16 Mart 2014 Pazar

Mezheb ve telfik


Telfikle ilgili dünkü yazımız bazı şeyleri biliyor olmamızı var sayma esası üzerine oturtulmuştu. Belli ki bazı kavramların açıklanması gerekiyor. Bunların başında da mezheb geliyor.
Mezheb, dini yaşamada tutulan yol demektir.
Hz. Peygamber zamanında mezhep diye bir şey yoktur. Öyle ise bunlar bidattır demek de doğru değildir. Hz. Peygamber zamanında pek çok şey yok idi, zamanla duyulan ihtiyaca mebni pek çok uygulama ve kurumlar ortaya çıktı. Şimdi bunlar bidat demek, İslam’ın doğduğu hal üzere kalması, hiç gelişmemesi, bebeklik halinde varlığını sürdürmesi demek  gibi bir şeydir.
Elbette ki Hz. Peygamber’in insanlık dünyasına bir nüve halinde ektiği ve kendi zamanında da filizlendirip yeni yeni meyve verir hale getirdiği İslamiyet ağacı, asırlar içinde üç kıtayı ve zamanla da bütün dünyayı tutmuş; inanç, ibadet ve gündelik yaşantı (muâmelat) ve de ahlak olmak üzere üç boyutlu devasa görkemli bir ağaç (şecere-i tayyibe) halini almıştır.
Bu ağacın bütün insanlık ufkunu tutabilmesi için Hz. Peygamber’den sonra gerek siyaset tasarrufundaki halefleri hulefayı râşidîn, gerekse tebliğ ve fetva tasarrufunda ulema ve gerekse tezkiye tasarrufunda davetçiler (eğitimciler) elbette büyük katkılarda bulunmuşlardır. İslamiyetin bu görkemli haliyle kıyamete kadar varlığının garantisi de işte bu katkıların kesintisiz olarak sürdürülebilmesidir. Bu katkılar olmadıkça İslam’ın bekasından söz etmek mümkün değildir.
İmdi hulefanın katkısı ümmeti siyaset etme şeklinde olmuştur. Özellikle Râşid Halifeler gerçek anlamda ülülemr olarak niteleyebileceğimiz kimselerdir. Bunlar siyaset erkini ellerinde bulundurdukları gibi aynı zamanda her biri bir müctehid olmaları hasebiyle ilim temsilcileridir de. İleriki zamanlarda  ulema ve ümera diye ikiye ayrılacak olan ülülemr bunların şahsında henüz tek bir sınıf gibidir. Bunlar hem hukuku yapan, hem uygulayan hem de ümmet tarafından kendilerine uyulan kurucu önderlerdir.
Hz. Peygamber’in sahabesi fetihlerle birlikte çeşitli şehirlere dağılmışlardı. Bunlar içinde ilimde seçkin olanlar gittikleri yerde birer otorite olarak insanların dini ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.
İslam devleti kurulma aşamasında olduğu için henüz kurumlar oluşmamıştı. Bir anlamda kervan yolda düzülür hesabı kurumlar ihtiyaca mebni yeni yeni ortaya çıkıyordu. Özellikle Râşid Halifelerden sonra yöneticiler hukuk yapma yoluna gitmemişler bunu tayin ettikleri şeriat kadılarına havale etmişlerdi. Bir de halkın fetva işleri için kendilerinin  başvurdukları temayüz etmiş âlimler vardı.
Kadılar hukuku, fetva veren âlimler ise diyaneti temsil ediyorlardı. Başka bir ifade ile kadılar Hz. Peygamber’in yargı tasarruflarında halefleri idi, âlimler de fetva tasarrufunda onun naibleri olmaktaydı. Bazı hallerde bu görevler aynı şahıslarda birleşebilirdi.  Yani bir kimse hem yöneticilerin tayin ettiği kadı olabilir hem de o yörenin en saygıdeğer âlimi olarak diyanette kendisine başvurulan fetva mercii olabilirdi. Örnek yaşantısıyla da aynı zamanda Hz. Peygamber’in tezkiye tasarrufunda da halef olmuş olurlardı. Zaten “âlim” denilince günümüzde  kullanılan “bilgin” kelimesinin aksine ilmi ile aynı zamanda âmil de olan kimseler kastedilirdi. Dolayısıyla diyanette merci olan âlimler, hem ilim sahipleri hem de toplum tarafından diyanet alanında kendilerine örnek alınan kimselerdi.
