14 Nisan 2015 Salı

Gerçeklik Hükümleri ve Değer Hükümleri Ayrımı ve Kolonya Kullanımı örneği


Vaktiyle Ziya Gökalp’e ait bir makale okumuştum ve benim için ufuk açıcı olmuştu. Makale gerçeklik hükümleri ile değer hükümleri hakkındaydı.
Dünya yuvarlaktır, yahut dünya dönüyor denildiği zaman gerçeklik hükmünden bahsedilir; dünya müminin zindanı, kâfirin cenneti yahut dünya insanoğlunun sürgün yeri, yahut dünya ahiretin ekeneği… dendiği zaman da değer hükmünden söz edilir.
Bayrak, üzerinde hilal ve yıldız olan al renkli bir kumaş parçasıdır denildiği zaman gerçeklik hükmü, bayrak özgürlüktür, milletin namusudur, egemenliktir… denildiği zaman da değer hükmünden bahsedilmiş olur.
Bu ayrım aynısıyla din dilinde de vardır.
Hac menâsikinin icra edildiği bütün şeâir, aslında mekan olarak diğerlerinden farklı olmadığı halde yüklenen değer itibariyle kutsiyet kazanır.
Taştan topraktan yapılmış olan Kâbe, Allah’ın evi olduğu zaman bir anda kutsallık kazanır ve Müslümanların kıblesi olmayı bihakkın hak eder.
Harem bölgelerinin ilanı böyledir; oraya giren güvendedir, dokunulmazlık kazanır.
Namazın, bu anlamda  yatıp kalkmanın ötesinde yüce anlamları vardır; müminin miracıdır.
Buna mukabil olumsuzlama bakımından da aynı şekilde bu dile ihtiyaç duyulur, gıybet uzak durulması istenen bir kötü huy ise tiksinilmesi gereken  “ölü kardeşin etini yeme” olarak nitelendirilir. Bununla birlikte gerçeklikte öyle bir durum yoktur. O yüzden de gıybet’in gerçeklik anlamında orucu bozacağını kimse söylemez.
İçki, kumar… gibi kötü alışkanlıklar hakkında  “rics” yani pislik denilir. Şirk, pisliktir o yüzden müşrikler “neces”tirler yani mahza pisliktirler.
Yenilmesi haram kılınan domuz, putlar adına kesilmiş olan kurbanlar gibi  şeyler keza rics’dir, necistir, fısık’tır. Yani bunların her biri uzak durulması gereken pisliklerdir.
İmdi Şâri Teâlâ bu sayılan nesnelere “pislik” dedi ya, acaba bunu gerçeklik hükmü olarak mı söyledi yoksa ona aslında olmayan bir değer yükleyerek mi bu şekilde buyurdu.
İşte bu tefriki yapmayan ya da yapamayan kimseler hiç de makul olmayan, şeriatın genel ilkeleriyle örtüşmeyen sonuçlara varabilmektedirler.
Bin Baz’a soruyorlar: Kolonya kullanmanın hükmü nedir? diye.
Cevabı şöyle: “İçinde alkol bulunan kolonyanın  kullanımı caiz değildir.  Çünkü ilgili uzman kişilerin beyanı ile sabittir ki kolonya, sarhoşluk verici ispirto ihtiva ettiği için gerek erkek ve gerekse kadınlar açısından kullanımı  haramdır.
Abdeste gelince, kolonya kullanmakla abdest bozulmaz. Ama bu halde namaz kılma konusu söz konusu edilince bu namazın sıhhati konusunda düşünmek lazım:  Çünkü ulemanın kahir ekseriyeti (cumhur)  sarhoşluk veren nesnelerin (aynen idrar, dışkı gibi) necis olduğunu  kabul ederler. Bir kimse üzerinde (bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde) necaset var iken namaz kılarsa  namazı sahih olmaz. Bazı ilim adamları ise  sarhoşluk veren nesnelerin necis olmadığı kanaatindedirler. Bunlara göre üzerinde kolonya olması namaza mani değildir. İhtiyatlı olan  elbiseye ve bedene değen yerleri yıkamaktır. Ama sarhoş edici özellikte olmayan bir kolonya olursa o takdirde bir şey gerekmez, çünkü hüküm illeti ile birlikte vardır ya da yoktur… (Mecmû’u Fetâvâ Bin Bâz, VI, 396).
Bu fetvayı görmeden Bin Baz bu konuda ne der deselerdi, bizim tahminen vereceğimiz cevap da böyle olurdu.
Bin Baz gerçekten çok derin bir âlim. Ama derinlik haddinden fazla olduğu için de ufuk kaybolmakta ve hidayetin birinci ayağı olan akıl ve mantığa vurulduğu zaman asla kabul edilemeyecek şeyler din adına söylenebilmektedir. Çünkü din, varsa yoksa şerî delile dayalı olmalıdır, şerî delil de sonuçta nakle dayalıdır. Bu delilleri değerlendirirken olsun aklın devrede olması bile zait görüldüğünde işte böylesi sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
Ulemanın kahir ekseriyetini böyle bir hükme götüren saik nedir: Naslardır. Çünkü Yüce Allah içki, kumar vb. hakkında rics yani pislik demiştir. Öyle ise içki aynen idrar gibi pisliktir. İçiminin haram olmasını anladık, ama bunlar mademki pisliktir öyle ise içine karıştığı az miktardaki sıvıyı da aynen içine idrar dökülmüş gibi pis hale getirir demektedirler.
