13 Nisan 2014 Pazar

İlkelerin ölçütlüğü: İlla ki istikamet!



Hepimizin kendimize göre gözünde büyüttüğü kimseler vardır.
Çocuktuk, babalarımız gözümüzde büyüktü. Bize doğruları onlar öğretirdi ve onlar asla yanlış yapmazlardı.
Sonra okula gittik ve öğretmenlerimiz oldu. Doğruları bize onlar öğretirlerdi ve onlar asla yanlış yapmazlardı.
Bu arada belki tarikatlarımız oldu ve şeyhlerimiz asla yanlış yapmazlardı. Dahası onlar her şeyi bilirlerdi. Kalplerimizi röntgen gibi okurlardı.
Sonra büyüdük, hayatın bir ucundan tutunmaya çalıştık. Gerçekler bize yüzünü göstermeye başladı.
Biz de baba olduk.
Ve öğretmen.
Ve belki de şeyh falan.
Ya da parti başkanı gibi önemli mevkilerimiz oldu.
Yaşadığımız her tecrübe gerçekliğin yüzünden bir perde açtı ve daha önce görmediğimiz şeyleri gördük. Yüzlerin gerçek yüzler değil çoğu kez maskelerle gizlenen sahte görüntüler olduğunu sezmeye, ardından bilmeye başladık.
Dedim ya biz de baba olduk.
Ve de öğretmen ya da ne bileyim bir şeyler işte.
“İnsan” diyor Allah, “ne kadar mazeret serdetse de kendisinin ne kırat bir değerde olduğunu çok iyi bilir”.
Sonunda bizi en iyi bilen kendimiz olduk. Bizden hareketle de babaları, öğretmenleri, ne bileyim işte bir şeyler olanları daha yakından tanımaya başladık.
Bütün bunlardan sonra gördük ki insan hiçbir kimseye mutlak anlamda güvenmemeli.
Çünkü hiçbir kimse mutlak anlamda güvence altında değil ki.
Peygamber değiliz ki özel koruma altında olalım.
Kerametlere gelince onların da kendimizden menkul olduğunu en iyi bilenler gene bizleriz.
Yusuf değiliz ki sıkıştığımız anda Rabbimizin burhanı yetişivere.
Sınanmadığımız hiçbir günahın masumu değiliz. Ehl-i feys öyle diyor.
Hal böyle iken gel de bu insanlara güven.
Neymiş efendim Babaymış.
Neymiş efenim öğretmenmiş.
Neymiş efendim: Şeyhmiş.
Tarikat önderiymiş.
Parti lideriymiş.
Bunların hiçbiri tek başına mutlak gerçekliğin ölçütü değil, hiç olmadı da.
O zaman geriye yegane mutlak değer olarak ilkelerimiz kalıyor.
İstikamet üzere olmak.
Her şeyi kendisine vurabileceğimiz mutlak değerler.
Tercihlerimizi belirlemede kıstas olarak alacağımız şaşmaz ölçütler.
İyi baba, iyi öğretmen, iyi şeyh, iyi lider olmamız işte bu esaslar muvacehesinde ancak değer kazanacak ve belirlenmiş olacak.
Bana bunun dışında kimse mutlak gerçekliğin şuna ya da buna sebep kendilerinde tecelli etmiş olduğunu söylemesin.
Biz uçan, kaçan ermişler istemiyoruz, biz ayakları sağlam yere basan, istikamet sahibi sade insanlar istiyoruz.
Kerameti imanında ve salih amelinde olan, değeri yapıp ettikleriyle ölçülüp biçilen.
Sade insanlara örnek olabilecek kadar da sade ve sıradan insanlar istiyoruz.
Öyle ki yemek yemeli, susayıp su içmeli ve hatta defi hacet ihtiyacı bile duyup tuvalete dahi gitmeli.
Ama buna mukabil çalışmalı, alnından ter akmalı, elleri nasır tutmalı, kendi işini olabildiğince kendi görmeli, aklını kullanmalı, fikretmeli, zikretmeli, şükretmeli…
Bu kadarı yetmez mi!
Ohoo çok bile.
Allah evliyayı tarif ederken onları  iki özellikle anıyor: “Agah olun ki Allahın evliya kulları var ya onlar için ne korku vardır ve onlar ne de mahzun olacaklardır. Onlar inanan ve ehl-i takva sahibi olanlardır”. 
Takva, müminin bağışıklık sistemi gibi bir şeydir. Bağışıklık sistemi için nasıl ki düzenli beslenme, düzenli dinlenme, düzenli hareketlilik, temiz hava, bol gıda vb. gerekiyorsa, müminin bağışıklık sistemi olan takva için de sahih bir inanç, salih amel gerekiyor. Salih amel de iyilikleri yapmak ve kötülüklerden uzak durmak şeklinde iki yönlü bir davranış biçimini gerekli kılıyor. Hem cemal tutkusu ve hem de celal korkusu ikisinin bir anda ve birlikte  yan yana bulundurulması ve sürdürülmesi gerekiyor. İşte o zaman takvamız bisi korur. Aynen mikroplar içinde olmamıza rağmen bağışıklık sisteminin bizi koruduğu gibi. Eğer bağışıklık sistemimiz yok ya da çok zayıf ise o zaman bizi kuvöze koysalar bile işimiz zor vesselam.
Bütün hekimler başımıza toplansa bile bize dışarıdan bir şey yapamazlar.
Aynen manevî hayatımız da öyle. Kendi çabamız sonucu elde edeceğimiz imanımız ve salih amelimiz yoksa, bunların zaman içinde bize kazandıracağı takvamız bulunmuyorsa, hele hele zamanımızdaki gibi günahların çok yaygın olduğu böylesi ortamlarda babalarımıza, öğretmenlerimize, şeyhlerimize ve liderlerimize güvenle kurtuluşu umut ediyorsak, ziyandayız demektir.
Kimse sizden istemiyor keramet: İlle de istikamet. İlle de istikamet.
Dua ile.
13.04.2014

GARİBCE

11 Nisan 2014 Cuma

Eşyaya ve Adem’e saygı!



