14 Şubat 2014 Cuma

Tesmau’l-muaydî…


Faruk hoca anlatıyor: Zaman gazetesinde Fıkıh Köşesi’ni yazmaya başladığım sıralar diyor, bir hayli çalışıyordum. Yazılar da epey bir ses getiriyordu. Birinde sırf benimle tanışmak için ta Kayseri’den Ahmet Coşkun hoca gelmiş ve beni görünce; “O yazıları yazan Faruk Beşer sen misin!?” dedi diyor. Belli ki beni görünce hoca epey bir hayal kırıklığına uğramıştı diye de ekliyor. Hani daha tıfıl sayılabilecek genç bir yaşta karşısında beni görünce hoca nasıl birini bekliyordu ise inkisarı hayale uğradı diyor.
Doğrusu bu ve benzeri hatıra çoktur.
Tesmu’l-Muaydî hayrun min en terâhu.
“Muaydî’nin ününü  işitiyor olman, kendisini görmenden daha iyidir” demiş Araplar.
Bizzat benim de benzer duygularım olmuştu, Bekir Topaloğlu ile ilk karşılaşmamda.
Azeri öğrencimiz Eldar, ben kendi öykümü anlatınca  o da bana: “Hocam, benim için de aynı şekilde siz öyle oldunuz.” demişti.
Şimdi yazı esnasında Çanakkale İlahiyat’tan bir kız öğrenci geldi, İsmimi görünce “Aaa! dedi, “Mehmet Erdoğan siz misiniz!”
“He!” dedim. “Hayal kırıklığına mı uğradın!”.
“Yok!” dedi “ama ben sizi daha genç hayal etmiştim”.
Takıldım ve “Yani yaşlı mı demek istedin” dedim. “Bak bunun yerine ‘Sizi daha olgun buldum’ da diyebilirsin ve o zaman aynı anlama gelse de bu söz daha çok hoşuma gider! dedim.
Yemekte de gene benzer laf açıldı. Bir Hocamız (A.Y.) “Hocam dedi benim için de hep aynı şey oluyor. Beni görenler, ‘Hocam, yazdıklarınızdan sizi daha ciddi sanıyorduk… Ama gördük ki pek öyle değilmişsiniz’ diyorlar” dedi.
Söz, peygamberimizin bir ışık huzmesi halinde temsiline geldi. Ben, aslında peygamberimizin de bir insan olarak resmedilebileceğini ancak bunun pek çoğu için hayal kırıklığına müncer olabileceğini söyledim. Çünkü her insan peygamberini kendince yüce bildiği eşkal üzere tahayyül eder ve zihninde öyle canlandırır. Somut tarihi bir şahsiyet değil de herkesin kendi hayal dünyasında tahayyül etmiş olduğu soyut bir peygamber imgesi insanlara daha yakın ve munis gelir. İslam Ümmeti de sanırım bunun farkında olmasının bir sonucu onu bir şekilde resmetmeye yanaşmamış, resmetmeye çalışanlara da prim vermemiştir.
Ancak bu anlayış, bir insan olarak Hz. Peygamberimizi hâşâ Allah gibi algılama gibi bir sonuca da götürmemeli.
Dua ile!
14.02.2014

