3 Temmuz 2014 Perşembe

Ramazanda fakirin fitre ve fidyesi


 

Bismillahirrahmanirrahîm.

Yazımıza besmele ile başlayalım.

Ne demektir herkes bilir: Rahman ismi ile cümle varlığa rahmeden, Rahîm ismiyle de ayrıca inananlarına özel inayet eden esirgeyici, koruyucu Rabb olan Allah’ın adıyla ya da Allah’ın adına… demektir. Yani her ne yapacaksak O’nun adıyla ya da adına olacaktır.

İnananlar açısından böylesi bir başlangıç. Yapıp ettiklerimizde belirleyici olanın yaratılmışlara karşı kucaklayıcı, esirgeyici bir şefkat olması gerektiğini ifade olmalıdır.

Ramazan’dayız. Ha! Ramazan’ın R’si de Rahmet’in R’si imiş. Bir medya vaizemiz öyle buyuruyordu. Öbür harfleri dinleyemedim. Uysa da uymasa da!

İbadetin önemini vurgularken öyle bir dil ve üslup tutturuyoruz ki sonuçta ibadet mi insan için yoksa insan mı ibadet için belli olmuyor. “Vemâ halaktu’l-cinne ve’l-inse illâ liya’budûn” ayetindeki ubudiyeti de geniş anlamda kulluk yerine dar anlamda ibadet olarak aldığımızda sonuç şu oluyor: İbadet için yaşayacaksın.

Namaz kılmak, oruç tutmak… için yaşayacaksın. Sözgelimi oruç tutmak hayatına mal olacak olsa bile gene orucunu tutacaksın çünkü zaten sen oruç için yaşamaktasın… Oruç yoksa hayatının gayesi de  zaten yok.

Garibce orucun faziletine dair çok şey söyledi ve yazdı. Ama gördü ki anlatılanlardan ve yazılanlardan anlaşılan mana, yaşamımızın amacının ibadet olduğu. O yüzden ibadetlerin ifası konusunda oldukça katı davranıyor ve asla müsamahalı yaklaşmıyoruz. Ölümle cebelleşiyor olsak bile namazımızı kılacağız diyoruz, yaşlı biri “Taburede oturarak namazımı kılabilir miyim?” diye gözümüze bakıyor, işaret parmağımızı öyle bir sallıyoruz ki adam çaresizce var gücünü kullanarak vücudunu indirip kaldırmaya çalışıyor. Kuşatıcı rahmetten eser yok.

Oruca gelince, Garibce’nin “Oruç tut, ölün oruçlu olsun!” başlıklı yazısını belki okumuşsunuzdur. Bundan bir önceki “Uzun yaz günlerinde oruç ve şefkat” başlıklı yazı da aynı konudaydı.

Dün köyden bir kadın bana telefon açtırmış, şeker hastası olduğu için orucu tutamadığını söylemiş, arkasından da parasının da olmadığını ifade etmiş.

Anlaşılan o ki orucu tutamayacağını ve bunun kendisi için bir mazeret olacağını biliyor. Ama bu kez hocalar  para vereceksin diye tutturuyorlar. Yahu ne parası?

Tutamadığın orucun parası? Galiba fidye kastediliyor.

Kadın “Param yok!” diyor “Nerden bulayım!”

İmdi madem ki besmele ile başladık ve yapacağımız her işte atacağımız her adımda Allah’ın eşsiz rahmet ve merhametinin belirleyici olduğunu ilke olarak kabul ettik o zaman soralım:

Her hâlükârda Allah’ın kulu olacağız ve sadece O’na ubudiyette (kullukta) bulunacağız ve bunun istisnası yok. Bu kabul. Ama ibadetlerin ifası söz konusu olunca olabildiğince kolaylaştırıcı, ve herkesi kucaklayıcı olmamız gerekmez mi?

Şimdi bu somut örnekte bu kadıncağıza “Madem hastasın, zorlanyorsun, sen de tutmayıver… Allah zaten senin gibilerden ille de oruç tutmalarını istemiyor. Sen de Allah’a seni böylesine esirgediği ve muaf tuttuğu için şükret, zikret, fikret…” desek işte o zaman kuşatıcı ve esirgeyici rahmet ile hareket etmiş oluruz.

Orucun ille de tutulmasını sağalmak gibi bir amacımız var ise bu kez bu kadıncağıza “Yazın bu uzun günlerinde tutamadığın belli, ama kışın kısa ve serin günlerde de tutabilir misin? Eğer buna imkânın olursa sen de öyle yap!” desek, din elden gider mi?

Yok “Onu da yapacak durumda değilsen, fidye ver!” desek, bu kez diyecek ki “O da ne!”

“-O mu? Şey. O, bir fitre miktarı bir para!