Yolda giderken bir nesne gördün, bir taş parçası idi. Aldın onu attın, yoldan ırak ettin. Bu bir saygı biçimidir. Ama insanlığa.
Ama bilmiyorsun attığın yerde birisinin başını mı yardı, yok bir taze fidanın tepesine mi düştü, yeni başını çıkarmaya çalışan bir fideyi mi ezdi.
Ama o taşı tam ebadına uygun, bir yoksulun yapılan yuvasının bir gediğini kapatmak üzere bir oyuğa koydun, tam yerini buldu. İmdi bu hem insanlığa hem de o taşa saygı oldu.
Yolda giderken bir ekmek parçası gördün. Aldın öpüp başına koydun sonra da onu götürüp yüksekçe bir yere koydun, çiğnemesinler diye.
Ekmeğe saygı bu.
Ekmek burada elbette ki bir sembol. Yoksa bütün nimetlerin ekmekten farkı ne ki.
Ama sen o lokmayı tuttun ve bir yoksulun aç karnına koydun. Ekmek sevindi, mide devindi. Karın doydu, yüz güldü, göze fer geldi ışıdı.
İşte ekmeğe asıl saygı bu değil mi?
Eşyada asıl olan ibahadır.
Ademiyette böyle mi?
Ademiyette asıl olan hürmettir, saygıdır.
Ademe hürmet edeceksin. Onun canına, ırzına ve namusuna, şan ve şerefine el, dil uzatmayacaksın, saygılı olacaksın.
Dirisine olduğu gibi ölüsüne de saygı göstereceksin.
İnsan ölünce artık geride kalan ceset de saygıyı hak ediyor.
Bu saygının gereği olarak şefkatle onu yıkayıp, kefenleyip, mezarına definle Allah’a tevdi etmek gerekiyor. Bu ona gösterilen bir saygı oluyor.
Ama onun vaktiyle gören gözünün söz gelimi korneasını alıp da görmeyen birinin gözüne koyup onun görmez gözünü görür kılmak, gülmez yüzünü ışıl ışıl etmek nedir peki.
İşte o göze asıl saygı böyle olmalı.
Diğer organlar da öyle.
Her ne ki insana aittir ona saygı göstermek gerekir.
Ama saygının da dereceleri vardır.
Hikmetli olmak, nerede nasıl davranılacağını bilmek demektir.
Her bir şeyi yerli yerince yapmak demektir.
Sözü yerinde söylemek, taşı gediğine koymak demektir.
Ve hikmet Allah vergisidir.
Ne yazık ki O vermeyince, biz istedik diye olmuyor.
Koskoca nice adamlar vardır, din adına, insanlık adına konuşur ahkam keserler.
Keşke biraz da hikmetle hemhal olsalar.
Hayırlı cumalarımız olsun.
Dua ile.
11.04.2014
GARİBCE