GARİBCE

13 Şubat 2014 Perşembe

İnsanlık ve İyilik



İnsan ortada bir varlık, bir elini melek tutmuş, diğerini şeytan.
Melek tamam, ona eyvallah, ama şu şeytan denilen melûn olmasaydı olmaz mıydı?
Olmazdı. Olsaydı olurdu zaten.
İnsan gerçekten muamma bir varlık.
Bir bakıyorsun şeytanın pabucunu dama atmış. Öyle numaralar var ki şeytan bunları görünce Allah’a serzenişte bulunmuş ve “Ben bir şeytanım, elimden ancak bu kadarı geliyor. Bundan ötesini Âdemoğlu bilir!” diyormuş.
Hikâyeye göre Şeytan bir âbidi baştan çıkarmak için çok uğraşmış. Bir türlü baş edememiş. Umudunu kaybedecekken bir taşeron bulabilir miyim diye akıl etmiş. Bir kundura karşılığında onu baştan çıkarmak üzere bir kadınla anlaşmış. Şeytan kadına kundurayı üç günahtan sadece birini yaptırması karşılığında vermeyi taahhüt etmiş. Kadın altından girmiş üstünden çıkmış değil birini üçünü de işletmiş. Şeytan sözünü tutup kundurayı vermek istemiş. Fakat onları öyle eliyle uzatmak yerine up uzun bir sırığın ucuna koymuş ve kadına öyle uzatmış. Neme lazım, beni de çarpar diye kendisini güvene almak istemiş.
Genelde bu türden hikâyeler hep kadınlar üzerinden anlatılıyor. Herhalde bu da şeytanın erkeklerle kadınların arasını açmak için kullandığı bir kışkırtma biçimi olmalı. Yoksa öyle erkekler var ki nice Lilit’in kızları tipindeki dişilere taş çıkarır.
Öbür taraftan insanın hamuru iyilikle de yoğrulmuş gibidir. Ne kadar kötü de olsa ya da kötü işlerde yapsa içinde hep iyilik duygusu olagelmiştir.
Gene kadınlar üzerinden anlatılan hikayeler arasında bir fahişenin susuzluktan toprak yalayan bir köpeği görünce, inerek ancak içebildiği kuyuya tekrar inip, çizmelerine su doldurup ağzıyla çıkardığı ve hayvanı suladığı belirtilir ve o kadının cennetle müjdelendiği söylenir. Bu demektir ki kadının kötü işlere boyunca batmış olması, onun içindeki iyilik duygularını yok edememiş.
Tabi bizim fahişe dediğimiz kadınlar, bedenlerini satan kimseler. Herkes onları kınıyor, ama bunun yanında ruhlarını satanlarımız var ve az çok hepimiz de bu illetle muallel bulunuyoruz, onlar şerefsiz ama biz şerefli oluyoruz.
Bu gibi bataklıkta yüzenlerin keyif içinde olduklarını sanıyoruz. Neye sebep oraya düştükleri ve ne gibi ıstırap çekebiliyor olmaları bizi hiç ilgilendirmiyor.
“İyilik nedir?” diye bir soru sorduğumuz zaman doğrusu buna cevap olarak net bir şey söylemenin zorluğunu da biliyoruz.
“İyilik” diyor Kur’an, “yüzünüzü doğuya ya da batıya dönmeniz değil, mutlak bir imandır, tutkunu olduğunuz malı verebilmektir, namazı hakkıyla kılabilmektir, zekatı verebilmektir, verilen ahde sadakat gösterebilmektir, zorluk, sıkıntı ve şiddet  anlarında sabır ve tahammül göstermektir…” ve onu örnekler üzerinden bize açıklıyor[1].
Buna göre iyilik şekilsel değil özsel bir şeydir. Bu şekillerin önemsizliği anlamına da gelmemelidir. Çünkü cevizin kabuğu ve özü ilişkisinde olduğu gibi, çoğu kez özsel varoluş, ancak bir form ile mümkün olabilmektedir. Namazı oluşturan fiillerin içinin de doldurulması halinde ancak namaz bir iyilik olacaktır.
Zekat da öyle, hac da öyle, oruç da öyle.
Başa kakılan bir iyilik iyilik değil, eza olmaktadır.
İyilik, tutkulu olduğun şeyi verebilmektir. “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişemezsiniz!” ayeti indiği zaman Ebu Talha Hz. Peygamberimize geliyor ve “Ya Rasûlallah! Allah böyle böyle buyuruyor. Benim en çok sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçemdir. O, Allah yoluna sadakadır!” diyor[2].
Niceleri, zekatı ve içinde yaşamakta olduğu ülkenin sunduğu hizmetlere mukabil toplanmak istenilen vergiyi angarya sayar. Elinden geldiğince vermemeye, kaçırmaya çalışır. Oysa iyilik verebilmektir.
İyilik, toplumun basma kalıp davranış biçimleri de değildir. İyilik, takva sahibi olabilmektir. Korku ve umudu dengeleyebilmektir.
İyilik, iç aydınlığıdır, gönül huzurudur, neşe ve sevinçtir.
İyilik, akşam yattığımız ve özümüzü Hakk’a tuttuğumuz zaman yüzümüzü aydın eden şeydir.
İyilik, amel-i salihtir.
İyilik Mutlak İyi (el-Berr) olan Allah’ın bu isminin kullarında tecelli etmesidir.
İyilik, güzel ahlaktır. Her bir şeyde ahlakîliği yaşam tarzı olarak benimsemek ve asla ondan ödün vermemektir[3].
İyilik, sadakatin, doğruluğun ve bir hayat boyu istikamet sahibi olabilmenin bir hasılasıdır[4].
İyilik, hukuka riayettir. Eşitler arasında ayrımcılık yapmamaktır.
İyilik, ebeveyn hukukunu gözetmek ve onlara hep müteşekkir olmaktır.
İyilik baba (aile)  dostlarının dostluklarını sürdürebilmektir.
İyilik, düşmana bile duyulan kin ve nefretin, adaletsizliğe imkan vermemesidir.[5]
Bunları çoğaltmak mümkündür. Bu saydıklarımız özel olarak âyet ve hadislerde değinilen hususlardır.
İyi olmak ve iyi kalabilmek zordur. O yüzden  “sâdıklarla beraber olmak” ve “iyilik ve güzellikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak” lazımdır.

