20 Kasım 2015 Cuma

Mezhep, mezhepçilik ve hakikat tekelciliği


Bir kesim var, mezheb deyince dine alternatif bir yapıyı anlar ve dolayısıyla da mezhebe, bir mezhebe ait olmaya karşı çıkar.
Bir kesim de vardır ki bir mezhebe mensubiyetten öte mezhepçilik yapar ve hakikatin temsilini gerçek anlamda kendi mezhebinde daha dorusu kendi mezhep anlayışında sanır, diğerlerini toptan ötekileştirir, hepsini firak-ı dâlle ve mudille / hep sapık hem de saptırıcı görür ve kendi mezhep ve meşrebinden olmayan her önüne geleni tekfirle damgalar.
İfrat ve tefrit. Yok mu bunun orta yolu Tanrım?
Bir kere mezhep dinin günümüze değin yorumlanmış bir şekli olup haddi zatında kötü bir şey değildir. Bir dinin içine indiği kültür ortamı fevkalade belirleyici bir rol oynar. Daha muhataplarından başlayarak dinin muhataplarından beklentilerini içinde bulunduğu geleneği sürdürerek anlamaya çalışmak gibi tabii bir durum yoktur. Tarih boyunca imbikten geçmiş olan bu yorumların ana damarlar gibi günümüze değin varlığını sürdürmeleri bizler için bir şanstır. Zira bu birikim bizim din namına yeni yeni keşifler yapma mecburiyetinde olmamamızı sağlar. Biz de böylece sıfırdan başlama durumunda olmaksızın bu birikimin üzerine bir şeyler koyabilme şans ve imkanına sahip oluruz.
Dinin bu yorumları sonuç itibariyle beşerî yorumlardır ve hiçbir zaman din ile özdeş değildir. İsimlendirilmelerine de bakıldığı zaman geriye doğru ümmet-i merhumenin bunun bilincinde olduğu görülür. Hiçbir mezheb Allahça, Rabca, Peygamberce… gibi adlarla anılmamış aksine, Hanefî, Şâfiî… gibi bu oluşumlara belirleyici damgalarını vuran kimselerin adlarına nispetle anılmıştır. Bu sadece onların getirdikleri yorumlara da indirgenemez. Aynen bugün sözgelimi Sabancı Holding’in sahip olduğu bütün değerlerin ve faaliyetlerin kurucusu Hacı Ömer’e ait olmadığı ve en üst yöneticiden en alt düzeydeki işçiye kadar herkesin bu hale gelmesinde katkısı olması gibi mezhepler de öyledir ve bu itibarla bir mezhebe ait olmak haddizatında kötü değil, aksine iyi bir şeydir.
Efendim Hz. Peygamber zamanında mezhep var mıydı? gibi söylemler mugalatadan ibarettir. Hz. Peygamber zamanında bugün mevcut bulunan kurumlardan birçoğu sadece nüve halinde vardı, fiilî olarak yoktu. Kurumlar zamanı geldikçe ve ihtiyaç duyuldukça ortaya çıkarlar. Mezheplerin özellikle tarihimizde aynı zamanda hukuk ihtiyacını karşılayan kurumlar oldukları gerçeği göz önünde bulundurulursa bu durum daha iyi takdir edilecektir.
İmdi yanlış olan nedir? Yanlış olan mezheplerin cemaî / kolektif de olsa sonuç itibariyle beşerî yorumlar olduğunu göz ardı edip onları mutlak hakikatin temsilciliği gibi görmektir.
Furu-ı fıkıh tümüyle zan üzerine kuruludur. Yani mezheplerin yoruma/ictihada dayalı olarak ortaya koymuş oldukları hükümlerin bilgi değeri zan düzeyindedir, yüzde yüz mutlak gerçekliği temsil ettiği iddiası ancak hem sübut hem de delalet bakımından kesin olan naslarla olur. Bunların nispeti ise oldukça azdır ve bunlar ne kadar farklı da olsalar bütün mezheplerin anagövdelerini ve çakıştıkları yerleri oluşturur. Birbirlerinden ayrıştıran konuların tamamı zannî mesailden ibarettir ve bunların mutlak gerçekliği temsil etme iddiaları asla mümkün değildir. Hal böyle iken bir mezhebe mensup olan kimse nasıl kendi mezhebine bağlı olmayan, başka bir mezhep müntesibini tekfire varacak kadar ötekileştirir. “Adamı Müslüman zannettik bağrımıza bastık, kıpkızıl Şâfiî çıktı” gibi algılar ve söylemler, hele hele dini bildiğini zannedenler tarafından terviç edilirse o dinin bütün mensupları açısından yazık olmaz mı?