Diyanet iltizama bağlı bir şeydir, yargıda ise ilzam esastır. Yani bir dinî konu hakkında kişinin nasıl davranacağını belirlemek üzere bir âlime başvurup ondan fetva alması ve onun gereği doğrultusunda hareket etmesi tamamen kendi tercihinin bir sonucudur. Oysa kadının mahkeme kararı bağlayıcıdır.
Kadı hukuku, müftî diyaneti temsil eder.
Kadı, kendisini tayin eden makamın belirlediği şartlara uymak ve sınırladığı yetkiyi aşmamak durumundadır. Oysa müftî Allah adına şerî hükmün ne olduğunu belirlemek ve bildirmek durumundadır.
Kadı hüccete (belgeye) dayanır ve hukuk olarak belirlenen şeye göre hüküm verir, müftî ise kişinin beyanını esas alır ve şerî deliller müvacehesinde hüküm verir.
Müftî, sadece şerî delillere bakar ve  tearuzu halinde kendisince hangisi daha güçlü ise onun gereği doğrultusunda hüküm verir. Keyfî davranamaz.
İlk zamanlar işler bu minval üzere yürüyordu. Yani ümmete siyaset etmek Halifelerin elindeydi, yargı onların tayin ettiği şerî kadılar marifetiyle yürüyordu. Diyanet işleri de müftîler marifetiyle götürülüyordu.
Diyanet işlerinin fetva yoluyla kotarılması,  aynen tababet alanında hasta olan kişinin kendi muhitinde mesleğine güvendiği doktora gidip de tedavi olması gibi idi. İlle falan doktora gideceksin gibi bir ilzam ve icbar yoktu. Güven esastı.
Zamanla yöresel olarak kadı ve müftilerin öncekilerden devraldıkları ve ayrıca kendi ictihadları marifetiyle oluşturulan şerî dinî hükümler giderek yaygın biçimde bilinmeye başladı. Din âlimleri ve kadılar bir olayla karşılaştıkları zaman onun hükmünü kendileri oluşturmak yerine tevarüs edegeldikleri yerleşik kurallar doğrultusunda vermeye başladılar. Özellikle yargı alanında bu usulün belirginleşmesi giderek artan biçimde yargı güvenliğini de beraberinde getirmekteydi. İş öyle bir noktaya vardı ki artık görevlendirilen kadılar yöneticilerin zımnî iradeleriyle önceden oluşturulmuş olan hükümler doğrultusunda yargı faaliyetlerini yürütmeleri gerekli hal aldı. Belli başlı şehir merkezlerinde oluşan bu durum giderek de daha geniş alanlarda kabul gördü ve artık müftîler de benzer tavır geliştirdiler. İlk zamanların oluşum süreci olması ve zamanla giderek belli başlı problemlerin çözülmüş bir hal alması ve bu çözümlerin de nesiller boyu tevarüs edilegelen bir gelenek halini alması, sonunda bugün bizim adına mezhep dediğimiz olguların ortaya çıkmasını intaç etti.
Söz gelimi Kufe’de Hz. Ömer’in de fıkhını ve uygulamalarını beraberinde getiren İbn Mesûd’un hem öğretmen (müftî) hem kadı olarak Kufe’de bulunması ve Hz. Ali de başta olmak üzere orada pek çok sahabinin yaşamış olması, bunların ellerinde yetişen tabiin nesli, onların arkasından gelen tebe-i tâbiîn nesli ve bu zaman içinde ortaya çıkan yeni yeni problemlerin bir şekilde çözüme bağlanmış olması ve bunların kabul görerek nesilden nesle aktarılması ve  böylece büyük sayılabilecek bir fıkıh mirasının oluşması bu mirasın onu tevarüs eden Ebu Hanife’nin elinde (başka havzalarda başka isimler ile)  giderek sistemleşmeye başlaması ve  onun talebelerinin eliyle de bir iki asır süren süreç içinde iyice bilinen, yaygın ve yerleşik şerî hükümler/ hukuk kuralları halini alması, bunların usullerinin belirlenmesi mezhep dediğimiz olgunun İslam Medeniyet havzasında yerini alması ve asırlar boyu hem diyanet işleri hem de hukuk olarak yargı işlerinin kotarılması sonucunu doğurmuştur.
Şu hale göre mezhep dediğimiz zaman akla iki şey gelmelidir: Birincisi farklı  gelenekler şeklinde şerî hükümlerin tespit edilmiş olması ve insanların ihtiyaçlarının bu geleneği iyi bilen müftîler marifetiyle karşılanması. Bu diyanî boyutu teşkil eder.