Bir iyilik hikayesi
“Öğretmenim!” dedi ve bir şey diyecekti yutkundu, diyemedi.
“Neyin var?” dedi öğretmen. Gözlerine bakarak onu cesaretlendirdi.
“Şey!” dedi. “Artık ben okuyamayacağım!”
“O da ne demek! Niye ki?”
Okulun en iyi öğrencilerindendi. Üstelik öğretmeninin güvenini de kazanmıştı. Kendisine daha bir yakın hissediyordu. Ne güzel her şey yolundaydı. Gelecek vadeden bir öğrenciydi.
Öğretmen merak etti.
“Hele bir anlat!” dedi.
“Öğretmenim ben artık okuyamayacağım. Çünkü…”
“Çünkü ne?”
“Siz bilmiyorsunuz. Benim babam geçenlerde bir suç işlemiş, hapse  düşmüştü. O şimdi mahpus. Geçimimizi abim sağlıyordu. Onu da şimdi askere alıyorlar. O askere gidince bize kim bakacak. O yüzden beni okuldan alacaklar. Artık okula gelemeyeceğim ve sizi de göremeyeceğim.”
Öğrenci bunları derken öğretmen, öğrencinin bu söylediklerinin ne anlama geldiğini pek kavrayamadığını düşündü.
Bu ne demekti acaba biliyor muydu?
Onun okuldan ayrılması geleceğe ait tüm hayallerinin heba olup gitmesiydi.
Günümüzde artık geleceğin kapıları hep tahsille açılıyordu. Hem de iyi bir tahsil gerekiyordu. Bu can öğrenci şimdi okulunu bırakmak mecburiyetinde kalacak hayat değirmeni kim bilir onu ne hale getirecekti. Ham meyveyi dalından koparmak gibi miydi, daha mı kötüydü. Elbette daha kötüydü. İnsanın yetişmesi ve hayata hazır hale gelmesi ne kadar da zor bir şeydi. Her şey yolunda iken bir anda gidişat alt üst oluyor ve düzen bozuluyordu. Bu körpe yavrunun bu olup bitenlerde en küçük dahli yoktu. Gidişatta hiçbir sorumluluğu  bulunmuyordu ama  belli ki fatura ona kesilecek gibi görünüyordu.
Öğretmen, öğrencinin derdini kendisine açmasını sevmişti velakin çaresizliğin pençesinde olduğunu da hissetti. Ne yapabilirdi ki? Onu teselli etmeye çalıştı. Ve ayrıldılar.
Öğretmenin içine keder sanki çöreklenmişti. Çok üzülmüştü. Öğrencinin neden başkasına değil de kendisine açıldığını da hesaba kattı, düşündü düşündü, boşa koyuyor dolmuyordu, doluya koyuyor almıyordu.
Zihnine çöreklenen bu derdini bir dostu ile paylaştı, ne kadar üzüldüğünü ve çaresizliğini ona dert yandı. Ne yapılabiliri konuştular.
Öğretmen, sonunda bir şeyler yapabileceğini en azından teşebbüste bulunabileceğini düşündü ve çocuğun ailesinin bulunduğu ilçenin kaymakamına bir e-mail attı ve durumu anlattı. Bir beklentisi yoktu ama en azından içini kemiren duyguları kısmen de olsa hafifletmiş olurdu.
Anında o ilçenin kaymakamı bizzat öğretmene döndü. Öğretmen şaşırmıştı, heyecanından ne yapacağını bilemiyordu. Karşısındakinin kaymakam olduğuna bir türlü inanamıyordu. Kaymakam olayla ilgileneceklerini bildirdi ve kendisinden gerekli malumatı istedi. Öğretmen, çocukla ve ailesiyle ilgili bilgileri öğrendi ve gönderdi. Sonunda o öğrenciye Kaymakamlık sahip çıktı, burs bağladı ve aileye de yardım elini uzattı.
Şimdi o çocuğumuz okumaya devam ediyor.
Gene eskisi gibi gelecek hayalleri var. Geleceğe olan umudu dipdiri  yaşamaya devam ediyor. Bizim de onunla ilgili umutlarımız var.
Aile, başlarına gelen bu musibet sebebiyle yalnızlığa itilmediklerini görüyor ve devletin desteğini arkasında görmenin mutluluğunu yaşıyor.
En büyük pay da şüphesiz öğretmenimizin oluyor. Gözündeki  ışıltı, sevinç göz yaşlarına dönüyor.  Gerçek anlamda mutluluğun ne demek olduğunun bir örneğini yaşıyor.
İşte bu öykü, bir iyiliğin hikayesi.
Birebir yaşanmış bir olayın anlatısı.
Bizi mutlu edecek olan şey, büyük anlatılar değil, tam da böylesi küçük hikayeler.
Bir elden tutuş.
Düşeceğini gördüğün birinin henüz düşmeden elinden, eteğinden  tutuş.
Düşmüş olanın da kalkması için bir elden tutuş.
“Güler yüz  sadakadır” diyor sevgili peygamberimiz.
“Hayra kılavuzluk eden sanki onu işlemiş gibidir!” buyuruyor.
“Kul, kardeşinin yardımında oldukça Allah da kulunun yardımında olur” buyuruyor.
İşte iyilik, işte amel-i salih.
İnsanların dertleriyle dertlenmek, onlara yardımcı olabilmek için çabalamak en büyük iyilik.
Allah bizi iyilerden ve iyilerle beraber eylesin!
13.02.2014
GARİBCE



[1] لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ [البقرة : 177]
[2] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 148) 1461- حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ يُوسُفَ ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ ، عَنْ إِسْحَاقَ بْنِ عَبْدِ اللهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، يَقُولُ كَانَ أَبُو طَلْحَةَ أَكْثَرَ الأَنْصَارِ بِالْمَدِينَةِ مَالاً مِنْ نَخْلٍ ، وَكَانَ أَحَبَّ أَمْوَالِهِ إِلَيْهِ بَيْرُحَاءَ وَكَانَتْ مُسْتَقْبِلَةَ الْمَسْجِدِ ، وَكَانَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَدْخُلُهَا وَيَشْرَبُ مِنْ مَاءٍ فِيهَا طَيِّبٍ قَالَ أَنَسٌ فَلَمَّا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} قَامَ أَبُو طَلْحَةَ إِلَى رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى يَقُولُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} وَإِنَّ أَحَبَّ أَمْوَالِي إِلَيَّ بَيْرُحَاءَ وَإِنَّهَا صَدَقَةٌ لِلَّهِ أَرْجُو بِرَّهَا وَذُخْرَهَا عِنْدَ اللهِ فَضَعْهَا يَا رَسُولَ اللهِ حَيْثُ أَرَاكَ اللَّهُ قَالَ ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم بخْ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ وَقَدْ سَمِعْتُ مَا قُلْتَ وَإِنِّي أَرَى أَنْ تَجْعَلَهَا فِي الأَقْرَبِينَ فَقَالَ أَبُو طَلْحَةَ أَفْعَلُ يَا رَسُولَ اللهِ فَقَسَمَهَا أَبُو طَلْحَةَ فِي أَقَارِبِهِ وَبَنِي عَمِّهِ.
[3] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (8 / 6) 6680 - عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ الأَنْصَارِىِّ قَالَ سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- عَنِ الْبِرِّ وَالإِثْمِ فَقَالَ « الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالإِثْمُ مَا حَاكَ فِى صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ ».
[4] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (8 / 30) 6094-عَنْ عَبْدِ اللهِ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ : إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللهِ كَذَّابًا.
[5] وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ [المائدة : 2]