16 Mart 2014 Pazar

Mezheb ve telfik


Telfikle ilgili dünkü yazımız bazı şeyleri biliyor olmamızı var sayma esası üzerine oturtulmuştu. Belli ki bazı kavramların açıklanması gerekiyor. Bunların başında da mezheb geliyor.
Mezheb, dini yaşamada tutulan yol demektir.
Hz. Peygamber zamanında mezhep diye bir şey yoktur. Öyle ise bunlar bidattır demek de doğru değildir. Hz. Peygamber zamanında pek çok şey yok idi, zamanla duyulan ihtiyaca mebni pek çok uygulama ve kurumlar ortaya çıktı. Şimdi bunlar bidat demek, İslam’ın doğduğu hal üzere kalması, hiç gelişmemesi, bebeklik halinde varlığını sürdürmesi demek  gibi bir şeydir.
Elbette ki Hz. Peygamber’in insanlık dünyasına bir nüve halinde ektiği ve kendi zamanında da filizlendirip yeni yeni meyve verir hale getirdiği İslamiyet ağacı, asırlar içinde üç kıtayı ve zamanla da bütün dünyayı tutmuş; inanç, ibadet ve gündelik yaşantı (muâmelat) ve de ahlak olmak üzere üç boyutlu devasa görkemli bir ağaç (şecere-i tayyibe) halini almıştır.
Bu ağacın bütün insanlık ufkunu tutabilmesi için Hz. Peygamber’den sonra gerek siyaset tasarrufundaki halefleri hulefayı râşidîn, gerekse tebliğ ve fetva tasarrufunda ulema ve gerekse tezkiye tasarrufunda davetçiler (eğitimciler) elbette büyük katkılarda bulunmuşlardır. İslamiyetin bu görkemli haliyle kıyamete kadar varlığının garantisi de işte bu katkıların kesintisiz olarak sürdürülebilmesidir. Bu katkılar olmadıkça İslam’ın bekasından söz etmek mümkün değildir.
İmdi hulefanın katkısı ümmeti siyaset etme şeklinde olmuştur. Özellikle Râşid Halifeler gerçek anlamda ülülemr olarak niteleyebileceğimiz kimselerdir. Bunlar siyaset erkini ellerinde bulundurdukları gibi aynı zamanda her biri bir müctehid olmaları hasebiyle ilim temsilcileridir de. İleriki zamanlarda  ulema ve ümera diye ikiye ayrılacak olan ülülemr bunların şahsında henüz tek bir sınıf gibidir. Bunlar hem hukuku yapan, hem uygulayan hem de ümmet tarafından kendilerine uyulan kurucu önderlerdir.
Hz. Peygamber’in sahabesi fetihlerle birlikte çeşitli şehirlere dağılmışlardı. Bunlar içinde ilimde seçkin olanlar gittikleri yerde birer otorite olarak insanların dini ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.
İslam devleti kurulma aşamasında olduğu için henüz kurumlar oluşmamıştı. Bir anlamda kervan yolda düzülür hesabı kurumlar ihtiyaca mebni yeni yeni ortaya çıkıyordu. Özellikle Râşid Halifelerden sonra yöneticiler hukuk yapma yoluna gitmemişler bunu tayin ettikleri şeriat kadılarına havale etmişlerdi. Bir de halkın fetva işleri için kendilerinin  başvurdukları temayüz etmiş âlimler vardı.
Kadılar hukuku, fetva veren âlimler ise diyaneti temsil ediyorlardı. Başka bir ifade ile kadılar Hz. Peygamber’in yargı tasarruflarında halefleri idi, âlimler de fetva tasarrufunda onun naibleri olmaktaydı. Bazı hallerde bu görevler aynı şahıslarda birleşebilirdi.  Yani bir kimse hem yöneticilerin tayin ettiği kadı olabilir hem de o yörenin en saygıdeğer âlimi olarak diyanette kendisine başvurulan fetva mercii olabilirdi. Örnek yaşantısıyla da aynı zamanda Hz. Peygamber’in tezkiye tasarrufunda da halef olmuş olurlardı. Zaten “âlim” denilince günümüzde  kullanılan “bilgin” kelimesinin aksine ilmi ile aynı zamanda âmil de olan kimseler kastedilirdi. Dolayısıyla diyanette merci olan âlimler, hem ilim sahipleri hem de toplum tarafından diyanet alanında kendilerine örnek alınan kimselerdi.
Diyanet iltizama bağlı bir şeydir, yargıda ise ilzam esastır. Yani bir dinî konu hakkında kişinin nasıl davranacağını belirlemek üzere bir âlime başvurup ondan fetva alması ve onun gereği doğrultusunda hareket etmesi tamamen kendi tercihinin bir sonucudur. Oysa kadının mahkeme kararı bağlayıcıdır.
Kadı hukuku, müftî diyaneti temsil eder.
Kadı, kendisini tayin eden makamın belirlediği şartlara uymak ve sınırladığı yetkiyi aşmamak durumundadır. Oysa müftî Allah adına şerî hükmün ne olduğunu belirlemek ve bildirmek durumundadır.
Kadı hüccete (belgeye) dayanır ve hukuk olarak belirlenen şeye göre hüküm verir, müftî ise kişinin beyanını esas alır ve şerî deliller müvacehesinde hüküm verir.
Müftî, sadece şerî delillere bakar ve  tearuzu halinde kendisince hangisi daha güçlü ise onun gereği doğrultusunda hüküm verir. Keyfî davranamaz.
İlk zamanlar işler bu minval üzere yürüyordu. Yani ümmete siyaset etmek Halifelerin elindeydi, yargı onların tayin ettiği şerî kadılar marifetiyle yürüyordu. Diyanet işleri de müftîler marifetiyle götürülüyordu.
Diyanet işlerinin fetva yoluyla kotarılması,  aynen tababet alanında hasta olan kişinin kendi muhitinde mesleğine güvendiği doktora gidip de tedavi olması gibi idi. İlle falan doktora gideceksin gibi bir ilzam ve icbar yoktu. Güven esastı.
Zamanla yöresel olarak kadı ve müftilerin öncekilerden devraldıkları ve ayrıca kendi ictihadları marifetiyle oluşturulan şerî dinî hükümler giderek yaygın biçimde bilinmeye başladı. Din âlimleri ve kadılar bir olayla karşılaştıkları zaman onun hükmünü kendileri oluşturmak yerine tevarüs edegeldikleri yerleşik kurallar doğrultusunda vermeye başladılar. Özellikle yargı alanında bu usulün belirginleşmesi giderek artan biçimde yargı güvenliğini de beraberinde getirmekteydi. İş öyle bir noktaya vardı ki artık görevlendirilen kadılar yöneticilerin zımnî iradeleriyle önceden oluşturulmuş olan hükümler doğrultusunda yargı faaliyetlerini yürütmeleri gerekli hal aldı. Belli başlı şehir merkezlerinde oluşan bu durum giderek de daha geniş alanlarda kabul gördü ve artık müftîler de benzer tavır geliştirdiler. İlk zamanların oluşum süreci olması ve zamanla giderek belli başlı problemlerin çözülmüş bir hal alması ve bu çözümlerin de nesiller boyu tevarüs edilegelen bir gelenek halini alması, sonunda bugün bizim adına mezhep dediğimiz olguların ortaya çıkmasını intaç etti.
