk tek parça mermer şekil mastar ve terazi kontrolü yapıldı. Çelik tel ile kaba yonu şekil verildi
Anıt doğal malzemesi, geometrik formunun dinamik yapısı, formun yere oturuş biçimiyle sabit hali, temelinin horasan harcı ve kârgir +++
detaylarla yapılmış olmasından dolayı, zorla yıkılmazsa; malzeme, tasarım, form ve imalat detaylarıyla zamanla, olaylarla, ++
doğa şartlarıyla birlikte binlerce yıl yaşayacaktır
Va'lemu ennel cennete tahtel zilalüssüyuf. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır. Hadis-i Şerif. Varağı da bitti elhamdülillah.
Mihrabın bir tarafında hadis diğer tarafında ayet yazıyor. Celi sülüs istif. Hattat Hasan Çelebi yazdı.



[1] صحيح البخاري (4/ 51) 2966 - ثُمَّ قَامَ فِي النَّاسِ خَطِيبًا قَالَ: «أَيُّهَا النَّاسُ، لاَ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ العَدُوِّ، وَسَلُوا اللَّهَ العَافِيَةَ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا، وَاعْلَمُوا أَنَّ الجَنَّةَ تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ»، ثُمَّ قَالَ: «اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الكِتَابِ، وَمُجْرِيَ السَّحَابِ، وَهَازِمَ الأَحْزَابِ، اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ»

10 Eylül 2015 Perşembe

Fevrîlikte nedamet Teennide selamet!