11 Şubat 2014 Salı

İnsanlık ve sorumluluk


İmdi öyle ayetler var ki sorumluluğun bireysel olduğunu ve hiçbir kimsenin başkasına ait bir yükü taşımayacağını ifade ediyor. (bk. El-En’âm 6/164; el-İsrâ 17/15; en-Necm 53/38)
“Herkes, kendi yapıp ettiği karşılığında tutsaktır” buyruluyor (bk. el-Müddessir 74/38)[1]
Buna mukabil topyekun insanlık ailesinin de bir şahs-ı manevi olarak muhatap alındığı ve dolayısıyla içlerinden bazılarının işledikleri yüzünden sorumluluğa topluca dahil olduklarını ve hatta bu yüzden başa gelen musibet ve belaların ayrım yapmaksızın hereksin başına benzer şekilde geleceğini ifade eden ayetlerimiz de bulunmaktadır.
Karada ve denizde meydana gelen bozgunun, insanların kendi yapıp ettiklerinin bir sonucu olduğunu ve başa gelecek azaba da topyekun muhatap olacaklarını belirten ayet mesela böyledir. (el-Kehf 18/58)
Günümüzde çevre felaketleriyle yüz yüze olduğumuz söyleniyor.
Ve yine bir çok ayet-i kerime insanların belayı hak etmelerine rağmen Allah’ın eşsiz rahmetinin ve Gafûr oluşunun bir sonucu olarak azabın geciktirildiği ve gelen azabın da –şayet gelmişse- üstelik bir hayli indirimli olarak geldiği ifade buyruluyor. (bk. el-Kehf 18/58) eş-Şûrâ 42/30, 34)[2]
Sünnetullah olarak şöyle bir sosyal yasadan bahsediliyor:
Allah bir kavmi helak etmek istediği zaman ora halkının mütreflerine (kodamanlarına, ileri gelenlerine) emreder, onlar da fıska, lüks ve sefahate dalar, yoldan çıkarlar, Allah da onların başına belayı sarar[3]. Haliyle gelen bela da ayrım yapmadan, içlerindeki masumlarla birlikte hepsini yok eder, etkiler.
Hz. Peygamberimizin gemi benzetmesini hatırlayalım. Hepimiz aynı gemide yolculuk yapmaktayız. İçimizdeki bazılarının yanlışları yüzünden bunlar iyi niyetli bile olsalar gemi su almaya başladığı zaman hep birlikte batarız ve de öyle oluyor.
Alkollü bir sürücü trafiğe çıkıyor, nice mala ve cana zarar verebiliyor. Hiç dahli olmayan nice masum insanlar onun bu hatalı davranış yüzünden zarar görüyor.
Bir sigara müptelası izmariti rastgele atıyor ve bunun sonucunda sebebiyet verdiği yangın yüzünden tam bir çevre felaketi yaşanabiliyor ve yerde sürünen karıncalara varıncaya kadar nice canlı varlıklar bundan zarar görüyor.
İşlenen her cinayetin, nice masum mağdurları oluyor. Her birine sebep toplumun vicdanı kanıyor.
Bir baba suç işliyor. Tüten ocakları sönmeye mahkum oluyor. Bu ocağı tüttürmek henüz ortaokula giden bir çocuğun omzuna bir yük olarak biniyor. Annesini ve küçük kardeşlerini geçindirebilmek için o çocuğun okuldan alınması gibi bir durum söz konusu oluyor. Bir anda o çocuğun bütün gelecek umutları suya düşüyor ve hayatı kararıyor.
Sonra kim bilir o çocuk omzuna binen bu ağır yükün altında eziliyor, ekmek parası kazanamadığı için ekmeğini çalmaya başlıyor. Kolay para kazanmak için yollar arıyor ve belki mafyanın eline düşüyor. İş ekmek parası kazanmaktan çıkıyor ucu cinayetlere varan korkunç bir şebekenin bir parçası olma noktasına ve oradan da kim bilir hangi mecralara doğru gidiyor.
Beyşehir gölünün kuzey tarafında adını yeni öğrendiğim Anamas dağları varmış. Rivayete göre isim “Anamı as!”dan geliyormuş. Rivayet bu ya, bir adam çok suç işlemiş, sonra o dağları mekan tutmuş, sonunda yakalanmış ve asılmasına karar verilmiş. İdam mahkumu “Beni değil anamı as, çünkü beni bu hale o sürükledi!” falan diyesiymiş. İsim oradan geliyormuş. Bu hikayeyi duyduğum zaman bizim ilk okulda oynadığımız bir piyes aklıma geldi. Bir adam idama mahkum olmuş, son arzusunu soruyorlar. O da “Anamın dilini öpmek istiyorum!”  diyor. Anasını getirtiyor hakim ve son arzusunu yerine getirmesini istiyor. Annesi dilini uzatınca oğlu hart diye anasının dilini ısırıyor ve kadının dilini koparıyor. “Niye böyle yaptın insafsız ve de hayırsız evlat!” dediklerinde: “Ben ilk kez yumurta çaldığımda Anam bana yanlış yaptığım söylemedi, bana aferin, dedi ve yaptığıma sevindi. Ben de annemi memnun etmek için bu kez tavuk çaldım. Annem gene bana aferin dedi ve arkamı sıvazladı. Sonra koyun çaldım. Derken iş bu noktaya geldi!”. demiş.