“İnnemâ’l-müşrikûne neces = müşrikler pisliktirler” ifadesinden hareketle  Müslümanın dirisi de temizdir ölüsü de, ancak müşriklerin/ kâfirlerin dirisi de pistir, ölüsü de diyebilmektedirler. 
Domuza necisi’l-ayn demelerinin mantığı da aynıdır.
Bu bakış açısında, gerçeklik hükmü ile değer hükmü arasını tefrik etme çabası gözükmemektedir.
Necisü’l-ayn demek özü itibariyle necasetin kendisi demektir ve onu temizlemenin imkanı yoktur: Bir tezek parçası alıp da dere kenarına oturup onu yıkamak suretiyle temizlemeye çalıştığımızı farz edelim, temizlenmesi şöyle dursun yıkadıkça .oku çıkar. Gerçeklikte necaset-i ayn denilen şey işte böyle bir şeydir. Yaş deri temiz olmasa bile tabaklanınca temizlenebiliyorsa demek ki deri özü itibariyle necis değildir. Keza köpeğin yaladığı bir kabı yıkamak suretiyle temizlemek mümkün ise demek ki burada söz konusu olan özü itibariyle necislik değil belki müteneccis olma durumu yani pisliğe bulaşma halidir, eğer o pisliği izale etmek mümkün ise demek ki pislik özde değildir.
“Eftara el-hâcımu ve’l-mahcûm!” = “Hacamat eden de edilen de orucu bozdular!” şeklindeki hadis, gerçeklik hükmünde alındığı zaman hacamat etmenin ve olmanın orucu bozacağı sonucunu çıkarmak gerekecektir. Yok gıybet etmelerine sebep söylendiği bilinir ve “an itibariyle hacamat eden ve olanın yaptıkları gıybet yüzünden oruçları gitti, sevap namına bir şeyleri kalmadı!” anlamında almamız halinde ise gıybete bir değer yüklemeden bahsetmiş oluruz.
Müşriklerin necis olması onlara yüklenen değer itibariyledir, inançlarının ne kadar çirkin olduğunu ifade için böyle bir yola başvurulmuş olması söz konusudur. Öyle olduğu için gerçeklik hükmü itibariyle bir kâfirin bedeni ile bir Müslümanın bedeni arasında herhangi bir fark yoktur, her ikisi de Allah’ın bizzat kudret eliyle yaratılmışlardır. Ona sebep kan nakli, organ nakli gibi konularda “Efendim, kâfir necis olduğuna göre kanı da necistir, o yüzden kâfirden Müslümana kan nakli caiz değildir” gibi bir bakış asla doğru olmaz. Nitekim klasik kitaplarımızda da kâfirin artığının (ağzını batırdığı sıvının) temiz olduğu ifade edilir. Onun yüklenen değer itibariyle inançları bakımından pislik olması gerçeklik hükmü olarak ağzının da pis olmasını gerektirmez.
Örneğimize dönersek, içkinin pislik olarak nitelenmesi ona yüklenen değer itibariyledir, nefret uyandırmak suretiyle insanların uzaklaşmasını temine yönelik bir amaç taşımaktadır. Hal böyle olunca içkinin bırakın içkiyi bir kimyasal madde olarak saf ispirtonun, alkolün necisliği neden söz konusu olsun. Özünün temiz ya da necis olması bakımından metil alkolü etil alkolden ayıran özellik nedir ki birini temiz öbürünü necis kılsın?!
Buna göre mesela domuz derisi de olsa tabaklanınca temiz olur. Ancak bu deriden mamul giyeceklerin giyilmesi yüklenen değer itibariyle insanlarda hala tiksinti doğurabilir ve buna sebep insanlar onu giymeyebilirler. Bu yıkanan ve ter temiz hale gelen lazımlıkta kimsenin çorba içmemesi gibi bir şeydir, yoksa nefret lazımlığın temiz olmadığı ile ilgili değildir.
İşte böyle.
Derinlik iyi ama, onun şartı da ufku kaybetmemektir.
Klasik ilimlerde derinleşmenin böyle bir riski vardır. Derinlik ve ufkun birlikte dengelenmesi gereği vardır. Ufuk için de farklı pencerelerden bakabilmek gerekir. Bu anlamda bize sosyal bilimlerin açabileceği yeni pencereler söz konusu olabilir. O yüzden de çağımızda İslam İlimlerini tahsil edenlerin işi biraz daha zordur. Çok şey bilmeleri ve görmeleri gerekmektedir.
Dua ile!
14.04.2015
GARİBCE

2 yorum:

  1. Kur’an’da ritüeli karşılayacak kavramın “nüsuk/menâsik” olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla “İslâm’ın ritüelleri” aslında “İslâm’ın nüsukları” demek oluyor.

    YanıtlaSil
  2. Bilginin berraklaştırdığı bir aklın ürünü olarak ortaya çıkmış olan bu makalenize çağdaş toplumun çok ihtiyacı var...

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...