Söz gelimi Kufe’de Hz. Ömer’in de fıkhını ve uygulamalarını beraberinde getiren İbn Mesûd’un hem öğretmen (müftî) hem kadı olarak Kufe’de bulunması ve Hz. Ali de başta olmak üzere orada pek çok sahabinin yaşamış olması, bunların ellerinde yetişen tabiin nesli, onların arkasından gelen tebe-i tâbiîn nesli ve bu zaman içinde ortaya çıkan yeni yeni problemlerin bir şekilde çözüme bağlanmış olması ve bunların kabul görerek nesilden nesle aktarılması ve  böylece büyük sayılabilecek bir fıkıh mirasının oluşması bu mirasın onu tevarüs eden Ebu Hanife’nin elinde (başka havzalarda başka isimler ile)  giderek sistemleşmeye başlaması ve  onun talebelerinin eliyle de bir iki asır süren süreç içinde iyice bilinen, yaygın ve yerleşik şerî hükümler/ hukuk kuralları halini alması, bunların usullerinin belirlenmesi mezhep dediğimiz olgunun İslam Medeniyet havzasında yerini alması ve asırlar boyu hem diyanet işleri hem de hukuk olarak yargı işlerinin kotarılması sonucunu doğurmuştur.
Şu hale göre mezhep dediğimiz zaman akla iki şey gelmelidir: Birincisi farklı  gelenekler şeklinde şerî hükümlerin tespit edilmiş olması ve insanların ihtiyaçlarının bu geleneği iyi bilen müftîler marifetiyle karşılanması. Bu diyanî boyutu teşkil eder.
İkincisi de bu şerî hükümlerin mahkemelerde yargı faaliyetlerinin sürdürülmesinde hukuk mevzuatı olarak işlev sürdürmesi. Bu da kazaî yönü oluşturur. Kazaî yönde ülülemrin emrinin iktiranı söz konusudur. Yani bir süreç halinde oluşmuş olan şerî hükümlerin mahkemelerde nizaların hall ü faslında hukuk mevzuatı gibi kullanılmasına dair yöneticilerin iradelerinin mevzubahis olması.  Bu irade ile birlikte mezhepler, İslam Devletlerinin hukuk sistemleri halini almışlardır. İslam dünyasının büyüklüğü ve genişliği, coğrafî ve kültürel farklılıklar vb. dikkate alındığında mezhep olgusunun tekçi değil de çoğulcu bir yapı şeklinde ortaya çıkması tabii görülmelidir. Bununla birlikte kamu yönetimi ile ilgili olduğunda genelde aynı mezhebin (Hanefî) etkin olduğu da görülmektedir.
Bu yapının oluşması ve tamamlanması üç asır sürmüştür. Sistem başlangıç aşamasında naslardan yani şerî delillerden hareketle oluşturulmuş olmasına rağmen tamamlandıktan sonra artık referans sistemin kendisi olmuştur. Bu noktadan sonra yeni sorunlar çözülürken sistem dahilinde ve sistemin enstrümanları vasıtasıyla aşılmaya çalışılmıştır. Söz gelimi yeni bir  olayla (vâkıât ve nevâzil) karşılaşılmışsa, artık bu konuda Allah ve Peygamberinin ne buyurduğuna değil (ictihad), mezhebin kuralları ve imamlarının yöntemleri doğrultusunda ne denilebileceği (tahrîc) esası benimsenir olmuştur. Hukuk güvenliği ve istikrar açısından da buna gerek duyulmuş ve içtihad kapısının kapandığına hükmedilmiştir. Bu bir anlamda ihtiyaç kalmadığı için kendiliğinden kapanmış olmak anlamına gelmektedir. İşte böyle bir zamanda Hanefî mezhebinin önemli imamlarından Kerhî’nin (ö. 340) sözü[1] önem arz etmektedir ve o söz bugün bir çokları için yadırgatıcı olabilir ama  kendi dönemi için yerinde söylenmiş gözükmektedir. Bu şu anlama geliyor: Hukuk sistemi oluşturulmuş ve istikrar sağlanmıştır. Bundan böyle bu istikrarı sürdürmek gerekir. Bu da ancak sistemi bir bütün olarak kabul etmek ve yürürlükte tutmakla mümkün olur. Bu itibarla böyle bir zamanda birilerinin çıkıp “ama efendim bu konuda hadis var, haber var…” demesi ve yerleşik sisteme itirazda bulunması çok kabul edilebilir değildir. Sizin sözünü ettiğiniz haber vaktiyle bizim imamlarımız tarafından görülmüş, değerlendirilmiş ve bütünlük içinde her şey yerli yerine konulmuştur. Bu itibarla eğer sözünü ettiğiniz şey, onların vardığı sonuçlara uymuyorsa, mümkünse tevil edilmeli değilse neshe hamledilmelidir.
Hukukun bu istikrarı, asırlar boyu süren durağan süreçte İslam dünyasına barış ve huzur getirmiş, duyulan ihtiyaçları bihakkın karşılamıştır. Ortaya çıkan küçük çaplı bazı sorunlar da mezhep içinde kalınarak tahric yoluyla ve bazen de hiyel vb. gibi yolarla aşılabilmiştir.
Sıkıntı köklü değişimin yaşandığı dönem ile başlamıştır. Batıda 18. Yüzyıla kadar giden ama bizde ancak geçen çağımızın ortalarında hissedilmeye başlayan değişim olgusu fıkıhta da etkin olmuş ve mezhep olgusunu sarsmaya başlamıştır.
İlk sarsıntı kanunlaştırma hareketleriyle başlamıştır. Bu alanda en parlak  çalışma olan Mecelle kimilerine göre fıkhımızın bir kırılma noktasıdır, kimilerine göre de önemli bir açılımdır.
Mecelle tamamen Hanefî mezhebi içinde kalınarak sadece bir iki meselede mezhep içi hiyerarşi esnetilerek çıkarılmış bir kanun mecmuasıdır. Başında bizzat Padişah Abdulaziz’in el yazısıyla yazmış olduğu “Mucebince amel olunsun!” emru fermanı ile resmen kanunumuz olmuştur. Akabinde Mecelle Tadil Komisyonlarının çalışmaları olmuş ancak alınan kararlar Padişahın iradesine iktiran edemediği için yasalaşmamıştır.  1917 yılında Hukuk-ı Aile Kararnamesi yürürlüğe konulmuştur. Bu kararname, bir devrim mesabesindedir. Çünkü ilk kez resmi olarak  dört mezhebin de dışına çıkılarak İbn Şübrüme, Ebu Bekir el-Asam gibi  müctehidlerin görüşlerinden de istifade yoluna gidilmiştir. Ancak bu kararname bir buçuk yıl ancak yürürlükte kalabilmiş ve hem içeriden hem de dışarıdan gelen baskılar sonucu yürürlükten kaldırılmıştır. 1923 ve 1924 tarihli iki Aile Hukuku kanun tasarısı da meclise kadar gelmiştir. Bunlar hem Adliye hem  de şeriye encümenlerinden geçmiş tasarılardır. Yani hem kanun tekniği bakımından hem de şer-i şerîfe uygunluk bakımından komisyonlardan geçmiş ve mecliste tasarı halinde bekletilmiştir. Bu tasarılarda Avrupa hukukundan yararlanma gibi adımların atılması da söz konusu olmuştur. Bu sırada Lozan’da da müzakereler sürdürülmektedir. Sonunda bilindiği üzere 1926 yılında Mecelle yürürlükten kaldırılmış, Şeriyye ve Evkaf Vekaleti lağvedilmiş yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü kurulmuştur.