İmdi insanların başına bir şey geldiği zaman biz insanlık olarak onun sebebini illa ki kendimizde aramak durumundayız. Kader diye Allah’a yüklemeye çalışmak çok hoşumuza gidiyor ve böylece sorumluluktan da kurtulmuş oluyoruz (Daha doğrusu öyle sanıyoruz. Sonra da o sorumluluk katlanarak önümüze fatura olarak bir şekilde konuyor!)
İmdi  okulu terk etmek durumunda olan bu çocuğun ne suçu var? Belli ki kader diyebiliriz.
Peki, o çocuğun okulu terk etmesine sebep olan hadise nedir, tabi onu bilmiyoruz. O çocuğun babasını suça iten sebep ne? Acaba insanlık olarak suç işleyen insanların suça itilmesinde şöyle ya da böyle bir katkımız yok mudur?
Olur ya insan olması hasebiyle ayağı kaymış ve lağım çukuruna düşmüş bir insanla karşılaşsak, acaba kaçımız elimizi uzatır ve o insanın oradan çıkması için çare arar, yardım ederiz. Kahir ekseriyetimiz burnumuzu tutarak oradan kaçarız. O çukura düşen kişi de çaresizlik içinde bocalarken, oradan kurtulması halinde içine itildiği öfke haliyle her tarafı pislik eder ve ondan sonra da hep birlikte ah eder sızlanırız. Her tarafımıza pisliğin bulaşmasını kader diye gene Allah’a yıkarız.
Hapishaneye düşen insanlara hep kader mahkumu diyorlar. Bu kader ne menem bir şey ise, insanları seçiyor ve bir kısmını hapishanelere tıkıyor, bir kısmını batakhanelere düşürüyor ve bir kısmını da gönenmeleri için dünya cennetlerine koyuyor.
Madem ki kader, öyle ise hiç kimsenin hiç kimseye de bir diyeceği olmamalı.
Bilemiyorum. Ama bu anlayış bana yanlış gibi geliyor.
Evet, bazen her türlü tedbire rağmen gerçekten hiç ilgisi olmayan insanlar mağdur oluyor, canları yanıyor. Trafik bunun en açıklayıcı örneklerinden biri.
Adam park ederken, öteden takla atarak gelen bir aracın altında kalıyor, can veriyor veya sakat kalıyor. Eh ne yapalım kader. Doğrudur o adamın yapabileceği bir şey yoktur. Yapması gerektiği halde yapmadığı bir tedbiri yoktur, herhangi bir ihmali bulunmamaktadır. Kendisi tamamen kurbandır. Ne kurbanı? Belli ki insanlık kurbanı.
İnsanlık da bir şahs-ı manevi olarak yapıp ettiklerinden dolayı mükafat görüyor ya da cezalandırılıyor. Eğer insanlık o takla atarak gelen aracın varlığına izin vermeseydi, bu kaza olur muydu?
İnsanlık top yekun bir beden gibi hareket etseydi ve bir uzvun rahatsızlığının bütün bedeni huzursuz ve uykusuz etmesi gibi, bireylerin yanlış ve hatalı davranışlarından huzursuz olsaydı, buna sebep sorumluluk alsaydı, tüm olup bitenlerden evvelemirde ve bizzat insanlığın sorumlu olduğuna inansaydı, her biri elini taşın altına koysaydı, insanlığın genel huzur ve mutluluğu için lazım olan her bir irtifakın (ihtiyacın) karşılanması için gerekli olan kurumları oluştursaydı ve bu kurumların işlemesi sorumluluğunu üstüne alsaydı adına kader dediğimiz musibetlerin pek çoğu olmazdı.
Ehliyet, ancak ehil olana verilseydi, can yakanların canlarının yanacağı ve hiçbir kimseye yaptığının yanına kâr kalmayacağı toplum içinde  bir inanca dönüştürülseydi, trafik kuralları yerinde olsaydı, denetim tam olsaydı, hata yapanlara asla müsamaha gösterilmeseydi, bazı adamlar kayırılmasaydı, imtiyazlı kimse olmasaydı… daha huzurlu bir toplum olurdu ve bireyler de o genel huzurdan daha çok mutluluk devşirirlerdi.
Mutlu ve huzurlu insan niye suç işlesindi. Babası evlerine ekmek getiriyorken orta okul çocuğu okulunu neden terk etmek zorunda kalsındı.
Bütün yanlışlar için benzer sebepler halkasını söz konusu etmek mümkündür. O yüzden Allah “Bütün bunlar ellerinizle işlediniz yüzünden…” buyuruyor.
İblis, isyan edince çözümü Allah’ı suçlamada buldu. “Beni azdırdığın hakkı için…” diye söze başladı.
Âdem babamız da kendini suçladı, işlediği kabahati kendinden bildi.
Biri insan oldu.
Diğeri de şeytan oldu.
İmdi biz de her ikisine yatkın varlıklar olarak insan olma şansımız da var, şeytan olma bedbahtlığımız da var.
İnsan diyordu bir zat (ismini hatırlayamadım) bir eliyle meleğin diğer eliyle de şeytanın elini tutmuş halde.
“Ve hedeynâhu’n-necdeyn…”
“Ona iki yolu da gösterdik.”
Artık seçmesi bize kalmış.
Ne yapalım kader deyip de çamura yatmak seçimimiz olmamalı.
Dua ile!
11.02.2014
GARİBCE