İkincisi de bu şerî hükümlerin mahkemelerde yargı faaliyetlerinin sürdürülmesinde hukuk mevzuatı olarak işlev sürdürmesi. Bu da kazaî yönü oluşturur. Kazaî yönde ülülemrin emrinin iktiranı söz konusudur. Yani bir süreç halinde oluşmuş olan şerî hükümlerin mahkemelerde nizaların hall ü faslında hukuk mevzuatı gibi kullanılmasına dair yöneticilerin iradelerinin mevzubahis olması.  Bu irade ile birlikte mezhepler, İslam Devletlerinin hukuk sistemleri halini almışlardır. İslam dünyasının büyüklüğü ve genişliği, coğrafî ve kültürel farklılıklar vb. dikkate alındığında mezhep olgusunun tekçi değil de çoğulcu bir yapı şeklinde ortaya çıkması tabii görülmelidir. Bununla birlikte kamu yönetimi ile ilgili olduğunda genelde aynı mezhebin (Hanefî) etkin olduğu da görülmektedir.
Bu yapının oluşması ve tamamlanması üç asır sürmüştür. Sistem başlangıç aşamasında naslardan yani şerî delillerden hareketle oluşturulmuş olmasına rağmen tamamlandıktan sonra artık referans sistemin kendisi olmuştur. Bu noktadan sonra yeni sorunlar çözülürken sistem dahilinde ve sistemin enstrümanları vasıtasıyla aşılmaya çalışılmıştır. Söz gelimi yeni bir  olayla (vâkıât ve nevâzil) karşılaşılmışsa, artık bu konuda Allah ve Peygamberinin ne buyurduğuna değil (ictihad), mezhebin kuralları ve imamlarının yöntemleri doğrultusunda ne denilebileceği (tahrîc) esası benimsenir olmuştur. Hukuk güvenliği ve istikrar açısından da buna gerek duyulmuş ve içtihad kapısının kapandığına hükmedilmiştir. Bu bir anlamda ihtiyaç kalmadığı için kendiliğinden kapanmış olmak anlamına gelmektedir. İşte böyle bir zamanda Hanefî mezhebinin önemli imamlarından Kerhî’nin (ö. 340) sözü[1] önem arz etmektedir ve o söz bugün bir çokları için yadırgatıcı olabilir ama  kendi dönemi için yerinde söylenmiş gözükmektedir. Bu şu anlama geliyor: Hukuk sistemi oluşturulmuş ve istikrar sağlanmıştır. Bundan böyle bu istikrarı sürdürmek gerekir. Bu da ancak sistemi bir bütün olarak kabul etmek ve yürürlükte tutmakla mümkün olur. Bu itibarla böyle bir zamanda birilerinin çıkıp “ama efendim bu konuda hadis var, haber var…” demesi ve yerleşik sisteme itirazda bulunması çok kabul edilebilir değildir. Sizin sözünü ettiğiniz haber vaktiyle bizim imamlarımız tarafından görülmüş, değerlendirilmiş ve bütünlük içinde her şey yerli yerine konulmuştur. Bu itibarla eğer sözünü ettiğiniz şey, onların vardığı sonuçlara uymuyorsa, mümkünse tevil edilmeli değilse neshe hamledilmelidir.
Hukukun bu istikrarı, asırlar boyu süren durağan süreçte İslam dünyasına barış ve huzur getirmiş, duyulan ihtiyaçları bihakkın karşılamıştır. Ortaya çıkan küçük çaplı bazı sorunlar da mezhep içinde kalınarak tahric yoluyla ve bazen de hiyel vb. gibi yolarla aşılabilmiştir.
Sıkıntı köklü değişimin yaşandığı dönem ile başlamıştır. Batıda 18. Yüzyıla kadar giden ama bizde ancak geçen çağımızın ortalarında hissedilmeye başlayan değişim olgusu fıkıhta da etkin olmuş ve mezhep olgusunu sarsmaya başlamıştır.
İlk sarsıntı kanunlaştırma hareketleriyle başlamıştır. Bu alanda en parlak  çalışma olan Mecelle kimilerine göre fıkhımızın bir kırılma noktasıdır, kimilerine göre de önemli bir açılımdır.