Bu tarih, asırlar boyu bizim hukuk mevzuatı ihtiyacımızı karşılamakta olan mezhebin de hukuk boyutunun ilgası demektir. Bu işi yapanlar, meseleyi iyi bildiklerinden yeni kurulan başkanlığın adını “Diyanet İşleri” diye tespit etmişlerdir.
Bu şu demektir: Şimdiye kadar fıkhımız, mezhepler marifetiyle hem diyanetimizi hem de hukukumuzu temsil ediyordu. Artık hukuk boyutu ilga edilmişti ve geriye sadece diyanî yön kalmıştı.
Diyanet, inançlar, ibadetler ve ahlakiyattan ibaretti. Diyanet işleri reisliğinin vazifesi de bunlarla sınırlı olarak belirlenmişti. Hukuk (yargı) boyutu ise, artık yeni bir mecrada  yeni bir kanun ile işleyecekti.
İmdi günümüze geldiğimiz zaman mezheb artık tamamen iltizama dayalı bir hal almıştır.
Mezhebin kurumsallığı artık yoktur. İnsanlar sanki ilk başta olduğu gibi artık diyanî meselelerini diyanet işleri başkanlığına ve onun görevlendirmiş olduğu müftîlere, ya da güvendikleri bir âlime soracaklar, onlar ne fetva verirlerse insanlar da onun gereğini yerine getirecek ve böylece  diyanetlerini yaşamış olacaklardır.
Hukuk alanında ise mezhebin işlevi artık sona ermiştir. Sadece 1926 öncesini ilgilendiren miras vb. gibi davalar varsa, o zaman devreye sokulmuştur.
Hal böyle olunca bugün için dinî bir sorunu olan kimsenin diyanî olarak yapması gereken şey, meselesini güvendiği bir müftîye ya da âlime/ fakihe sormasıdır.
Fakihin/ müftînin görevi de ta en başta olduğu gibi Allah adına hüküm vereceği için şerî delillere başvurmaktır. Müfînin delil karşısında keyfi davranması asla caiz değildir. Müsteftînin yani soru soran kimsenin içinde bulunduğu durumu çok iyi kavrayıp, onun durumuna en uygun düşecek Allah’ın hükmünü şerî deliller içerisinden  çıkarması müftînin vazifesidir.
Müftî kör taklitle işi götüremez. Yani, herhangi bir meseleye daha önceden verilmiş bir fetvayı olduğu gibi veremez. Bu aynen bir hastaya daha önce bir hastaya yazılmış reçetenin kopyalanıp verilmesi gibi bir şeydir. Hastaların şikayetleri aynı olsa bile, vücut yapıları farklı, sebepler değişik vb. olabilir. Bu itibarla doktorun, hastaya özel reçete yazması gerekir. Aynı şey müftî için de bir gerekliliktir. Bu, daha önceki fetvalardan istifade edemeyeceği anlamına da gelmez.
İşte mezhebin işlevselliğini kaybettiği ve ülülemrin emrinin iktiranı şartını kaybettiği durumlarda artık tamamen iltizama dayalı bir diyanet işleri söz konusu olmaktadır.
Eskiden de söylenen “Âmmînin mezhebi yoktur, müftînin fetvası vardır” sözü günümüz için artık daha bir geçerlidir. Dolayısıyla bir Müslüman dinî sorumluluğunu yerine getirmek için başına gelen herhangi bir dinî meseleyi ehil bildiği bir müftîye/ fakihe/ âlime sormak ve onun vereceği fetva ile de amel etmek durumundadır. Aynen hastanın doktora gidip verdiği reçeteyi uygulaması gibi. Ne var ki fetva işi iltizama dayalı olduğu için kalbi yatmaması halinde bağlayıcı olmadığından başka bir müftîye de sorabilir. Eğer müftîye güveni var ve verdiği fetvanın kendisi açısından din olduğuna inanıyorsa bu halde bir başkasına soramaz. Sorması halinde bu keyfilik olur. Müctehidin deliller karşısındaki tavrı nasıl ise müsteftînin de fetva karşısındaki durumu öyle olacak, her ikisinde de keyfîlik olmayacaktır.
İşte vaziyet böyle böyle iken bir kimse mesela bir müftîye “Vücudun bir yerinden kan çıkması abdesti bozar mı?” diye sorsa, o da bu konuda daha önce verilmiş hükümleri ve onların delillerini incelese ve  ulaştığı sonucu mesela “Bozmaz!” şeklinde ona verse, aynı kişi bir başka sefer  aynı müftîye ya da bir başkasına “Kadına elim değse abdestim bozulur mu?” diye sorsa, o da gene aynı şekilde delilleri değerlendirdikten sonra vardığı sonucu “Hayır bozmaz!” şeklinde o kişiye bildirse o kişi bu fetvalara uyarak dinini yaşasa ve abdestini ona göre alsa ve namazlarını kılsa bu kimse dinî açıdan kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olur. Bu kimsenin yaptığı şey telfiktir ve telfik caiz değildir şeklinde itiraz doğru değildir.
Ama bu kişi müftîye sormadan, delilini bilmeden kendi keyfine göre güya kitaplardan okuyarak onu oradan  bunu buradan almak suretiyle bir terkip yapsa işte bu bir telfik olur ve caiz olmaz. Çünkü din iki şekilde yaşanır: Müctehid olan ictihad ederek, öyle olmayan da müctehide sorarak.
Ziraat alanında profesör de olsa bir kişi diyanet alanında müçtehid değilse o âmmî yani ilmî yeterlilik bakımından normal, sıradan bir insan sayılır ve böylelerinin mutlaka dinî sorunlarını liyakat sahibi bir âlime (müçtehide) sormaları gerekir.
Fetva vermeye liyakati olmayan kişinin dini konularda kendi başına hareket etmesi, hastanın kendi kendini tedaviye kalkışması gibidir.
Her iki davranış da yanlıştır.
Yarım hoca dinden yarım doktor candan edermiş.
İyisi mi siz ne candan olun, ne dinden!
Dua ile!
16.03.2014
GARİBCE




