4 Ocak 2015 Pazar

Önden gitmek fazilet mi?



Nerden aklıma geldi bilmem ama işte başa böyle bir soru düştü?
Önden gitmek fazilet mi?
Genelde böyle bir telakki var. Önden gidenler önceliklidirler.
Bir yerde de doğru. Mesela kim camiye önce varırsa istediği yere oturur. Sıralı işlerde kim önce varırsa en öne o geçer ve işini en evvel o görür. Halkımızın birçoğu hastanelerde hala işi böyle götürüyorlar. Randevu almak yerine sabahın erken saatinde sıraya giriyorlar. Bir de bakıyorlar sırada hiç olmayan birileri çıkıp gelmiş ve kendilerinden önce içeri girmiş. Buna da birçoğunun pek aklı ermiyor, belki de torpilli falan sanıyorlar. Oysa o işi biliyor.
Bir cemaatin önünde onların imamı olmak iyi bir şey olmalı. Ama imamet bizatihi bir üstünlük sebebi de değildir. Bir kere imam olan kişi namaz kıldırmaz, aslında kendisi kendi namazını kılar, arkadakiler de ona uyarlar. Niyet ederken de namaz kıldırmaya diye niyet etmez, namazımı kılmaya diye niyet eder. Ama insanlar imamet işine herkesi layık görmezler. Onun için bir dizi erdeme sahip olmasını beklerler. İşte bu erdemlere sahip olmaktır ki insanı ve bu arada tabii ki imamı ayrıcalıklı ve üstün kılar.
Bir de kervanın düzülüşüne bakalım. Aaa! En öne eşek düşmüş. İmdi en önde olmak üstünlük olsaydı o zaman merkebin tüm kervana katılanlara nispetle üstün olması gerekirdi. Atlar, develer, yayalar hepsi bir merkebin peşine takılıp giderler. O koskoca boyu ile deve için bu bir zül olmalı. Nitekim yaşlı bir deveden sahibi helallik istemiş de deve dile gelip demiş ki: “Bütün haklarım helal olsun, ne de olsa sahibimsin! Nice yükler taşıdım, nice çöller aştım. Hiç mi hiç gam yemedim. Varlığımın hikmeti bildim. Ama bir şey var ki onu hiç hazmedemedim. Söyle bir ömür boyu neden beni bir merkebin peşine taktın?!”
Ah be deve kardeş. Alındığın şeye bak. Bu senin alçaklığın, merkebin de üstünlüğü anlamına gelmez ki. Her önden gideni üstün sanmak gerekmez. Sen de bilirsin ki adımların kocaman. Atın ki ise çok hızlı. Şimdi  en öne atı koştuğumuzu düşün, sen de dahil bütün kervan onun hızına yetişemeyecek ve dökülecek. Seni koşsak bu kez  merkep ve yayalar yetişemeyecek. İşte ona sebeptir ki en öne merkebi koşarız. Topluca menzili maksuda ulaşabilmemiz için hikmet bunu gerektirir. O itibarla alınmana hiç gerek yok.
Dini literatürde de öncekilerin hayrına yorulabilecek metinler yok değil. Mesela “Hayrul kurûni karnî… = Nesiller içinde en hayırlısı  benim içinde bulunduğum nesil, ondan sonra onları takip edenler, ondan sonra da onları takip edenler.” Bunlar “kurun-ı selâse” diye anılırlar ve haklarında genelde Müslümanların hüsnü şehadeti vardır. O yüzden hadis rivayetinde mesela cerh ve tadile pek tutulmazlar. Bir anlamda öyle de olmalıdır. Çünkü din bize bunların marifetiyle gelmiştir.
Bu hadise bıkılırsa Hz. Peygamber’in (s.a.v.) içinde yaşadığı nesil “ideal altın nesil”dir, o dönem “asr-ı saadet”tir. Oradan uzaklaşıldıkça fesat da giderek artar ve nihayet ahir zaman gelir ve dünya hayatımızın kıyameti kopar.