Mecelle tamamen Hanefî mezhebi içinde kalınarak sadece bir iki meselede mezhep içi hiyerarşi esnetilerek çıkarılmış bir kanun mecmuasıdır. Başında bizzat Padişah Abdulaziz’in el yazısıyla yazmış olduğu “Mucebince amel olunsun!” emru fermanı ile resmen kanunumuz olmuştur. Akabinde Mecelle Tadil Komisyonlarının çalışmaları olmuş ancak alınan kararlar Padişahın iradesine iktiran edemediği için yasalaşmamıştır.  1917 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi yürürlüğe konulmuştur. Bu kararname, bir devrim mesabesindedir. Çünkü ilk kez resmi olarak  dört mezhebin de dışına çıkılarak İbn Şübrüme, Ebu Bekir el-Asam gibi  müctehidlerin görüşlerinden de istifade yoluna gidilmiştir. Ancak bu kararname bir buçuk yıl ancak yürürlükte kalabilmiş ve hem içeriden hem de dışarıdan gelen baskılar sonucu yürürlükten kaldırılmıştır. 1923 ve 1924 tarihli iki Aile Hukuku kanun tasarısı da meclise kadar gelmiştir. Bunlar hem Adliye hem  de şeriye encümenlerinden geçmiş tasarılardır. Yani hem kanun tekniği bakımından hem de şer-i şerîfe uygunluk bakımından komisyonlardan geçmiş ve mecliste tasarı halinde bekletilmiştir. Bu tasarılarda Avrupa hukukundan yararlanma gibi adımların atılması da söz konusu olmuştur. Bu sırada Lozan’da da müzakereler sürdürülmektedir. Sonunda bilindiği üzere 1926 yılında Mecelle yürürlükten kaldırılmış, Şeriyye ve Evkaf Vekaleti lağvedilmiş yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
Bu tarih, asırlar boyu bizim hukuk mevzuatı ihtiyacımızı karşılamakta olan mezhebin de hukuk boyutunun ilgası demektir. Bu işi yapanlar, meseleyi iyi bildiklerinden yeni kurulan başkanlığın adını “Diyanet İşleri” diye tespit etmişlerdir.
Bu şu demektir: Şimdiye kadar fıkhımız, mezhepler marifetiyle hem diyanetimizi hem de hukukumuzu temsil ediyordu. Artık hukuk boyutu ilga edilmişti ve geriye sadece diyanî yön kalmıştı.
Diyanet, inançlar, ibadetler ve ahlakiyattan ibaretti. Diyanet işleri reisliğinin vazifesi de bunlarla sınırlı olarak belirlenmişti. Hukuk (yargı) boyutu ise, artık yeni bir mecrada  yeni bir kanun ile işleyecekti.
İmdi günümüze geldiğimiz zaman mezheb artık tamamen iltizama dayalı bir hal almıştır.
Mezhebin kurumsallığı artık yoktur. İnsanlar sanki ilk başta olduğu gibi artık diyanî meselelerini diyanet işleri başkanlığına ve onun görevlendirmiş olduğu müftîlere, ya da güvendikleri bir âlime soracaklar, onlar ne fetva verirlerse insanlar da onun gereğini yerine getirecek ve böylece  diyanetlerini yaşamış olacaklardır.
Hukuk alanında ise mezhebin işlevi artık sona ermiştir. Sadece 1926 öncesini ilgilendiren miras vb. gibi davalar varsa, o zaman devreye sokulmuştur.
Hal böyle olunca bugün için dinî bir sorunu olan kimsenin diyanî olarak yapması gereken şey, meselesini güvendiği bir müftîye ya da âlime/ fakihe sormasıdır.
Fakihin/ müftînin görevi de ta en başta olduğu gibi Allah adına hüküm vereceği için şerî delillere başvurmaktır. Müfînin delil karşısında keyfi davranması asla caiz değildir. Müsteftînin yani soru soran kimsenin içinde bulunduğu durumu çok iyi kavrayıp, onun durumuna en uygun düşecek Allah’ın hükmünü şerî deliller içerisinden  çıkarması müftînin vazifesidir.
Müftî kör taklitle işi götüremez. Yani, herhangi bir meseleye daha önceden verilmiş bir fetvayı olduğu gibi veremez. Bu aynen bir hastaya daha önce bir hastaya yazılmış reçetenin kopyalanıp verilmesi gibi bir şeydir. Hastaların şikayetleri aynı olsa bile, vücut yapıları farklı, sebepler değişik vb. olabilir. Bu itibarla doktorun, hastaya özel reçete yazması gerekir. Aynı şey müftî için de bir gerekliliktir. Bu, daha önceki fetvalardan istifade edemeyeceği anlamına da gelmez.
İşte mezhebin işlevselliğini kaybettiği ve ülülemrin emrinin iktiranı şartını kaybettiği durumlarda artık tamamen iltizama dayalı bir diyanet işleri söz konusu olmaktadır.