[1] كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ  [المدثر : 38]
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (38) وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (39) وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى (40) ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى (41) وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى [النجم : 38 - 42]
وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ  [الأنعام : 164]
مَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا
[2] وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا  [الكهف : 58]
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ  [الروم : 41]
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا [فاطر : 45]
الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ [غافر : 17]
وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ  [الشورى : 30]
[3] وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا  [الإسراء : 16]

3 Şubat 2014 Pazartesi

Fıkhu’l-evleviyyât: Her şeyi yerli yerine koyabilmek ve öncelikleri bilebilmek!



İnsanın zihninde yapacağı işlerle ilgili bir ehem mühim sıralaması (sıradüzen) bulunmalı ve her soruna kendi önemine göre bir değer atfetmeli ve ona göre hayat mücadelesini sürdürmelidir.
Ne var ki bu öyle kolay yapılabilecek bir şey değildir. Bunun olabilmesi için insanın hikmet sahibi (bilge) olması gerekiyor.
Çünkü hikmet, her şeyi yerli yerince yapmak, taşı gediğine koyar gibi sözü yerinde söylemek, işi yerinde yapmaktır.
Yüce Allah hidayetini esirgemediği gibi hikmetini de esirgemedi ve biz insanlara lütufta bulundu. Ne var ki kimimiz bundan yeterince nasiplendi kimimiz ise mahrum kaldı.
Birey olarak öyle olduğumuz gibi ümmet olarak da ilahî hikmetten yeterince nasiptar olamadığımız yapıp ettiklerimizden ve bunların sonucu şu anda dünya milletleri arasındaki  bulunduğumuz yerden anlaşılıyor.
Büyük İslam âlimi Yusuf el-Karadâvî vaktiyle yazmış olduğu Fıkhu’l-evleviyyât adlı eserinin girişinde genel bir değerlendirme yapar ve kamu Müslümanların bu hikmetten yoksunlukları sonucu yapmış oldukları bazı hataları tespit eder.
Özetle şöyle der:
1.Müslümanlar, ümmetin tamamını ilgilendiren ve farzı kifaye kabilinden olan hususları –büyük ölçüde- ihmal ettiler: İlim, savaş ve sanayi alanlarında  üstün başarı göstermek gibi.
2. Farz-ı ayın olan bazı hususları ihmal ettiler ya da onlara gereken değeri vermediler. Mesela Kur’an’ın imana dair hususları anlatırken namaz ve zekattan bile önde tuttuğu iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma (el-Emru bi’l-marûf ve’n-nehyü ani’l-münker) şeklindeki farzın durumu böyledir.
3. Rükünlerin bir kısmına diğerlerinden daha fazla önem verdiler. Mesela orucu namazdan daha fazla önemsediler.
4. Bazı nafilelere, farz ve vaciplerden daha fazla önem verdiler. Nitekim pek çok dindar kişide görülen durum budur. Onlar zikir, tesbih ve evradı çok yaparlar fakat aynı önemi pek çok farza, özellikle de sosyal alanla ilgili olanlara vermezler. Mesela ana babaya iyilik, akrabaları ziyaret (sıla-ı rahim), komşuya iyilik ve yardım, güçsüzlere merhamet, yetim ve yoksulları koruma ve gözetme, çirkin ve yanlış şeylere karşı çıkma, sosyal ve siyasî zulme tepki gösterme gibi  konulara tesbih ve zikre verdikleri önemi vermezler.
5. Namaz ve zikir gibi, ferdî ibadetlere cihat, fıkıh, insanların arasını düzeltme, iyilik ve takvada yardımlaşma, sabır ve merhameti tavsiye etme, adalet ve şuraya devam etme ve genel olarak insan haklarına, özel olarak da güçsüz insanlarınkine riayet etme gibi, faydası genel olan sosyal ibadetlerden daha çok itina gösterdiler.
6. İnsanların çoğu, usul (ilke/ esas) ile ilgili meseleleri ihmal edip furû (ayrıntı) ilgili amellere önem verdiler. Din binasının esası durumunda olan akide, iman, tevhit ve dini sadece Allah’a mahsus kılma gibi hususlardan habersiz oldular. (Çoğu kez dini başörtüsü, el kesme gibi imgelere indirgediler).
7. İnsanların çoğu yaygınlaşan haramlara karşı veya zayi edilmiş farzlar uğruna mücadele vermekle meşgul olmaktan çok, mekruh veya şüpheli şeylerle meşgul olmaktadır. Aynı şekilde haramlığı kesin olan mesele dururken, haramlığı veya helalliği tartışmalı hususlarla meşgul olunmaktadır. Fotoğraf çekilmek, şarkı söylemek, peçe takmak vb. ihtilaflı meselelere merak sarmak gibi.
8. İnsanların çoğu helak edici büyük günahlardan haberdar olmadıkları halde, küçük günahlara tepki göstermeye yönelmişlerdir. Bu helak edici günahlar dinle ilgili olduğu gibi, sosyal konularla ilgili de olabilir.
Dini olanlara örnek: Büyücülük, kehanet, kabirleri mescit ve adak yeri haline getrime, ölülere kurban kesme, ölülerden medet umma, onlardan ihtiyaçlarını yerine getirmelerini ve sıkıntılarını defetmelerini isteme ve tevhit inancının safiyetini bozan diğer meseleler gibi.
Helak edici büyük günahların sosyal alanla ilgili olanlarına bazı örnekler ise şunlardır: Şura ve sosyal adaleti zayi etmek, hürriyeti, insan haklarını ve insan saygınlığını yok etmek, işi ehlinden başkasına teslim etmek, seçimlere şaibe karıştırmak, ümmetin servetini yağmalamak, soy-sop ve tabaka imtiyazını kabul etmek ve helak edici israf ve lüksün yaygınlaşması. (Özetle: Yusuf el-Karadâvî, Fıkhu’l-evleviyyât, Öncelikler Fıkhı, trc. Abdullah Kahraman, İz Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 30-33)
Dua ile!
03.02.2014

