9 Nisan 2015 Perşembe

el-Fıkhu’l-İslâmî’l-muhannat fî sevbihi’l-cedîd!


Efendim bizim fıkhımız adalet esası üzere kuruludur. Eşitlik değil. Eşitlik, adaleti sağladığı sürece itibar görür ve türdeşler arasında söz konusu olur. Bütün insanlar, insaniyetlikte eşittirler; renk, ırk, dil, cinsiyet vb. ayrımı söz konusu değildir.
Eşit işi yapmış kişi eşit ücreti hak eder.
Aynı yükün altına girenler benzer yetkilere sahip olurlar.
Adalet herkese hakkını/ hak ettiğini vermektir. İslam felahı[1] takvaya bağlar. Takvâ da adaletin hemen yanı başındadır, sizi takvaya adalet yakın kılar: “İ’dilû! Huve akrabu li’t-takvâ!”
İslam adaletin ötesinde ihsana (hakkı bağışlamayı) da çağrı yapar. Ama zararı yok adaleti bihakkın tesis edelim o da bize yeter.
Dün sınıfta Fıkıh Metinleri dersinde Velayet bahsini okuyoruz. Üstelik de  “Yeni Elbisesi İçinde İslam Fıkhı”ndan.
Konu ve işlenişi güzel. Her şey adalet esası üzerine kurulu belli ki!
Velayet hakkı kişi ve mal üzerinde olur. Kişi üzerinde velayet hakkı, kâsır’a (kendi kendini idare edebilme ehliyeti için gerekli olan temyiz yetisine sahip olmayan küçük, bunak, akıl hastası gibi kimseler) miras ve hacb tertibi üzere binefsihi asabe olan en yakın akrabasına ait olur. Bunun sıralaması da şöyledir: 1. Bünüvvet: Kâsırın oğlu, oğlunun oğlu, oğlunun oğlunun oğlu… 2. Übüvvet. Baba, babanın babası, babanın babasının babası… 3. Uhuvvet. Babanın cüz’üleri. Yani kâsırın babasının diğer erkek çocukları ki kâsırın er kardeşleri olur. 4. Umûmet: Dedenin cüz’üleri. Yani kâsırın dedesinin erkek çocukları ki  amcaları olur.
Buna göre mesela sabi yaşta bir çocuğun babası ölse, çocuğun başta annesi olmak üzere başka yakınları bulunsa, o çocuğun sorumluluğu kime ait olacaktır?
Sıra ile o yaşta oğlu olmayacağına göre babasının babası (yani dedesi) o da yoksa babasının dedesi, o da yoksa erkek kardeşi, o da yoksa amcası çocuğun velisi olur.
Bunlardan hiç kimse yoksa o zaman annesi velisi olur.
Biyolojik olarak da şefkat ve merhamet itibariyle de çocuğa en yakın olan anne neden en sona kalıyor?
Hadane (küçük çocuğun bakımı) hakkı söz konusu olduğunda en başta akla gelen anne, velayet de neden en sona kalıyor?
Bunun tek telime ile cevabı adalet gereği olmalı.
Üstad Zerka yazdığı kitabına her ne kadar “Yeni Elbisesi İçinde” dese de içindeki sonuçta bizim klasik fıkhımız. Belli ki fizyolojisinde bir değişiklik yok, taş gibi sapasağlam ve yerinde çakılı duruyor, milim bile oynamamış!
Elbisesine aldanmadan içindeki bedeni tanımaya çalıştığımızda aslında her şey yerli yerinde gözüküyor. Ne var ki beden mumyalanmış, korunmuş ama onu içinde taşıyan zaman akıp gitmiş, bu yeni zamanda tanınması zorlaşmış. Doğru anlaşılabilmesi için belli ki geriye doğru zamana bir yolculuk yapmak gerekli gibi gözüküyor.
Geleneksel toplumlarda sosyal yapıyı büyük aileler oluşturuyor, hatta diyet ödenmesi, âkıle oluşturulması, kasame gibi bazı  sorunların üstesinden gelmek için kabile ölçekli kurumlar gerekli oluyor.
