24 Ekim 2014 Cuma

Hicri yılbaşı


25.10.2014 cumartesi günü 01 Muharrem 1436 oluyor.
Bu da hicrî takvime göre bugünün yılbaşı olduğu anlamına geliyor.
Eminim ki ben de dahil, özel uyarıcılar olmasa çoğumuzun bundan haberi bile olmayacaktır.
Peki, bu niye böyle?
Çünkü dünya ölçeğinde baskın olan Batı kültürü ve egemen olan da Batılı değerler.
Bir “seyl-i huruşan” gibi İslam ülkelerini ve tabii ki diğer dünyaları da istila eden Batı Medeniyeti, kendi kültürel değerlerini de empoze ediyor. Kendi medeniyet havzamızda, kendi değerlerimizi koruyamayan bizler de pek çok dünya milletleri gibi bu istiladan nasibimizi alıyoruz ve hatta baktık olmuyor keyfini çıkarmayı düşünenlerimiz bile oluyor.
İslam’ın evrensel olduğu, Hz. Peygamber’in tüm âlemlere rahmet olduğu söylemleri, ağızlarda çiğnenen sakız gibi karın doyurmuyor, gerçeklik dünyasında olması gerektiği gibi makes bulmuyor.
“Evrensel yoktur egemen vardır!” sözü hükmünü icra ediyor.
Sizin peygamberinizin evrenselliği, onu evrene takdim edebildiğiniz kadarla sınırlı oluyor.
İslam’ın ve onun aziz peygamberinin “âlemlere rahmet!” oluşu, gerçek anlamda sizin onu insanlık ufkuna bir örneklik olarak koyabilmenize bağlı oluyor.
Siz güçlü iseniz, sizin değerleriniz de hâkim oluyor. Sizin en hakikatli şiarınız olan “kelime-i tevhid”iniz, kendini Hristiyan bilen birinin boynundaki haçta hem de özgün haliyle kendine yer bulabiliyor ve işte o zaman siz gerçek anlamda dünyada var oluyor, kendinize biçilen rolü hakkıyla eda edebiliyorsunuz. Aksi takdirde ise tam tersi oluyor.
Bu kez Batılı imgeler, semboller, biz Müslümanların boyunlarındaki hilalleri süsleyen ögelere dönüşebiliyor. Dahası haç şeklindeki kolyeleri göğsümüzde taşıyor olmaktan bir havalara giriyoruz.
Vaktiyle Nuri Baba’dan aldığım bir kazağın düğmeleri üzerinde çok sonraları İngiliz arması olduğunu fark etmiştim. Üzerinde Haç da bulunan bu armanın benim kazağımın üzerinde işi neydi? Oraya onu hangi aklı evvel koymuştu? Ve ne anlama gelirdi?
Bunların hiçbir anlamı olması gerekmiyor, kazağımdaki düğmede bile yer alması için o şeyin dünya ölçeğinde baskın bir kültüre ait olması yetiyor.
Şimdi hal böyle olunca ben kime kızayım ve kimi ta’n edip ayıplayayım.
“İhsan”ın adaletten üstte bir mertebe olduğunu söyleyen bir İslam’ın, her vesile ile “itkân”dan söz eden bir  Peygamberin tabileri üzerlerine düşen işlerini doğru dürüst yapmıyor, işin hakkını vermiyor, çalıyor, çırpıyor, yamuk yapıyor, aldatmayı marifet sayıyor… Aldattıkları insanları enayi sanıyor.  O yüzdende şaşkın ördek gibi hep gerisin geriye gidiyor.
Asırlardır böyle olmuş. Esnafın ahlakı bozulmuş. Zenaatkâr demek olan “harîf”, kaba sabalığı temsil eden bir anlam kazanmış ve bizim “herif” olmuş. Hemşehrimiz Seyrani Baba’nın
Rüşvet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini, şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tucuna kaldık
dizelerinin de içinde bulunduğu şiirinde ifade ettiği gibi genel bir ahlaki çöküş yaşadık. Bütün bunların sonucunda da her alanda kaybettik.
Bu kayıp yılları birkaç asırdır devam ediyor.
Artık bu gidişe karşı kendimize gelmemiz ve kendi öz değerlerimizi yeniden ihya ve tervice  çabalamamız gerekiyor.
Hicret çok önemli bir olgu. Varoluşa açılan kapı. Bu anlamda ilk Müslümanlar için neredeyse bir iman şartıydı. Hadarî (şehirli)  olanlar, eğer iman edeceklerse hicreti de göze almalıydılar.