[1] أصول الكرخي - (1 / 8)
-الْأَصْلُ: أَنَّ كُلَّ خَبَرٍ يَجِيْءُ بِخِلَافِ قَوْلِ أَصْحَابِنَا فَإِنَّهُ يُحْمَلُ عَلَى النَّسْخِ أَوْ عَلَى أَنَّهُ مُعَارَضٌ بِمِثْلِهِ ثُمَّ يُصَارُ إِلَى دَلِيْلٍ آخَرَ أَوْ تَرْجِيْحٍ فِيْهِ بِمَا يَحْتَجُّ بِهِ أَصْحَابُنَا مِنْ وُجُوْهِ التَّرْجِيْحِ أَوْ يُحْمَلُ عَلَى التَّوْفِِيْقِ وَإِنَّمَا يُفْعَلُ ذَلِكَ عَلَى حَسْبِ قِيَامِ الدَّلِيْلِ فَإِنْ قَامَتْ دَلَالَةُ النَّسْخِ يُحْمَلُ عَلَيْهِ وَإِنْ قَامَتِ الدَّلَالَةُ عَلَى غَيْرِهِ صِرْنَا إِلَيْهِ.

15 Mart 2014 Cumartesi

Telfik


Bugünlerde üst üste birkaç öğrencim telfiki sordu.
Onlara cevabım şöyle oldu:
Hasta oldunuz, doktora gittiniz, o da sizi muayene etti ve teşhisten sonra bir reçete yazdı. Çıktınız ama kalbiniz yatmadı, yapacağınız iş ikinci bir doktora gitmektir. Diyelim ki gittiniz ve ikinci doktor da sizi muayene etti ve size farklı bir reçete yazdı.
Siz onun yanından da çıktınız ve kendi kendinize bir şey yaptınız: Gittiniz eczaneye ve dediniz ki hele şu ilaçların fiyatlarını karşısına bir yazın. Eczacı da her iki reçetedeki ilaçların fiyatlarını karşısına yazdı. Siz bizzat kendiniz bu ilaçlardan kesenize göre bir seçim yaptınız ve o ilaçları alarak uygulamaya kalktınız. İşte telfik böyle bir şeydir. Nasıl ki tıpta bu caiz değil ise dini konularda da caiz değildir.
Ama bunun yerine şöyle yapmış olsaydınız: İkinci doktordan da çıktıktan sonra üçüncü bir doktora gitseydiniz ve ona reçeteleri göstererek daha önceki doktorların tanısından ve yazdıkları ilaçlardan bahsetseydiniz, üçüncü doktor da sizin durumunuza bakıp ilaçlara göz attıktan sonra iki ayrı reçeteden bir seçim yaparak size şu reçeteden şu ilacı, bundan da bu ilacı almalısın deseydi, bu teflik olmaz üçüncü bir reçete olurdu.
Tababet ve diyanet birbirine benzer. Birinde yarım olan dinden, öbüründe yarım olan candan eder. İmdi hasta olanın yapacağı şey doktora gitmek ve onun verdiği reçeteyi uygulamaktır. Bunu yapmayıp internetten kendi kendini tedaviye kalkışmak yanlış ve hatta cinayettir. Doktorun alternatifi ikinci bir doktordur. İkincinin alternatifi de üfürükçü tükürükçü değil gene üçüncü bir doktordur. Üçüncü doktorun birinci ya da ikinci reçeteyi tercih etme imkanı olduğu gibi kendisinin ilk ikiden tamamen farklı bir üçüncü reçete yazması da mümkündür. Aynı şekilde onun ilk iki reçeteden bir terkip yapması da mümkündür. Bu onun yetkisi dahilinde yapabileceği bir şeydir.
İmdi diyanette de durum aynıdır. Kişinin dinî bir sorunu var ise yapacağı iş, fetvaya ehil bir ilim adamına (fakih, müftî) durumu iletmek ve onun vereceği fetva ile amel etmektir.
Fakih, içitihadı ile amel eder.  İçtihad da bir hükmü yeni belirlemek şeklinde olabileceği gibi eski içtihadlardan deliline bakarak tercih şeklinde de olabilir.
“Âmmînin yani  fakih olmayan kimselerin ise belli bir aidiyetleri (mezheb gibi) yoktur, onların mezhebi müftînin vereceği fetvadır” denilir. Müftînin vereceği fetva özü itibariyle iltizama dayalıdır ve kadının verdiği yargı kararları gibi bağlayıcı değildir. O yüzden bir kimse, aldığı fetvanın kalbine yatmaması halinde başka bir müftîye durumunu sorabilir. O müftînin vereceği fetva ile amel etmesi halinde dini sorumluluğu sona erer. Üçüncü bir müftîye bile götürebilir. Üçüncü müftî öncekileri teyit edebileceği gibi, tamamen farklı bir cevap da verebilir ya da önceki iki fetvayı birleştirip onlardan yeni bir  cevap da çıkarabilir ve bu yasak olan telfik olmaz, yeni bir fetva olur. Burada önemli olan kişinin dinî sorununu kendi başına çözmeye kalkışmaması ve liyakatli olan bir müftîye götürmesi, müftînin alternatifinin de kendi okumuş olduğu kitaplar, takvim yaprağı, internet vb. olmayıp gene başka bir müftî olmasıdır.
Hal böyle iken bir kimse aldığı fetvanın kendisinin içinde bulunduğu durum ile ilgili “Allah’ın hükmü” olduğuna inanması halinde onu bir daha başka birine götürmesi uygun olmaz. Bu durumda tam da “kesesine göre reçete” gibi heva ve hevesine göre fetva arayışı içine girmiş olur ki, bu caiz olmaz.
Diyanet, bir inanç işidir. Hukukta hile (kurtuluş çaresi) olabilir, ama diyanette böyle bir çaba hoş görülemez.
Dua ile!
15.03.2014

GARİBCE

9 Mart 2014 Pazar

Sıkıntısız bir dünya hayatı: Yok öyle bir şey!


Cennette değiliz. Dünya hayatı sıkıntılarla doludur. Dünyayı, imtihan yeri yapan da işte bu özelliğidir.
İmdi bu sıkıntılar karşısında nasıl bir tavrımız olacaktır. Sabır ve tahammül göstererek önümüze çıkan her engeli bir bir aşıp, gidebilmemiz mukadder olan en son noktaya kadar gidebilecek miyiz, yoksa daha yolun başında pes mi edeceğiz?
Allah, bize bu her iki seçimin de yolarını hazırlamış, imkanlarını bahşetmiştir.
Azim ile, sabır ve tahammül ile sonuna kadar gidebilme bizim imkanımız dâhilinde olduğu gibi pes etme, yarı yolda kalma, bize bağlanmış olan umutları boşa çıkarma da izim imkanımız dâhilindedir.
Kader de işte budur.
Bu bilkuvve imkan dahilinde olanı bilfiil varlık alanına çıkarmak demektir.
Sonu ise ya şekavet ya da saadet olacaktır.
Ya kazananlardan ya da kaybedenlerden olacağız.
Bir Buharî  hadisi şöyle diyor:
“Mümin taze ekin gibidir, esen rüzgar onu kâh yere yaslar kâh doğrultur. Münafık ise rüzgara karşı koyan ve esnekliğini kaybetmiş körkütük benzeri ağaç gibidir, bir defada yıkılır gider.”[1]
Bu mesel hadis, sağlam bir imanla Allah’a tutunan mümini, kökü yerde ve esnek taze ekine benzetir. İnancıyla, Allah’a olan güveniyle başına gelen musibetleri bir bir atlatır ve her defasında gene eski halini alır. Geçirmiş olduğu her musibetten de ayrıca bir ders alır ve gücü daha da artar.
Münafık ise, inançsızdır, başına gelen musibetler karşısında yapayalnızdır ve onlara karşı sığınabileceği bir güven limanı (iman) yoktur. Dolayısıyla da musibetler karşısında çaresizdir. Güçlü bir sadmede yıkılır gider.
Bu dünya hayatında sıkıntısız, dertsiz, kaygısız bir yaşam sürmek isteyenler boşa kendilerini aldatırlar. Çünkü öyle bir hayat yoktur. Herkesin kendisine göre şöyle ya da böyle derdi vardır.
Halk arasında bir söz vardır: “Herkesin bir derdi vardır, değirmencinin de su derdi!” diye. Sen belki hayatında böyle bir derdin olabileceğini tahayyül bile etmemişsindir. Ama gel bir de ona sor, su derdi ne demektir diye.
“Eğer asude olmak istersen gelme cihane!” demişler.
Kimileri sanır ki dünyanın en dertli insanı kendileridir. Bilemeyiz ki daha ne dertli insanlar vardır.
Kimi açtır, kimi açıktadır. Kimi yokluktan çeker, kimi tokluktan daha beter haldedir. Kimi dağ başında yalnızdır. Kimi kalabalıklar içinde kaybolmuştur. Kimi gariptir, kimi kimsesi yoktur, kimi yakınlarının içinde asıl gurbetlik çeker.  Kimi türkü söyler, kimi sessizliği, kimi sessizliğin sesini dinler. Türkü söyleyene sorsan neden söyler. Dinleyene sorsan neyi ve neden dinler? Ah sessizliği dinleyen can, senin derdini kim anlar?
Herkes ayrı bir telden söyler.
“Derdim derdindir” dersin ve dertler uzar gider.
“Çaresizseniz çare sizsiniz!” derler.
Bu söz insaniyetlik adına yanlış da olsa bir gerçekliği de içinde taşır. İnsan, önüne çıkan engelleri evvelemirde kendi içinde aşabilmelidir. Bunun için de sağlam bir imanı olmalı, Allah’a hâşâ şaşı bakmamalı, Allah’ın âdil olduğuna inanmalı, varsa başında bir sıkıntı illâ ki bunun bir artı değerde karşılığının bulunacağını düşünmeli, hesabını kitabını ona göre yapmalıdır.
İnsan olarak yükselebilmemiz, sürekli olarak ayaklarımızın altına atabileceğimiz şeylerle olacaktır. Başımızda ya da kalbimizde taşıyacağımız ağırlıklarla yükseklere ermemiz ve bu şekilde ufuk kazanmamız mümkün değildir.
Dua ile!
09.03.2014
GARİBCE



[1] اللؤلؤ والمرجان فيما اتفق عليه الشيخان - (3 / 283) 1791 - حديث كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ، عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، قَالَ: مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَالْخَامَةِ مِنَ الزَّرْعِ، تُفَيِّئُهَا الرِّيحُ مَرَّةً، وَتَعْدِلُهَا مَرَّةً وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَالأَرْزَةِ، لاَ تَزَالُ، حَتَّى يَكُونَ انْجِعَافُهَا مَرَّةً وَاحِدَةً.