GARİBCE

1 Şubat 2014 Cumartesi

Fahrettin Atar Hocama Selam Olsun!


31.01.2014
Bugün Ocak ayının son günü ve Cuma.
Mübarek bir gün.
Hocalarımızdan yemek esnasında bugün itibariyle Fahrettin Hocam’ın emekli olacağını ve bu vesile ile Temel İslam Bilimleri Bölüm başkanı sıfatıyla bir toplantı düzenlemiş olduğunu öğrendim. Doğrusu bana  bir mesaj ya da e-mail gelmemişti. Yemekhanede olmasaydım haberim bile olmayacaktı.
Buna sebep bugün bir anlamda benim için buruk bir gündü.
Gerçi hocamız gene aramızda olacaktı ama yine de resmen emekliye ayrılmış olması bana onu hep arayacağımız hissini verdi.
Yılların hizmetlisi olmak ve emekliye ayrılmak belki bir onurdu ama yine de  bir gelin kızın yeni bir yuva kurmak için evden ayrılması gibi değildi herhal. Hele bir de eve çekilme ve içeri kapanma gibi bir durum olacaksa, düşünmesi bile ürküntü veriyor.
Doğrusu ben kendi hesabıma böyle bir sondan endişe ediyorum. Bizim yegane çevremiz ilmî mahfiller. Oradan bir uzak düşersek, sudan çıkmış balığa döneriz alimallah. Kadınlarımız da bizim sohbetimize doyamazlar (!). O yüzden endişemde  haklı gibiyim.
Ömrü uzun ve huzurlu olsun Hocanın benim üzerimde hakkı büyüktü. Fakülteye intisabımda bir anlamda elimden tutan kimse  hocam olmuştu.
Haseki’de okurken Yüksek Lisansa da başlamıştık ve o zaman 17 kişi olduğunu sandığım arkadaşlarımızın tümünün danışmanı Atar hocamız idi. O zamanlar, henüz Enstitü’den Fakülteye yeni dönüşüm yapmış olan okulumuzda doktorasını yapmış hoca henüz birkaç kişiden ibaretti. Erzurum’dan idareci iken gelmiş ve burada da hep idareci olmuş bir hoca olarak Atar hocamız, akademik unvanların ve kadroların alınmasında pek çoğumuzun üzerinde emeği olan ve bu anlamda herkes tarafından da hayır ile anılan bir hocamızdır.
Ama benim üzerindeki hakkı daha farklı idi.
Haseki’yi bitirdiğimizde benim Haseki’de kalmam istenmişti ama şart olarak da doktora yapmamak kaydı düşülmüştü. Ben ise ille de doktora yapmak için kendimi hazırlamıştım. Sonunda bana Hereke vaizliğini vermişlerdi hani İstanbul’a gidip gelmem kolay olsun diye. Rahmetli Gebze müftüsü Ali Çergel’de, il dışından gelip gitmek olmaz olmaz diye benim evimi apar topar  İstanbul’dan taşıttırmış ve lütuf olarak da beni Hereke yerine  Darıca’da görevlendirmişti. Gebze istasyon mahallesinden bir ev tutmuştum, banliyö treniyle gelip gidiyordum ve böylece başlamış olduğum Yüksek Lisans programını sürdürüyordum.
Danışmanım Atar hocamdı. “Ayna taalluk eden haklar” konulu bir tez almıştım. O zamanlar İslam Hukuku alanında Eşya hukukuna dair yazılmış herhangi bir çalışma henüz yoktu. Hocamın odasında oturuyorken bir konuda anlaşamadık ve tartışma başlattık. Ben bir şey diyordum hoca ise hayır öyle değil diyordu. Ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum ama, ben o sıralar epey bir cahildim galiba ve onun verdiği cesaretle bildiğimi düşündüğüm konuda ısrarımı sürdürdüm, hoca baktı benim halime, az inat değilim. “Tamam! Tamam!” dedi. Daha önce hoca beni tanımıyordu. Belli ya o tartışma, hoca üzerinde benim hakkımda olumlu bir intiba uyandırmış. Aradan bir süre zaman geçti ve ben hocayı ziyaret için kapısını çaldım. Beni görür görmez hemen elimden tuttu ve doğru dekan Salih Tuğ beye götürdü ve “Hocam, açılan Arapça Okutmanlık imtihanına bu da katılsın!” dedi. Salih Hoca da hiç ikilemeden: “Saim beye git kaydını alsın!” dedi. Gittim, Saim Bey sonradan öğrendiğim adeti üzere çok yardımcı oldu (!) ve “Başvuru süresi geçti!” dedi ve beni başından savmak istedi. Ben “Dekan bey gönderdi!” dedim. Hemen yanımda dekan beyi aradı. Kendisine hep minnet duyduğum Salih Hoca beni doğruladı ve hocanın bu direktifi ile benim kaydımı aldı. Ben de böylece  açıldığından hiç haberim bile olmayan bu imtihana girmiş oldum. İki kişi alacaklarmış, birinci sırada kazanmışım. Ve tam on üç sene Arapça okutmanlığı yaparak hem ailemi geçindirdim ve hem de Üniversite ortamında olmanın avantajlarını kullanarak doktoramı tamamladım (1989). En başarılı tercüme ve telif çalışmalarımı o dönemde yaptım. Sonra 1995 yılında doçent oldum.
