21 Kasım 2017 Salı

Açıl susam açıl ve açıldı kapı! Hoş geldin Huriye Martı!


 Dün derste çaktırmadan bir anket yaptım.
Malum sınıflarımızın kız erkek oranı kızların lehine üçte ikiye düştü. Son yıllarda erkeklerin sayısı artmaya başladı da bu hale geldi. Yoksa bir ara kızların oranı yüzde seksenleri aşmıştı.
Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına ilk kez bir Hanım atanmıştı. Sınıfın tepkisi neydi. Nabız tuttum.
Altmış kişilik sınıftan iki erkek belli ki olumsuz bakıyordu. Kızların çoğu ise bu durumu olumlu buluyordu.
Ama bir üçüncü şık daha vardı: Hele bir bakalım, kararı ona göre verelim gibisinden. Öyle ya nice erkek gelmişti o makama, ama hepsi doldurmuş muydu bilinmez. Şimdi de bir kadın gelmiş, dolduracak mıydı, o da bilinmez. İcraatına, yapıp ettiklerine bakmak lazım idi.
Sonra bu şıkkı seslendirdiğimde sınıfın kahir ekseriyeti bu şıkka kaymıştı.
Korkunun ecele faydası yok. Sırf kadın olduğu için kıyameti bekleyenler de alışacaklar.
Garibce nazarımda bu sonuç bekleniyordu ve hatta geç bile kalmıştı.
Epey oldu Balıkesir’de katıldığım bir Kutlu Doğum etkinliğinde –ki bu hayırlı bir işti ve topluma da mal olmuştu, birilerinin kaprisine kurban edilmemeli idi- ben de tebliğci idim. Salona baktığımda birinci sıranın şimdiki benim yaşımda çoğu saçı sakalı ağarmış kimselerden olduğunu, ikinci sıranın yarısının gene erkeklere ait gibi durduğunu ama geri kalan salonun tamamen kadınlarla dolu olduğunu görmüştüm ve bir şekilde de bunu ifade etmiştim. İmdi bir iki on sene içinde –ki onun biri geçti- bu ön sırayı dolduran yaşı geçmişlerin işi de bitecek, onların yerini ikinci sıradakiler dolduracak ve bu manzaraya göre yarı yarıya olacaklar ve geri kalan alanın ise mutlak hakimi kadınlar olacak.
Özellikle ilahiyat fakültelerinde de durum benzer vaziyette.
Hal böyle iken an itibariyle makamların hala büyük oranda erkeklerin elinde oluşu bunun hep böyle gideceği anlamına gelmiyor. Hani otobanda belli bir hızla giden modeli eski arabalar olur da gazı kessen bile belli bir süre gider ya öyle… Bu erkeklerin bir kere arkadan dolu dizgin gelen hanımlardan haberleri yok. Dikiz aynasında gördüklerinde gaza bassalar bile artık kader oyununu çoktan oynamış ve arkadan gelenler kendilerini fersah fersah geçmiş olacaklar.
Ondan sonra kendilerini geçenleri yakalamak için gaza yüklenseler bile o köhnemiş mekanizmalarıyla asla da erişemeyeceklerdir.
Alışın! Alışın!
Temel arabanın arkasına yazmış: “Beni asla geçemeyeceksin!”
Arkadan gelen bakmış “Allah Allah!” demiş “niye geçemeyecekmişim.” Basmış gazı tabi geçmiş. Sonra müstehzi bir tarzla da dönmüş bakmış. Temel arabanın önüne de bir yazı asmış: “Geçtin de ne oldu?!”