Bu anlayış oldukça yaygın ve etkindir. Lebid zamanından sızlanır. Hz. Âişe dert yanar, ardından gelenler Hz. Aişe için “Ya bir de zamanımızı görseydi!” derler. Artık hep bir “asr-ı saadet” özlemi vardır. Osmanlının zayıflama sürecine girdiğinde akla gelen yegane kurtuluş reçetesi “kanun-ı kadime dönmek”tir.
Aslında bunda şaşılacak bir durum da yoktur. İnsanlığın geleceğe yürüyüşünde kendini hizaya çekeceği bir sabit noktasının olması kadar zaruri ve tabii bir şey olamaz. Asr-ı saadet işte bu anlamda oldukça önemli bir işlev görür.
Ne var ki “asr-ı saadet” çoklarınca tarihin belli bir döneminde yaşanılan hayatın bizatihi kendisi/ yaşanmış olan o zaman dilimi olarak algılanır ve bir anlamda kurtuluşumuz o zamana dönmek ile formüle edilir. Oysa farklı bir okumada “asr-ı saadet”i o yaşanmış hayattan çıkarılan ve insanlık ufkuna konulan ve bizi geleceğe taşımada ölçüt olarak kullanabileceğimiz bir ideal olarak okumak da mümkündür. İşte o zaman asr-ı saadet bizi geleceğe ve gerçek anlamda saadete taşır.
En önde olmak bizatihi bir erdem olsaydı ümmetler içinde bizim en arkada olmamız gerekirdi. Ama işin öyle olmadığı söyleniyor.
Kişisel faziletler açısından da ümmetin başı mı yoksa sonu mu daha hayırlıdır belli değil anlamında gene metinlere sahip bulunuyoruz. Hani yağmur gibi; başı mı daha yararlıdır, sonu mu belli olmaz, deniyor.
Nasrettin Hoca dünyanın merkezini soranlara eşeğinin bastığı yeri gösterirmiş. Bu şu demektir, her bir kişi kendisini kendi dünyasının merkezi görmeli ve ona göre davranmalıdır. Bir vücutta yer alan göz ne kadar değerli ise dışkılamak için işlev gören yerimiz de o kadar önemlidir. Önemli olan her birinin kendi yerinde işlevsel olmasıdır. Bu itibarla toplumdaki yerimiz mevkiimiz, işimiz, içinde yaşadığımız çağımız şu ya da bu olabilir. Bunların hiçbir önemi yoktur. Önemli olan yerimizi fiilen doldurabiliyor olmamız, oranın hakkını veriyor olmamızdır. Bu bilinçle ancak genel varlık içinde yerimiz anlamlı olabilir ve bir baltaya sap olabilmenin ya da bir yaralı parmağa işeyebiliyor olmanın ya da kendi çapında bir .ok olmanın (!) gururunu yaşayabilir oluruz.
Sen cemaat içinde namazının hakkını verdiysen, sana namaz kıldıran ve bu arada hayvanlarını nereye bağlayacağını dert eden imamdan daha erdemli olduğunda hiç şüphe yoktur.
Sahabe nesli içinde bir sürü münafık vardı. Bunlar senden önce cennete mi gidecekler. Yook! Ya bir de Hz. Peygamber’i baş gözüyle gören Ebu Cehiller ve Ebu Lehepler’e ne demeli?
Bu itibarla bize düşen “her şeyi merkezinde bırakarak” kendi mihverimiz etrafında yalpalamadan dönmeye çalışmak olmalıdır.
“El-Hayru fî ma’htârahu’llah”
“el-Hayru fî mâ vak’a!” derler.
Olan’da hayır vardır.
Ve sen şu anda ve bu mekanda varsın. Öyle ise illa ki bu varlığında bir hayır vardır? Ama acaba sen farkında mısın!?
Farkındalık duasıyla!
04.01.2015

GARİBCE

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...