Doktora yaptığım alanda kadro bulmak o günler için çok zordu daha doğrusu adamına göre değişiyordu. İşte o zor dönemlerde ben ufkun zifiri karanlık olması sebebiyle bunalıp Rize’ye, Azerbaycan’a falan gitmek gibi niyetlere bile kapıldım. Allah’tan benden daha sabırlı ve ileri görüşlü eşim vardı da beni İstanbul’da tuttu.
İşte o zor zamanlarda doçentlik kadrosunu da benim için ayarlayan gene Atar hocam olmuştu. Bizim yüzümüze bir şey söylemiyordu ama belli ki bizi arkamızdan destekliyor ve kolluyordu. Gerçek anlamda insanlık, büyüklük, yardımseverlik ve dostluk da zaten böyle olmalıydı.
1997’den başlayarak İslam Hukuku kürsüsündeki görevimize bugünlere gelinceye dek devam ettik. Bu süre içinde hocamızın mütevazi ve sevecen gölgesini ve şefkatini hep üzerimde hissettim ve işimle ilgili hiç kaygı çekmedim. Onun benimle ilgili her ne karar verirse yerinde olacağına olan inancım hiçbir zaman zail olmadı. Ve de hep öyle oldu. Diğer arkadaşlarımın da aynı kanaatte olduklarını gözlemledim.
Hocamız, hep idareciydi ama öylesine idareten idare edenlerden değildi. Onu makamında bulamadıysak ya bir toplantıdaydı ya da illa ki bir sebebi vardı.
Telefonu ilk çalışında kaldırmamışsa, bu demekti ki Hoca odasında değil.
Ben masası o kadar karışık ve fakat her şeyin yerli yerinde olduğu bir ikinci kişi herhalde tanımadım. Benim masam da genelde karışık olur ama, hocanın masasının yanında düzgün bile sayılır. Bir farkla ki ben aradığımı bulamam, hoca ise hep az önce koymuş gibi bulur.
Bu masada hoca, bu kadar işin arasında  -Hacak’ın da ifadesiyle- tek parmağı ile bilgisayarda değerli kitaplar da yazdı. İdarecilik içinde kendisini tümden kaybedip, yitirmedi. Gerek ansiklopedi için ve gerekse kendi müstakil çalışmaları için zaman içinde zaman da bulabildi.
Vakfımız için hazırlanan İlmihal içine  müellif olarak beni de alması bir lütuftu.
Hocanın güzel huyu gibi fizik siması da maşallah hiç değişmedi. 1983 yılında gördüğümüzdeki siması ne ise Emeklilik merasimindeki resmi de öyle maşallah.
Hocanın müthiş bir hafızası var.
Onun çalışma azmi ve enerjisi ile bundan böyle idarecilik gailesinden boşalan vakti ile inşallah daha verimli çalışmalar yapmasını ve kalıcı eserler vermesini diliyorum.
Hoca, bizim sahanın kıdemlilerinden olması hasebiyle katıldığı toplantılarda yaptığı başkanlıklar, eminim herkesin tatlı bir anı olarak hafızasında şöyle ya da böyle yer etmiştir.
O bizi aileden gördü, biz de onu ailenin büyüğü. Yengem bazen hocaya kızarmış, “Sen koca koca adamlarla niye öyle konuşuyorsun?” diye. Hani senli benli. Hoca içinden geldiği gibi konuşuyor, adıyla söylüyor, çocuklar diyor.
Özel olarak da benim için hocayı uyarmış. Benim duygusal olduğumu biliyor olmalı ki takılmalarının beni üzebileceğini düşünmüş. Kendisine saygılarımı sunuyorum.
Zaman zaman özellikle de bazı düşüncelerime sebep hocanın bana takılmaları oldu. Bunlardan hep haz almışımdır. Zira bu takılmaların bana verdiği değerin bir sonucu olduğunu hissetmişimdir.
Yıllar yılları kovalamış.  Ve bugün işte YÖK’ün belirlediği bir sınıra gelmişiz. Bizde bir söz vardır:
Cahilin kocası kocadıkça hiç olur,
Âlimin kocası kocadıkça koç olur.
İmdi, hele de hocam gibi gençler için altmış yedi yaşının bir mecburiyet olarak erken olduğunu düşünüyorum. Hani bizim gibi saçı sakalı ağarmışlar için neyse de.
Değerli hocama, yengem hanımefendi başta olmak üzere çocukları ve torunları ile mutluluklar diliyorum.
Hakkınızı helal edin, değerli hocam.
Ellerinizden öperim.
Dualarınızı beklerim.
31.01.2014

GARİBCE








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...