Bu hicret siyaseti oldukça başarılıydı ve bunun sonucunda Yesrib, Medinetü’n-nebî’ye döndü, İslam’ın kendi öz devleti oldu ve bu, hilafet şeklinde Hz. Peygamber’in ardından devam etti. İslam bütün ufuklara buradan yayıldı,
Hicret siyaseti Fetih’e kadar sürdürüldü.
“Fetih’ten sonra artık hicret yok!” denildi.
Bundan sonra artık  verilen ahidlerde “İslamlık ve cihad!” olacaktı.
İnananlar İslamlıklarını ortaya koyacaklar, herkese güven verecekler ve herkes onların ellerinden ve dillerinden emin olacaktı. Allah’ın sevdiği “Muhsinlerden” olacaklardı.
Ve de cihad edeceklerdi.
Mallarını ve hatta gerekirse canlarını Hak yolda fedaya hazır olacaklardı.
En büyük cihad ise Kur’an ile olacaktı.
Tebliğde yöntem olarak hikmet, mevize-i hasene ve en uygun/ güzel biçimde mücadele yolu tutulacaktı.
İtkanı, ihsanı aldatmaca şeklinde anladığımız gibi cihadı da kelle kesmek olarak anladık. Önümüze gelene, saldırganlığına bakmaksızın haklı haksız kâfir damgası vurup, kelle almayı en büyük cihat bildik.
İnanmayanların küfrünü büyüttük, kalbinde azıcık da olsa İslam’a bir sempatisi olanları ürküttük.
Bugün şu kadar İslam ülkesi var. Bunların bir kısmının bayrağında alem olarak, ilk inen ayetlerdeki kalem yerine kılıç bulunmaktadır.
Bakın şu hale ki bugün itibariyle şu kadar İslam ülkesinin genel dünya barışına katkısı yok gibidir. Cadı kazanı gibi kaynayan yerler de genelde İslam ülkeleridir. Bunun yegane sebebi elbette Müslümanların kendileri değildir. Ne var ki Müslümanlar zaafları ve zayıflıkları yüzünden başkalarının düzenine gelebilmekte ve  kendilerine empoze edilen rolleri oynamakta mahir gözükmektedirler.
Bunun sonucunda Müslümanlardan hareketle İslam karalanmakta, yaftalanmaktadır.
Müslümanların yaşantısından hareketle, aziz peygamberleri olumsuz bir biçimde karikatürize edilebilmektedir.
Bu türden karalama hareketlerine karşı verilen tepkilerin çoğu da anlamsızdır, kin ve öfkenin dışa vurulması biçimindedir.
Bu tepkisel fevrî hareketler yüzünden işler daha iyiye gitmemektedir. Miladî yılbaşı kutlamalarına tepki olarak Mekke’nin Fethini kutlamak gibi tepkiselliklerle işlerimiz yoluna girmeyecektir. Çünkü bizi zaafa düşüren asıl sebepler, kutlamalarımızın eksikliği ile değil, erdemsizliğimizle ilgilidir. Onlar sağlıklı bir biçimde tespit edilip, giderilmediği, İslam’ın nihaî maksadı olan ahlakilik ilkesi fert ve toplum olarak Müslümanlar arasında hâkim olmadığı sürece de bu olumsuz tablo düzelecek gibi değildir.
Bu yazıyı yazmaya başladığımda böylesine karamsar bir tablo çizeceğim hiç aklıma bile gelmemişti. Güzel şeyler yazacağımı umut ederek makinenin başına oturmuştum. Neyleyim ki aynaya bakınca bunlar göründü ve satırlara da haliyle onlar yansıdı.
Ne yani susuz yüreklere seraptan su mu serpeydim. Olmadı işte.
Allah bizi iyi etsin.
Dua ile.
24.10.2014

GARİBCE  

1 yorum:

  1. Kıymetli Hocam, eleştirdiğiniz hususların Hz. Peygamber döneminde birebir yaşandığını en iyi siz biliyorsunuz. Henüz güç sahibi değilken "sizin dininiz size benim ki de bana" denirken, sonraki dönemlerde "müşriklerden yakaladığınızı katledin" durumuna gelinmiş; Medine'deki yahudiler yurtlarından yuvalarından kovulmuş ve bir kısmı öldürülmüş... Daha başka örnekler de var... Hele Semerkant'ın, Horasan'ın fetihlerini bir hatırlayın, İbni Kuteybe'nin özellikle Türklere yaptığı katliamları bir hatırlayın... İran ve Türk yurtlarında yapılan talanı bir hatırlayın... Bu gün de Işid aynı şeyi yapıyor... Yani kılıç her zaman kalemin önündeydi...

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...