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!
Evet, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Rahmete, şefkate, sevgi ve saygıya, hak ve hukuka riayete  ne kadar çok ihtiyacımız var.
Allah insanları yaşasın diye yarattı. Yaşamak, var olmamızın bir gereği. Bu itibarla insanlar ölmek için yaşamazlar. Ne var ki ölüm mukadderdir ve herkes erinde geçinde ölür. Ölmek hiçbir zaman amaç değildir; sonuçtur.  Şehadet de olsa ölüm istenilen, beklenilen, özlenen şey olmamalı. Çünkü var oluşumuzla yaşamak aynı şeydir. Varlığımızın amacı da sonsuz bir hayata evrilmeyi sağlamaktır; cennetiyle cehennemiyle.
Bize yurt olarak tayin edilen işte burada yaşarken, yaşantımıza engeller çıkarma, hayatımıza kastetme gibi saldırılar olabilir. Herkesin huzur içinde yaşantısını sürdürmesi ve asıl amacı gerçekleştirmek doğrultusunda çaba sarf etmesi asıl olmakla birlikte bu yolda saldırılara maruz kalmak her zaman için söz konusu olabilmektedir. İşte bu türden saldırıları defetme ve ortak yaşam için bir huzur iklimi oluşturma tüm insanlığın aynı zamanda vazifesidir. Can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, insanlık onur ve haysiyeti, neslin bekası, insanın varlık amacı doğrultusunda kendisini gerçekleştirebilmesinin imkanları vb. gibi insan yaşantısı için olmazsa olmaz kabilinden insanlık ufkunda yer alan bir takım değerlerin her bir şahıs için aynı derecede var edilmesi ve korunması gerekir. Bütün bunlar insanca yaşamak içindir. Lakin yeri ve zamanı geldiğinde bu değerler için yaşamın bizzat kendisi de feda edilmeyi gerektirebilmektedir.
Uğrunda feda edebileceğimiz yüce değerler yoksa ve yaşantımız insanca bir yaşantı değilse  yaşamın da ne anlamı olabilir ki? İşte şehadet bu fedayı cana denir ve ancak hiçbir zaman amaç değildir. Şehadeti insanlık için bir amaç gibi takdim etmek yanlıştır ve yanlış sonuçlar doğurmaktadır. Haydin ben ölmeye gidiyorum, demek başka, ben yaşamın önüne çıkarılan engelleri kaldırmaya gidiyorum, gerekirse bu uğurda ölürüm ve bu ölüm benim için yanlış gidişata müdahil olduğumun tanıklığı olur, demek başkadır. Bu inançla mücadele edip ölmem halinde kaybedeceğim bir şey de yoktur. Zira ölüm yeni bir hayatın eşiğidir. Varlığım insanlığın varlığına, insanlık değerlerinin ikamesine adanmıştır. Bu itibarla zararda ziyanda da değilim. Naçiz varlığım insanlığın değerler dünyasında yaşamaya devam edecek, ufukta parlayan meşaleler gibi insanlık dünyasını aydınlatacaktır. Bu itibarla bu sonuç övülen, takdir edilen ve ödüllendirilen bir sonuçtur. Allah yolunda öldürülenler “ölüler” değillerdir. Onlar, insanlık tarihi boyunca hep diri olarak varlıklarını sürdürecekler ve insanlık dünyasının parlayan yıldızları olarak ufkumuzu aydınlatacaklardır. Onlara selam olsun!
Çok zor bir süreçten geçiyoruz.
Bizi bu hale sürükleyen sebepler nelerdi? Şimdi bunları irdelemenin ve suçlu aramanın çok bir anlamı da yoktur. Şu anda çok tehlikeli bir yuvarlanma hali var gibi gözüküyor. Heyelan bölgelerinde tek bir taşın yuvarlanması büyük felaketlerin oluşması için yeterlidir. Sathı mailde yuvarlayacağınız bir kar topunun çığa dönüşmesi ve ardından korkunç yıkımları getirmesi  hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Şimdilerde korkunç bir kin ve hınç dalgasının giderek büyüyen bir şekilde toplumu sardığı ve istikrarı kökünden sarstığı gözükmektedir.
Böylesi bir ortamda herkese etkin bir rol düşmektedir. İnsan olarak amacımız yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Ortak değerlere sahip çıkıp onların egemen olacağı huzur ve sükun ortamının oluşması için hepimizin çaba göstermesi lazımdır.
İnsan olarak hepimiz birbirimizin eşi olmaktayız. Ama Müslümanlar olarak ayrıca kardeş bulunuyoruz. Dolayısıyla insan olan herkese karşı yerine getirmemiz gereken bir hukukumuz olduğu gibi, ayrıca Müslüman olan kardeşlerimize karşı daha da özel bir hukukumuz olmaktadır.
Adil olmak zorundayız ve “bir kavme olan hıncımız, kin ve öfkemiz bizi adaletten ayırmamalı”dır. Adalet herkese hak ettiğini vermektir. Ne eksik ne fazla. Dolayısıyla bir kimse bir suç işlemişse onun işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılması adaletin gereğidir. Ancak iyi semereler verecekse  cezalandırma yerine affetme yoluna da gidilebilmelidir ve buna “ihsan” denilmektedir. Karşısındakini bende edecek bir erdemdir.
Suç ve cezada şahsilik ilkesi esastır. Benim işlediğim bir cinayet yüzünden hiç ilgisi olmayan, tamamen masum bulunan bir yakınımın cezalandırılması adaletle bağdaşmaz. Bu tutum, kin ve intikam yumağının giderek büyümesi ve toplumu tümüyle sarmalına alması gibi sonuçlar doğurur.
Genel huzurun bozulduğu ortamlarda suçluların affedilmesi, kayırılıyor gözükmesi toplumda infiallere sebep olabilir. Bu itibarla mekanizmaların gecikmeden devreye girerek adaleti tesis etmesi bir zorunluluk olarak arz eder. Ateşin düştüğü yerde anında söndürülmemesi, giderek büyümesine ve sonuçta kontrolden çıkan yangınlara döner. Toplum adaletin yerine getirilmesi için yardımcı olmalıdır. Ancak kendiliğinden ihkakı hakka kalkışması, linç girişimlerine ve sonuç itibariyle işin tamamen çığırından çıkmasına sebep olur.
Her konuda teenni ile hareket etmek, aceleci davranmamak önemli bir erdemdir. Ancak fitnelerin körüklendiği ortamlarda fevri hareketlerde bulunmak ve şüyuu vukuundan beter olan haberlere inanarak, tahkik etmeden eylemlere kalkışmak, hiçbir zaman telafisi mümkün olmayan zarar ve mefsedetlere sebebiyet verir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’sinde bile münafıkların en zor ve kritik dönemlerde toplumun maneviyatını nasıl sarstığı malumdur. Dolayısıyla bu hastalıklı tipler ve provokatörler her zaman ve toplumda var olurlar ve bunların en çok sevdiği ortamlar da muhataralı ortamlardır, puslu havalardır. Bunlara prim vermemek, onlara verilecek en güzel cevaptır. Yangın yerine dönmüş ortamlara odun taşımak, yangını büyütmekten başka bir işe yaramaz.  Bir de ateşe körükle gitmeye ne demeli?
Bir de ulu orta insan cesetlerinin teşhir edilmesi vicdanları çok acıtıyor. Düşmanınız dahi olsa, savaş hukuku gereği öldürdüğünüz bir düşman askeri dahi olsa, onların cesetleri  Allah’ın birer emanetleridir. “Bir çukur hafriyle ilâ cehenneme zümera” da olsa onlara karşı saygılı olmak insanlık gereğidir. Kabil’in kin ve öfkesi Habil’i öldürttü ama onu sırtında taşımasına ve nihayetinde gömmesine de engel olmadı.
Dua ile!
10.09.2015
GARİBCE