Asırlarca kavvamlık edebiyatı yaptık. Ayetin La takrabu’s-salât (Namaza yanaşmayın) kısmını okuyup da “Sarhoş iken” kısmını işine gelmediği için paranteze alan Bektaşi’nin yaptığı gibi biz de Kavvamlığın bedeli ile ilgili kısmı okumadık ve kavvamlığın sadece erkeklikle ilgili olduğunu sandık. Erkekliğin tek başına bir erdem olduğu ve bizi erdemli yapmaya yeterli olduğu algımız genetiğimizde o kadar yer etmişti ki onu bihakkın hak etmek için yapmamız gereken bedeli ödemeye hiç yanaşmadık, esasen böyle bir çabanın altına girmeyi de hiç haz etmedik.
Kadınlar, bizim onlardan beklentimizi dikkate aldılar, süslendiler, süslü oldular, evlerimizde oturdular, orada bizi beklediler ve bu bizim beklentimizdi çok da hoşumuza gitmişti. Ama onlar bu kez bizim beklentimiz doğrultusunda değil, erkeklerde gayrı göremez oldukları meziyetlerin peşine düştüler ve onları birer birer erkeklerin ellerinden aldılar. Hiç hazırlıklı değildik, ne ve nasıl cevap verebileceğimizi bilemedik. Şaşırdık. Ayet okuduk; siz bu gidişle kavvamlığa soyunuyorsunuz, çizgiyi aşıyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde diye ayetler okuyarak onları kavvamlığın gereği diye sayıkladığımız darb ile uslandırmaya çalıştık. Ama hepsi boşuna idi. Cin bir kere şişeden çıkmıştı.
Evet alışın! Zira ki başka çareniz yok.
Artık yüzyıllarca uyuduğunuz uykudan uyanmanın zamanı.
Uyanın. Uyanın!
Ha uyanmanız da yetmez. Bilincinizi de zamana ayarlayın. Ashab-ı Kehf’in durumuna düşmeyin. Hani onlar üç asır sonra uyanmışlardı ya. Ama bilinçleri üç yüz yıl öncesine aitti. Ellerindeki paranın hala geçer akça olduğu düşüncesiyle karınlarını doyurmak için alış verişe kalkışmışlardı. Ama geçen asırlar onların geçer akçalarını geçmez kılmıştı ne hazin ki onların bundan haberi yoktu. Bu durumda yapacakları  iki şey vardı: Ya bilinçlerini de yenileyecek ve saatlerini içinde bulundukları zamana göre ayarlayacaklardı. Ya da eski uykularına kaldıkları yerden devam edeceklerdi.
Birincisi zordu. Zira arada üç yüz yıllık kapatılması gereken bir mesafe vardı. O yüzden onlar kolay olanı tercih ettiler.
Ey erkekler vaziyet bu: Hal böyle iken tamam mı devam mı? İyi düşünün!
En iyisi mi “Tamam!” deyin de kurtulun.
Yok “Devam!” diyecekseniz bilin ki işiniz gerçekten zor.
Hem de ne zor!
Ha bu arada ev kocalığı gibi –bu isim belki biraz kaba- hanımlarımızın bize biçecekleri yeni elbiselere de yavaş yavaş alışmaya çalışalım.
Garibce öyle diyo!
Not: Başkan Yardımcımızı tebrik ediyor başarılar diliyorum.
Dua ile!
21.11.2017


Bu resimde de yazının bağlamına uygun bir mesaj var gibi gibi.😉

1 yorum:

  1. Tuba Karanfil: Korkarım ki bir kadın olduğu için her icraatına her hareketine bir erkeğe kıyasla daha çok dikkat edilecek daha fazla eleştirilecek. İçimizden geçenleri söylemişsiniz. Kaleminize sağlık hocam.

    Ahmet Özel: Mehmet hocam yıktın haneyi eyledin viran (zaten virandı diyeceksin). Sahibine varıp haber versem de bir faydası olmayacak gibi..!

    Rabia Çadırcı:Hocam yüreğinize sağlık.

    Halime Ceylan: Hocam çok güzel bir paylaşım yine her zamanki gibi
    Çok güzel tespitler, kaleminize, yüreğinize sağlık

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...