1 Mart 2014 Cumartesi

İşi Altmış Altıya Bağlamak


Dil canlı bir varlık gibi doğuyor, büyüyor, değişim gösterebiliyor ve sonunda da ölebiliyor.
Bazı tabirler de öyle galiba.
Mesela “Haydan gelip huya gitme!” tabiri. Belli ki ilk çıkışı itibariyle tam bir hayat felsefesini ifade ediyor: Buna göre anlamı “Her türlü hayatın kaynağı Hay olan Allah’tan geldik ve akıbet  de elbet yine O’na gidiyoruz”, demek olmalıdır.  Hû demek malum “o” demektir. Tam da “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” ayetinin Türk irfanındaki karşılığı gibi.
“Üçten dokuza boşamak” tabiri de sanırım öyle olmalı. Fıkhımıza göre akdedilen bir nikah akdinin sonucu olarak zevcin zevcesini üç talak boşama hakkı vardır, dahası yoktur. İmdi  bir kimse zevcesine “Üçten dokuza seni boşadım!” demişse, bunun anlamı hakkım olan birinci, ikinci ve üçüncü talakı elimde tutuyor, daha sonrasını boşuyorum demiş oluyor. Sonrası da hakkı olmadığına göre, sözün mantukundan  sonuçta bir şey lazım gelmemesi gerekiyor ve dolayısıyla bu sözle zevcesini boşamış olmuyor.
Ne var ki bu söz artık dil örfünde bu anlamda kullanılmıyor. Kimse de zaten böyle olduğunu bilmiyor. Aksine  bu sözle zevc, zevcesine seni kesin kes tamamen bütün haklarımı kullanarak ve bir daha dönme şansı kalmayacak biçimde boşadım demek istiyor.
İşi “Altmış Altıya Bağlamak” da öyle gibi.
Ebced hesabına göre Allah lafza-ı celâlinin rakamsal değeri altmış altı yapıyor. Buna göre işi altmış altıya bağlamak, Allah’a ısmarlamak anlamına geliyor.
Hilâl’in ramaksal değeri de altmış altı.
Lâle’ninkisi de öyle.
İslam kültüründe Hilâl’in İslam’ın remzi olarak genel kabul görmesi, İslam mimarisinde süsleme motifleri içerisinde Lâle’ye özel bir yer verilmesi böyle bir bilincin sonucu olmalıdır.
Hal böyle iken “İşi altmış altıya bağlamak” tabirinin “Saldım çayıra Mevlam kayıra!” tabirinde olduğu gibi çok da olumlu anlamda kullanılmaması, Anadolu irfanında mevcut tevekkül inancına yönelik ince bir gönderme olduğunu da görmek lazımdır.
Tevekkül elbette çok önemli bir sığınak, ama bu sorumluluğu üstlenmeme, bir kul olarak kendisine düşen sorumluluğu yüklenmeme ve tabir caizse sırtındaki yükü Allah’a yıkma gibi bir anlayışın ya da tavrın pek de hoş bir tavır olmayacağı imasını içermiştir.
Dua ile!
01.03.2014

GARİBCE

23 Şubat 2014 Pazar

İslamî olarak en çok hoşumuza giden şey!



“-Bir şey sorayım mı? Bu güne kadar İslamî olarak en çok hoşunuza giden şey nedir? Bilmek isterdim!” dedi.
Doğrusu böyle bir soru ile sanki ilk kez muhatap olmuştum.
Düşündüm. Yiyecek olsaydı hemen “Soğanın cücüğü” ya da hani yoksul bir çocuğun dediği gibi “patates” derdim. Hani hatıramızda cevabı  hazır sayılan şeylerdi bunlar. Lakin, “İslamî olarak en çok hoşunuza giden şey” deyince düşündüm ve:
“-Zor mu desem!”, dedim.
O: “-O kadar çok var ha, ama illa ki bir şey daha güzeldir, öyle olmalı..!” dedi. Aklıma ilk geleni söyledim:
“-Bayram namazları sanki!”
Öyle ya gerçekten bayram namazları benim için çok önemli dinî tecrübelerdi. Sabah namazına mümkünse oğlumla birlikte katılmak, ardından bayram vaazını dinlemek ve maşerî bir coşkuyla kubbeleri çınlatan tekbirlerle bayram namazını kılmak ve arkasından bayramlaşmak… Sanırım bunlar, benim için çok değerli anlar olmalı.
Sonra ekledim: “-Kurban kesmek de öyle, eğer kendim keseceksem.”
Hacda topluca telbiye getirmenin de beni etkilediğini söyledim.
Bu arada hanıma sordum. “Sence ne olabilir?” dedim. O da “Yardımlaşma!” deyiverdi. Allah adına verebilmenin heyecanı da bir başka olmalıydı.
Sonra düşündüm ve gerçekten beni din adına en çok etkileyen şeylerin neler olduğunu gözümün önüne getirmeye çalıştım. Elbette birçok şey vardı anılabilecek. Fakat bunların hemen hepsinin bir ortak yönü var gibiydi. Hepsi de duygu boyutunu öne çıkaran tecrübelerdi. Mesela Hindistan’da Benares şehrinde yapayalnız kaldığım o akşamleyin tam da ağlamaklı olduğum gurbet hüznü içinde bir türlü tükenmişlik halindeyken bir anda duyduğum  yatsı ezanı sanki beni küçükken kaybetmiş olduğum annemi bulup da onun kucağına atılmak gibi bir hisse büründürmüştü ve  gam keder, yalnızlık namına her ne varsa bende  hepsini unutturuvermişti.
Öbürlerini düşündüm. Geriye doğru en çok mutlu olduğum anların hep en fazla duygu yoğunluğu yaşadığım anlar olduğunu gördüm.
Buradan şöyle bir sonuca vardım: Demek ki dedim din deyince evvelemirde akla duygu boyutu geliyor. “Din akıl dinidir” şeklinde  çokça duyduğumuz sözlerin  sanki içi boş gibi. Din demek büyük ölçüde duygu demektir. O yüzden de dinin kullandığı dil de daha çok duygulara hitap eden hatabî bir dil oluyor.
Din, duyguyu önemsiyor ama bu duyguların aynı zamanda maşerî bir duygu olmasını da istiyor.
Dinlerin inananlarını bir araya getirmeye çalıştığı ortak zemin de işte bu maşerî duygu birliği olmalı.
Namaz gibi bireysel ifa edilebilecek ibadetlerin bile topluca eda edilmesinin din nazarında ne kadar önemli olduğunu bilmek bu tespiti doğruluyor.
Haccın, hep aynı ayda, aynı günde ve aynı mekanda olmasının zorunluluğu da aynı amacı besliyor.
Arafat’ta ve diğer hac vazifelerinin (menasik) ifa edildiği yerlerde bir mahşer provasını andırır gibi insanların  hep aynı Lebbeyklerle benzer duyguları yaşıyor olmaları din açısından son derece önemli oluyor.
Birlikte tutulan oruç ve ardından hep birlikte yapılan bayramlar keza öyle.
Hele hele bayramlarımız İslam açısından asla vazgeçilemez değerlerdir. Bayramlara sevgili peygamberimizin namaz kılamaz halde bulunan kadınların bile katılmalarını istemesi ve o coşkuda herkesin hazır bulunmalarını arzulaması manidar olmalıdır.
Sonra kendisine -“Peki sence nedir?” diye sordum.
“-Allah! Allah! diye atan kalp, bütün vücudunun bunu hissetmesi!” dedi ve ekledi: “Çok alakasız yerlerde de olabiliyor, düşünürken varlığını solumak gibi!”
İçimden  “Valla senin bu cevap karşısında benim cevabın yüzü kızarmış olmalıdır” dedim.
Zira ki kitabın tam da ortasından bir cevaptı bu.
Sanki şu ayetlerin bir özeti gibiydi:
الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللَّهِ أَلَا بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ  [الرعد : 28]
إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَإِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ آيَاتُهُ زَادَتْهُمْ إِيمَانًا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ (2) الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ (3) أُولَئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَمَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ  [الأنفال : 2 - 4]