15 Mayıs 2014 Perşembe

Ölmek için yaşamak ya da yaşamak ve akibette ölmek ve de Şehitlik




Geçen birkaç öğrencimle Arap dilindeki Lâmu’l-âkıbete ilişkin  örnekler üzerinden konuşuyorduk. Söz şehitliğe geldi. Onların şehadeti sanki yaşamak için bir ideal ya da amaç gibi düşündüklerini gördüm.
Zahir nasıl bir anlatım varsa bu genç dimağlar şehadeti hayat için bir amaç gibi görebiliyorlardı. Buna göre şehitlik bir amaçtı ve şehadet mertebesine erişilmişse bu büyük bir kazanımdı.
Bana pek öyle gelmiyor.
Kuss b. Saîde’nin meşhur hitabesinde yer alan “Lidû li’l-mevt ve’bnû  li’l-harâb” ifadesinin de  bazı büyük hocalarımız tarafından “Ölmek için doğun ve harap olması için yapın!” şeklinde tercüme edildiğini gördüm.  Oysa bu tercüme ve anlayış yanlış: Hiç insan ölmek içi doğar mı? Hiç insanlar harap olsun, yıkılsın diye  inşa eder, yapar mı?
Doğrusu şu olmalıdır: “Doğun, lakin akıbet ölümdür. Yapın, ama bilin ki akıbet yıkımdır.”
İnsanın hayatı işte böyle bir şey.
Allah insanları yarattı ve onlara hayat bahşetti ise, ölsünler diye değil, kendilerine takdir edilen bir ömür boyu yaşasınlar diye yaratmıştır. Bu yaşam boyu da ebedi yaşantılarını aha da burada  inşa etsinler, cennet ya da cehennemlerini hazırlasınlar  istemiştir.
Hal böyle iken bir insanın şehit olmayı istemesi, savaşa giderken  şehit olmak için gitmesi Garibce penceresinden örnek bir tavır olarak gözükmüyor.
Elbette insanın insanca yaşayabilmesi için gerektiğinde ölümü dahi göze alması, uğrunda gözünü kırpmadan canını dahi feda edebileceği  yüce değerleri olması gerekir. Aksi takdirde yaşamanın bir anlamı da zaten olmaz.
Savaşa giderken işte o yüce değerleri ayakta tutmak için gider ve sağ salim dönmeyi ve o değerlerle birlikte de hayatını yaşamayı arzu eder. Ha, bu arzu ve dileğine rağmen savaşta hayatını kaybeder ve şehit olur, o da başka.
Benim özetle diyeceğim şu ki insan ölmek için savaşa gitmez, gidemez, özgürce ve insanca yaşayabilmek için ölümü göze alır ve gerekirse bu uğurda istememesine rağmen ölür ve bunu da bir şeref bilir.
Geride kalanlar da kendilerine canıyla yaşanabilir bir dünya bırakan o insanı tebcil ederler, onu şehitlik mertebesine yüceltirler ve onu bir ufuk insan olarak taltif ve tebcil ederler. Böylece arkadan gelen yeni nesiller için de o kabilden ufuk insan olabilme ülküsü doğar ve gelişir, bunun sonucunda gerektiğinde can bahasına da olsa o yüce değerler uğruna  ölümü göze alabilecek insanların yokluğu çekilmez ve böylesi yiğitler  sayesinde de mensubu olduğu insanlar başları dik, alınları açık bir yaşamı hak etmeyi sağlamış olurlar.
Öyle ise şehitlik, el an sahip olduğumuz değerlerin ödenmiş bedelleridir. Devraldıklarımızınki geçmişte ödenmiştir, korunması için de devrede olan bizlerizdir.
Bütün bunlara rağmen şehitlik asla yaşamın gayesi değildir. Yaşamın yegâne gayesi Allah’a olan kulluğun gerçekleştirilmesidir.
Allah yolunda canlarını feda edenlerin şehit olması yanında uhrevî hükmü itibariyle onlara katılan şehitlikler de vardır: Bir hadiste  salgınlarda ölenler, boğularak ölenler, yıkıntı altında kalarak ölenler… de şehit sayılmaktadır[1].
Malum depremler oldu, sel baskınları oldu nice canlar gitti. Bunlar hep şehit oldular.