Kaldı ki selefte bu durum çok açık seslendirilmiştir ve “Benim mezhebim haktır ama batıl olma ihtimali vardır, ötekinin mezhebi ise batıldır ama hak olma ihtimali vardır” gibisinden söylemlerle bu hususa dikkatler de çekilmiştir.
Son bir iki on sene de dindarlık artıyor kanaatini oluşturacak bazı tezahürleri gözlemlemek mümkün. Ama bunun yanında aynı dönemde bir hakikat tekelciliği ve mezhepçiliğinin yapıldığı da gözleniyor. Molla Kasımlar çıkıyor ve kendileri gibi düşünmeyen ilim ve fikir adamlarını rahatlıkla linç etme girişimlerinde bulunabiliyor ve bu gibi insanlar belli mihraklarca teşvik de ediliyor ve yaptıkları iş tasvip edilmenin ötesinde ödüllendiriyor.
Yazık oluyor.
Söz gelimi ehli sünnet kavramı oldukça kucaklayıcı ve tekfircilikten olabildiğince uzak olması gerekiyor. Ama gel gör ki ayrımcılığın ve ötekileştirmenin manivelası gibi kullanılıyor. Ehli sünnete göre bir kimsenin yaptığı iş hayra yorulmak zorundadır. O kadar ki bir kimsenin yaptığı işi yüzde doksan dokuz fesada hamletmek söz konusu olsa ama yüzde bir ihtimalle de onu salaha yormak mümkün olsa bizim onu salaha yormak gibi bir ilkemizin olması lazım geliyor. Ehli sünnet olmak yani en başta Hz. Peygamber Sallâ’llāhu ‘Aleyhi ve Sellem olmak üzere onun ardından gelen sahabe ve halifelerin oluşturdukları o kocaman yolda, hiç kimsenin kurda kuşa yem olmaması için hep birlikte topluca yol almayı kendilerine ilke edinen insanların, dolayısıyla ehli kıbleyi asla tekfire razı olamayacak olan kimselerin kolayca her önüne gelenleri dışlayıcı bir biçimde damgalamaları Müslümanlık hatta ehli sünnet adına asla kabul edilebilir değildir.
Allah buyuruyor ki “Onlar sözü dinlerler ve en güzeline uyarlar!” Tekelci bir ortamda dinleyeceğimiz söz olmayacak ki içlerinden en güzelini seçebilelim ve ona uyalım.
Ayının kırk kelimesi varmış, hepsi de armut üzerine imiş.
Nasrettin Hoca almış bağlamayı eline, sol elini sabitlemiş vuruyor da vuruyor sazın teline. Demişler ki hoca neden sol elini gezdirmiyorsun, hani saz ustaları gibi yapmıyorsun. Demiş onlar arıyorlar ama bir türlü bulamıyorlar. Ben ise buldum. Ona sebep, demiş. Hoca müthiş zekâsıyla bizlerle kafa buluyor. Hep aynı melodi ile ya da dımbırtı ile insanların yüreğini hoplatamazsınız. Bırakın insanlar düşüncelerini özgürce ifade edebilsinler. Herkes sahip olduğu enstrümanı doyasıya çalsın ve bunların mecmuundan bir orkestra oluşsun. Bir fikri müdir de onlara şeflik etsin.
İyi de fikr-i müdir ne olacak dersen derim ki: Ve’l-Asrı diyor ya zamana ve insanlık birikimine yemin ediyor Allah. Müslim gayrı müslim bütün insanlığın nicedir bedelini çok ağır ödemiş olduğu tecrübeleri sonucu elde ettiği birikim var ya işte o olsun, din de dahil her şeyin insan için olduğu inancı ile insanın kerameti olsun, temel insan hakları ve özgürlükleri olsun. Hak olsun, adalet olsun; her hakkın sahibine verilmesi olsun, kamu görevlerinin dağıtımında yegâne şart ehliyet ve liyakat olsun.
Abbas el-Akkad Allah adlı kitabında diyor ki: İslam’ı ifade etmek için tek bir kelime nedir denirse bunun cevabı: HAK’tır.
Bence de fikr-i müdîr haktır, lakin benim hakkım değil, sadece Müslümanlarınki de değil, bütün insanlığın ortak hak ve hukuku olmalıdır. Bir yerde Hak yoksa, adalet yoksa orada zulüm vardır. Zulümle de âbâd olunmaz. Şu da bilinmeli ki “Hak zail olmaz!”
Dua ile!
20.11.2015
GARİBCE


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...