 “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.
İnanan ve salih amel işleyenler için, mutluluk ve güzel bir dönüş yeri vardır.” (Ra’d 13/28-29)

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.
Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir.
İşte onlar gerçekten mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır.” (Enfâl 8/2-4)
Dua ile!
23.02.2014

GARİBCE

16 Şubat 2014 Pazar

Hz. Ömer’in celadeti


Hz. Ömer adaleti kadar celadetiyle meşhurdur. Onun yanlışa tahammülü pek yoktur. Hele bu Hz. Peygamber’in bizzat kendisine ve onun yapıp ettiklerine, Müslümanların genel izzet ve şerefine yönelik saldırı şeklinde ise onu lakayt görmek asla mümkün olmazdı. Hemen “Bırak Ya rasûlallah! Boynunu vurayım!” diye ileri atılır; Hak ve Hakikat uğrunda yapamayacağı hiçbir şey olmadığını ortaya koyardı.
(Sadece) Buhârî’de anılan olaylara baktığımız zaman onun öfkesini kabartan olayların özetle şunlar olduğu görülüyor:
(Deccal olduğu söylenen) İbn Sayyâd’ın kehanetine tepki olarak böyle bir istekte bulunması ancak Hz. Peygamber tarafından buna izin verilmemesi.
Ehl-i Bedir’den olan Hâtıb b. Belte’a’nın, Mekke’de kalan yakınlarını korumak amacıyla Medine’de olup bitenleri Müşriklere bildirmesinin ortaya çıkması, bir kadın tarafından gönderdiği mektubun yakalanması sonucu tepkisi.
Temim oğullarından Zül’l-Huvaysıra’nın Hz. Peygamber’e ganimet dağıtırken “Âdil ol!” demesi üzerine Hz. Peygamber’in “Yazıklar olsun! Ben de âdil olmayacaksam o zaman kim adaletli olacak!...” demesi üzerine celallenip tepkisini ortaya koyması.
Bir gazve esnasında Muhacirlerden birinin Ensar’dan birinin kabasına bir şamar atması yüzünden Ensârdan olanın Ensarı, Muhacirden olanın da Muhacirini yardıma çağırması üzerine tam bir fitne kopacakken duruma Hz. Peygamber’in “Bu ne biçim cahiliye tavrı!” diyerek müdahale etmesi ve böylece olayın büyümeden kapanması hadisesi var. Medineli Münafıkların reisi Abdullah b. Übey bu olayı duyunca arayı bozmak için bunu bir bahane olarak kullanıp “Medine’ye vardığımız zaman aziz olanlar zelil olanları  oradan kovup çıkaracak!” şeklinde bir herzede bulunmuş bu da haliyle Hz. Peygamber’in kulağına kadar ulaşmıştı. İşte bunun üzerine Hz. Ömer gene celallenip “Bırak ya Rasûlallah! Şu münafığın boynu vurayım!” demişti.
Elbette konu ile ilgili daha başka örnekler de vardır.
Biz bu örneklere baktığımızda Hz. Ömer örneğinden hareketle gayretli bir müslümanın tepkisiz kalamayacağı bazı konuları örneklendirmiş olabiliriz.
Buna göre dinin özünü korumak, tevhidi yerleştirme çabası içinde olmak ve bu esasa mugayir davranışlar karşısında tepkisiz kalmamak gerekir.
Müslümanların birliğini ve dirliğini bozucu davranışlara fırsat vermemek, iyi niyetli de olunsa ya da zor durumda da kalınsa müslümanların sırlarını başkalarına pazarlama yoluna gitmemek. Ümmet aleyhine olabilecek durumlarda, başka güçlerle işbirliği içine girmemek.
Rol model (üsve-i hasene) olan Hz. Peygamber’i ve onun bize bıraktığı yüce değerleri tartışmaya açmamak ve tam bir teslimiyet ile gereğini yapmaya çalışmak.
İslam’ı her şeyin üzerinde bir izzet ve şeref olarak görmek ve Müslümanların izzet ve şerefinin de ancak İslam ile olacağını bilmek ve izzet ve şerefi başka yerlerde aramamak, Müslümanların birlik ve beraberliğini bozucu her hangi bir davranış içine girmemek, şaka yollu da olsa hassasiyet gösteren konularda daha bir temkinli davranmak.
Dua ile!
16.02.2014

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...