Bugünlerde maden kazası oldu ve yüzlerle ifade edilen canlarımız enkaz altında kalarak, yanarak ya da zehirlenerek şehit oldular. Allah cümlesine rahmet eylesin. Geride kalanlarına sabırlar versin.
Şimdi biz şu kadar şehidimiz oldu diye sevinebilecek miyiz?
Eğer hayatın gayesi şehadet olsaydı sevinmemiz gerekirdi. Hayır, sevinemeyiz, buna imkan yok. Onların şehadeti ahretlerine yönelik nimete dönüşebilir ve geride kalanları bir nebze olsun rahatlatabilir. Ama bu durum, hiçbir zaman meydana gelen bu ağır sonucu özünde iyi hale dönüştürmez.
Bugün değerli bir öğrencim Muammer Arangül’ün konu ile ilgili bir yazısını gördüm. Feys’te paylaştığı duygusunu şöyle dile getirmişti:
“Yatmadan önce çocukların üstünü örtüp yanaklarından öptüm. Aklıma dünden beri babasız gecelere yatıp babasız sabahlara uyanmaya başlayan Soma'nın öksüzleri geldi. Ben de küçük yaşta öksüz kalmıştım, bu yüzden babamın yatmadan önce üstümü örttüğünü ya da beni öptüğünü hiç hatırlamıyorum. Babama 'baba' diye hitap ettiğimi de... Aynı zaman diliminde aynı yerdeki bu kadar çok çocuğun benzer şeyleri hissedecek olması bu yüzden bana çok anlamlı ve üzücü geldi. Hepsini yanaklarından öpüyorum. Allaha emanet olsunlar...
Öksüzlüğün ne demek olduğunu yaşayarak öğrenmiş sevgili Muammer -ki ben bu öğrencimin öyle olduğunu bilmiyordum ve bunu öğrenmemle sevgisi bir kat daha arttı- bu musibet sebebiyle bir anda öksüz kalan belki yüzlerce çocuğun içinde bulunduğu durumu çok iyi duyabiliyor olmalı. Sevgili Muammer, seslenirken bu şehit çocuklarının babalarının şehadetleri sebebiyle sevinmeleri gerektiğinden bahsetmiyor. Onları bir karadelik gibi içine çekecek “babasız gecelere yatıp babasız sabahlara uyanma” sendromuna işaret ediyor.
Çaresizlik kötü.
İnsanlar çalmadan, çırpmadan sırf karınlarını doyurabilmek için ekmek parasına gönüllü olarak ölüm çukurlarına inebiliyorlar. Ben onları asla kınayamam. Ama onların bu çaresizliklerini istismar eden, sömüren ve karşılığı ödenmemiş emekleri üzerine imparatorluklar kuran sömürücü, kan emici, can alıcı bir çarkın döndürülmesine de asla rıza gösteremem. Üstüne üstlük bu acı sonda onların şehadetlik mertebesine ulaşmış olmaları söylemi ile dinî bir kavramın istismarı da hoşuma gitmez.
Musibetler, durup dururken gelmezler. Allah karada ve denizde bozgunun hep insanların elleriyle yapıp ettikleri ve ihmallerine sebep olduğunu buyuruyor[2].
Üzerime bir depremde kütüphanemin devrilip de ölmem ve böylece şehit olmam beni sevindirmez. Belki  o kütüphaneyi duvara iyece tespit  edip sabitlemediğim için belki günahkar bile olurum.
Yarından tezi yok, kütüphanemi sabitlemeliyim.
Bu vesile ile  ölülerimize rahmet diliyor, geride kalanlara  Yüce Rabbimin engin rahmet ve merhametini, özellikle yetimlere karşı esirgeyiciliğini diliyorum.
Dua ile.
15.05.2015
GARİBCE




[1]عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ - أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : " الشُّهَدَاءُ خَمْسَةٌ : الْمَطْعُونُ ، وَالْمَبْطُونُ ، وَالْغَرِقُ ، وَصَاحِبُ الْهَدْمِ ، وَالشَّهِيدُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ "
[2] {ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ} [الروم: 41]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...