Ailenin bir kavvamı yani her türlü umurunu üstlenen, koruma ve kollama görevi/ yetkisi bulunan bir efendisi/ beyi oluyor (Arapçası Rab). Bu yapıda birim aile olduğu için kişiler ve bireysellik öne çıkmıyor, işler genellikle temsil yoluyla kotarılıyor.
Kökü sağlam, dalları göğe ağmış mücessem bir ağaç gibi bir sosyal yapı söz konusu. Bu yapıda bireyler ağaçların dalları, dallarda açan çiçekler gibi. Bu itibarla bunların kendiliklerinden karar vermeleri ve başlarına buyruk hareket etmeleri söz konusu değildir. Ağacın kaderine sahip olan (bahçıvan) şefkatle gereken budamaları da yaparak onu sonsuza kadar yaşatmayı gaye edinir ve bunun gereğini yapar.
Bu yapı içinde anne yabancıdır, dışarıdan başka bir aileden gelmiştir ve hala o aileye aittir. Ölümle ya da talak ve tefrik gibi bir yolla nikah bağı koptuğu an, yine eski ailesine dönebilecektir. Adı hala eski ailesinin adıdır. Malı da öyle tamamen kendisine aittir. Mehri kendi ailesinin itibarına göre belirlenir. Nikah bağı ile bağlandığı bu yeni  aile içinde şayet çocuk doğurmuşsa bu onu sadece o çocuğun annesi yapar, bu yeni ailenin esaslı bir üyesi yapmaz. Hal böyle iken ağacın yeni bir sürgünü mesabesinde olan yenidoğanın velisi elbette ki onu doğuran kadın değil, ailenin yetkili ve sorumlu kavvam kişisi olacaktır. Hasat edilen ürün ambara kaldırılmış, tarla ile olan alakası bitmiştir. Yeni ürün doğuran kadına değil aileye aittir ve haliyle onun kaderi de  ailenin temsilcisi olan veliye (veli işleri üstlenen demektir) havale edilecektir. O veli ki nafaka dahil olmak üzere her türlü ihtiyacı karşılamakla yükümlü kimsedir, öyle ise mukabil bir yetkiyi de haiz olmalıdır. İşte bu yetkiye velayet denilmektedir. Kâsır’ın nerede ikamet edeceği, eğitimi, tedavisi, iş ya da sanat sahibi olması için çalıştırılması ve yönlendirilmesi ve hatta bir maslahata mebni küçük yaşta nikahlanması gibi konularda belirleyici olan velidir, bu yetki tamamen ona aittir. Velayet-i icbar söz konusu olduğu zaman –ki baba ve dedenin velayeti böyledir- bu durumda küçüğün ergenlik çağına ermesi halinde hıyaru’l-bülûğ denilen ergenlik seçim hakkını dahi kullanamamaktadır. Çünkü baba ve dedenin kâsır’a karşı olan şefkat ve merhameti, kollama hırsı o kadar güçlüdür ki, bu saikle onlar korumaları altında bulunan ve kendi sulbünden gelen bu çocuklara karşı asla yanlış yapmazlar, velayet hakkını kötüye kullanmazlar. Ama veli olan amcanın yetim kız yeğenini kendi oğluna nikahlaması gibi durumlarda olduğu gibi, baba ve dedenin dışındaki velilerin işlemlerine karşı böyle bir tedbir uygun görülmüş ve onlar için hıyaru’l-bülûğ tanınmıştır.
Doğrusu yapı ile birlikte yetki ve sorumluluk dağılımı oldukça yerinde ve adaletli gözüküyor.
Şimdi  velayet altında olan kâsır’ın evlilik çağına gelmiş bir kız olduğunu düşünelim. Bu kızın mehr-i mislini tespitte annesi hesaba katılmakta mıdır? Mesela bizde bir söz vardır: “Kenarına bak bezini annesine bak kızını al!” derler. Mehir tespitinde durum öyle mi? Bakıyoruz hiç de öyle değil. Çünkü bu kızın annesi aileye yabancı, o yüzden kızın mehr-i misli, amca kızları ve halaların mehirleri dikkate alınarak belirlenmektedir.  Çünkü aileye ait olan bunlardır.