Eskiden de söylenen “Âmmînin mezhebi yoktur, müftînin fetvası vardır” sözü günümüz için artık daha bir geçerlidir. Dolayısıyla bir Müslüman dinî sorumluluğunu yerine getirmek için başına gelen herhangi bir dinî meseleyi ehil bildiği bir müftîye/ fakihe/ âlime sormak ve onun vereceği fetva ile de amel etmek durumundadır. Aynen hastanın doktora gidip verdiği reçeteyi uygulaması gibi. Ne var ki fetva işi iltizama dayalı olduğu için kalbi yatmaması halinde bağlayıcı olmadığından başka bir müftîye de sorabilir. Eğer müftîye güveni var ve verdiği fetvanın kendisi açısından din olduğuna inanıyorsa bu halde bir başkasına soramaz. Sorması halinde bu keyfilik olur. Müctehidin deliller karşısındaki tavrı nasıl ise müsteftînin de fetva karşısındaki durumu öyle olacak, her ikisinde de keyfîlik olmayacaktır.
İşte vaziyet böyle böyle iken bir kimse mesela bir müftîye “Vücudun bir yerinden kan çıkması abdesti bozar mı?” diye sorsa, o da bu konuda daha önce verilmiş hükümleri ve onların delillerini incelese ve  ulaştığı sonucu mesela “Bozmaz!” şeklinde ona verse, aynı kişi bir başka sefer  aynı müftîye ya da bir başkasına “Kadına elim değse abdestim bozulur mu?” diye sorsa, o da gene aynı şekilde delilleri değerlendirdikten sonra vardığı sonucu “Hayır bozmaz!” şeklinde o kişiye bildirse o kişi bu fetvalara uyarak dinini yaşasa ve abdestini ona göre alsa ve namazlarını kılsa bu kimse dinî açıdan kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olur. Bu kimsenin yaptığı şey telfiktir ve telfik caiz değildir şeklinde itiraz doğru değildir.
Ama bu kişi müftîye sormadan, delilini bilmeden kendi keyfine göre güya kitaplardan okuyarak onu oradan  bunu buradan almak suretiyle bir terkip yapsa işte bu bir telfik olur ve caiz olmaz. Çünkü din iki şekilde yaşanır: Müctehid olan ictihad ederek, öyle olmayan da müctehide sorarak.
Ziraat alanında profesör de olsa bir kişi diyanet alanında müçtehid değilse o âmmî yani ilmî yeterlilik bakımından normal, sıradan bir insan sayılır ve böylelerinin mutlaka dinî sorunlarını liyakat sahibi bir âlime (müçtehide) sormaları gerekir.
Fetva vermeye liyakati olmayan kişinin dini konularda kendi başına hareket etmesi, hastanın kendi kendini tedaviye kalkışması gibidir.
Her iki davranış da yanlıştır.
Yarım hoca dinden yarım doktor candan edermiş.
İyisi mi siz ne candan olun, ne dinden!
Dua ile!
16.03.2014
GARİBCE




[1] أصول الكرخي - (1 / 8)
-الْأَصْلُ: أَنَّ كُلَّ خَبَرٍ يَجِيْءُ بِخِلَافِ قَوْلِ أَصْحَابِنَا فَإِنَّهُ يُحْمَلُ عَلَى النَّسْخِ أَوْ عَلَى أَنَّهُ مُعَارَضٌ بِمِثْلِهِ ثُمَّ يُصَارُ إِلَى دَلِيْلٍ آخَرَ أَوْ تَرْجِيْحٍ فِيْهِ بِمَا يَحْتَجُّ بِهِ أَصْحَابُنَا مِنْ وُجُوْهِ التَّرْجِيْحِ أَوْ يُحْمَلُ عَلَى التَّوْفِِيْقِ وَإِنَّمَا يُفْعَلُ ذَلِكَ عَلَى حَسْبِ قِيَامِ الدَّلِيْلِ فَإِنْ قَامَتْ دَلَالَةُ النَّسْخِ يُحْمَلُ عَلَيْهِ وَإِنْ قَامَتِ الدَّلَالَةُ عَلَى غَيْرِهِ صِرْنَا إِلَيْهِ.

2 yorum:

  1. Peygamber Efendimiz (sav) kendisine sorulan sorulara cevap verirken, soruyu soran kişinin durumunu da esas alarak cevap verdiğini görüyoruz.

    Kur'ân'ı Kerim'i anlama noktasında insanların ise Mümin, Müttaki, Muhsin gibi ifadelerle vasıflandırıldığını görüyoruz.

    Şuhalde kendisine soru sorulan bir Müftü kendi anladığı seviyede mi cevap vermeli, yoksa soruyu soran kişinin durumunu da gözetmeli mi?

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...