Fitreyi Din İşleri Yüksek Kurulu bu yıl için 10 TL olarak belirlemiş. Bu hesaba göre 30x10= 300 TL. vereceksin.”

Garibce fitre konusunda geçen sene de eleştiri yazısı yazmıştı. Kurul, muhtemelen Türkiye ortalama refah düzeyini esas alıyor. Bu hesaba göre dört kişilik bir ailenin ortala sadece mutfak masrafı 1200 TL olmalıdır. Bu rakam ise asgari ücretin ve birçok emekli maaşının üzerinde bir rakamdır. TÜİK’e göre 2014 Şubat ayı açlık sınırı ise 1165 TL idi.

Bu kadıncağızın erinin köyde sekiz yüz lira BAĞKUR emeklilik maaşı aldığını düşünürsek, 10 liralık fitre miktarı onun için çok yüksek bir rakamı ifade etmektedir.

Fitreyi tespit ederken arpa, buğday gibi tahıl ölçülerinden niye vaz geçtik…? Herkesin “ailesine yedirdiğinin ortalaması” esas alınsın ve ona göre belirlensin diye… Oysa Kurul, tek rakam ilan etmekle sadece orta hallilerin haline uygun düşecek bir rakamı ilan etmiş oluyor.

Her neyse, bu kadıncağızın hem oruç tutması hem de Kurul hesabına göre üç yüz lira para fidye vermesi zor.

Kaldı ki mali durumu bu kadınınki gibi olanların fitre alabilmeleri bile mümkün. Yani kendilerinden daha yoksul kimseler yoksa, fitrelerimizi bu halde olan yani açlık sınırının altında bir gelirle hayatta kalmaya çalışan kimselere verebiliriz.

Bu kadının aslında bir şey vermesi de gerekmez. Hani Hz. Peygamber, oruç kefareti için son çare olarak kendisine getirilen bir sepet hurmayı “Bari al bunu  fakirlere dağıt!” deyince adamın “Bizim ev halkından fakir kimse yok ki!” demesi üzerine  “O halde götür ve kendi ev halkına yedir!” demesi örneği de bu konuda bize ışık tutar. Lakin bir de insan psikolojisi diye bir şey var. İnanan bir kimse oruç tutmak ister. Tutamadı kazasını yapayım bari der. Onu da yapamayacak bir durumda ise bu kez de onun için bir telafi ya da daha doğru bir ifade ile bir ikâme kurumun devreye girmesi ve o kişinin psikolojik olarak rahatlatılması icap eder.

İmdi biz ona kendi durumuna göre sen üç yüz lira değil de mesela fitresi üç lira hesabıyla 90 lira ver desek ya da eski usul ile  tahıl ver desek o kadın açısından daha merhametli ve şefkatli hareket etmiş oluruz. Buna göre şöyle bir hesap yaparız: “Bir fidye eşittir yarım sâ’ buğday” hesabıyla 30x0.5 sâ= 15 sâ eder, dört sâ bir şinik (yaklaşık sekiz kilo buğday alan bir ölçek) hesabıyla 15/4= 3.75 şinik eder. Bunun da parasal değeri buğdayın şiniği yuvarlak hesap 8 lira olsa, toplam da 30  TL eder. O kadın da bu meblağı zorlanmadan öder ve orucumu tutamadım amma hiç olmazsa fidyesini verdim diye teselli bulur.

İnsanlar dinin içinde ancak bu şekilde tutulur. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın kullarının hayatında her daim var olması ancak böyle bir anlayışın sonucunda söz konusu olabilir. Aksi halde insanlar dinden koparlar. Eskiden annemiz pancar haşlardı ve onu soyması dikkatimizi çekerdi. Haşlanmış pancarı bütün haliyle iki avucu arasına alıp sıkınca pancar kabuğundan pörtleyip çıkar tümüyle soyulmuş olur, elinde sadece bütün halde kabuğu kalırdı.

Din ve hayat ilişkisi de böyle galiba. Dini hayatın içinde tutacaksak bilmeliyiz ki bu sıkmaya gelmiyor.

Pamuk ipliği ile de olsa insanların din ile olan bağlarını koparmak gibi bir lüksümüz yok. O bağı güçlendirmek için çalışmamız lazım. Güçlendirebilmenin ilk ve temel şartı da kopmasına izin vermemektir.

Bu açıdan bakılınca acaba geçmişte gördüğümüz birtakım hiyel (çare arayışları) uygulamalarının acaba böyle bir anlayışla ilgisi var mıydı diye bir soru sormak da mümkün gözüküyor.

Haydi hayırlısı!

Dua ile!

03.07.2014

GARİBCE

 

1 yorum:

  1. Allah razı olsun hocam.Dini insanlara sevdirmek için çok güzel yolları işaret ediyorsunuz

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...