Birey olmak ve bağımsız bir kişilik sahibi olmak öne çıkmadığı, büyük ölçüde ailenin öne çıktığı gerçeğidir ki veliye henüz fizyolojik olarak evlilik yaşına gelmemiş olan küçüklerin nikahlanmasını da tecviz etmekte, küçükleri/ ya da bâkireleri rızalarına bakmadan everebilmeleri, kişiye eş değil de aileye gelin alındığı için ister istemez görücü usulü ve temsil ile işlerin götürülmesi esasının yaygın olması hep bu yapı ile ilişkili olmalıdır.
İmdi elimizi vicdanımıza koyup baktığımızda  yapı ve ona uygun olarak dağıtılan yetki ve sorumluluğun âdil olduğu gözükmüyor mu?
Bence gözüküyor.
Eeee!
Eeesi o ki bu hikaye bizi anlatmıyor.
Anlatılan bizim annelerimiz, kadınlarımız, kızlarımız değil.
Bizim annelerimiz çocuğu hasbelkader doğurmakla kalmıyor, fıkıh kazaî anlamda görevi değil demişmiş de dememiş de ona hiç bakmadan bağrına basıyor ve iki yıl emziriyor, hayatını ona adıyor, onu geleceğe hazırlıyor, ömrü billah yüreğinde taşıyor. İşte böylesi bir kadına/ anneye kusura bakma ama bu çocuğun hatta amcaları varken bile sana onun üzerinde velayet hakkı veremeyiz… Nihayetinde sen el kızısın, aileye yabancısın… Üstelik eksik eteksin ve dahası dahası… diyeceksin. Zor gözüküyor. İsterseniz bir deneyin. Alacağınız cevap baştan belli gibi.
Nedense bu satırları yazarken kocasının zıhar yapması sonucu hakkını Hz. Peygamber’e karşı savunan ve ondan umudunu kesince de halini doğrudan Allah’a şikayet eden ve buna sebep Mücadele[2] suresinin inmesine sebep olan Havle bt. Mâlik b. Sa’lebe adlı sahabi kadın geldi. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Hak mücadele tarihinde ufuk bir kadın belli ki.
Bu vesile ile bir daha gördüm ki fıkhımıza yeni elbise biçmek ile iş olmuyor. Zerka büyük bir üstad ve İslam Hukukuna Giriş mahiyetindeki eseri de çok değerli. Ne var ki fıkhımıza maharetle biçip diktiği bu yeni elbisenin içindeki beden tahnitli gibi duruyor. Beden öyle olduktan sonra elbise yeni olmuş ne yazar ki? Bize lazım olan yaşayan bir fıkıh, hayatımızda karşılığı olan düzenlemeler getirecek bir fıkıh, belli ki yeni bir inşa ve yeni bir fıkıh.
Herkese hakkını veren ve adalet duygusunun zedelenmesine izin vermeyen, hemen herkesin işti bu diyeceği kabilden bir fıkıh. Tekvine de en az teşri kadar itibar veren bir fıkıh. Kendi ilahî ve özgün kaynakları yanında tüm beşerî tecrübe ve ortak insanlık birikiminden de yararlanmayı ilke edinen bir fıkıh.
Nasrettin hocanın borçlarını ödemek için koyunların çalılara takılan yün parçalarını toplamakla işe başladığını bilmeyenimiz yoktur. Peşin parayı belli ki sen de duydun yüzündeki gülümsemeden belli.
Biz de işte öylesine bir başlangıç yapalım. Bir şey muhal değilse mümkin demektir. Neden olmasın!?
Dua ile!
09.04.2015
GARİBCE



[1] Felah= kurtuluş,  korktuğumuzdan emin umduğumuza nail olmak demektir.
[2] “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”. (Mücadele 58/1 vd.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...