4 Şubat 2013 Pazartesi

Müstağnilik uymaz bize, aç ve bî ilacız. Evvel ahir her daim ya Rab Sana muhtacız!




Kul idik şaştık.
Kendimizi aştık.
Şimdi Allah’ı sınıyoruz.
Bize bir kıyak yapacak mı?
Ya da bizim kıyağımızı görecek mi?
Canımıza minnetti İslamiyet. Can simidi gibi imdadımıza yetişmişti.
Oysa biz minnet bekliyoruz. Hem de Allah’tan ve yaşasaydı tabii peygamberinden.
Önden gidenlerimiz de yok değildi hani, ömrünü deve kıçı yağlamakla geçirmiş bedevilerden.
İnsanlık nedir, hakşinaslık nedir bilmez hödük Müslüman olduydu ya, peygamber onun bu kıyağını elbette görmeliydi. İltifatta kusur etmemeliydi. Bağırtısına hemen çıkıp cevap yetiştirmeliydi, geğirtisine dua etmeliydi. Dağıtımını adil yapmasını ona kendisi öğretmeliydi.
“Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi senin başına kakıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine eğer doğru kimselerseniz sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.” (el-Hucurât 49/17)[1]
İyi de anlayacak irfan nerede? Varlığını bir lütuf, bir ihsan bilmeyen, has cevherin demir bokundan ayrılması için ateşe sokulması gibi sınanmak için burada olduğunun farkında bile olmayan kerametini kendinden bilen kaba saba yontulmamış köksüz ve ruhsuz adam azgınları Allah’ı sınarlar, peygamberine minnet ederler.
İçinde belki bir tutam cevher var yok. Ağzına kadar cürufat dolu halleriyle aleme nizam verirler. Ne aczlerini bilirler ne hadlerini.
Varlıklarını kendilerinden, sahip oldukları zenginliklerini dehalarından bilirler.
Yerde ve gökte ve her ikisi arasında ne varsa insanlık için dediğini o kendisi için anlıyor. Buna sebep başkasının elinde ne varsa kendisinin bildiği için onu elinden almayı hakkı görüyor hatta neden kendisine ait olanın başkalarının elinde olabileceği bir türlü aklına ya yatmıyor, bir yanlışlık olmalı diyor.
Müstağni bir tavırla haksızlık ediyor, taşkınlık yapıyor ve zulmediyor.
Allah yaptıklarının karşılığını vermeyince ya da insanlık bir olup haddini de bildirmeyince bu durumdan yaptıklarının yerindeliğinin delillerini çıkarıyor. Bilmiyor ki bilen biliyor.
O şöyle buyuruyor:
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.” (en-Nahl 16/61)[2]
Ey mazlumlar, haksızlık ve zulme uğrayanlar! Bu haddini bilmezlerin öyle olmalarında acaba sizin hiç mi kusurunuz yok. Bu ejderhalar küçücükken başları ezilesi yılan idiler de siz onları ilgisizliğinizle ve nemelazımcılığınızla beslediniz ve onlar bu hale acaba öyle mi geldiler. İsterseniz siz de şu ayeti okuyun:
“Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder”. (eş-Şûrâ 42/31)[3]
Kul bilmeli ki başına her ne geliyorsa kendi kusuru yüzünden gelir. Şimdi biçtikleri belki güzün ektikleridir. Ödediği fatura ihmallerinin bedelidir. Belki gecikme zammıdır. Daha kötüsü belki yoldadır.
Ama O, o kadar yüce ki gene de çoğunu affediyor. Ödediklerimiz ıskontolu bir tediye oluyor. Ne var ki bize bu bile ağır geliyor.
Ya Rabbi! Yüzümüzü sana tuttuk!
Kulluğumuzu belli ki unuttuk
Sen Vedud’sun kullarını seversin
Anne kucağında debelensek de asi bir çocuk gibi
Sen yine de esirgersin bizi
Müstağnilik uymaz bize, aç ve bî ilacız.
Evvel ahir her daim ya Rab Sana muhtacız!

04.02.2013
GARİBCE


[1] يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللَّهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (17) [الحجرات : 17]
[2] وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ [النحل:61]
[3] وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ  [الشورى]

3 Şubat 2013 Pazar

Zor zamanlarda paylaşma: Ev üstüne ev olur mu?



İki sene önceydi… Bir yaz mevsimi Dımaşk’ta yani Şam’da idik. Şam’ın elbet pek çok güzelliği vardı.
Dinî yönden, ortak tarihimiz yönünden, aynı kültürün çocukları bakımından hep iç içeliğimiz vardı.
İnsanları tip olarak da bizlere çok benziyor, fazla esmer değiller.
Rahmetli babamın bir halay türküsü vardı.
Güzellerde üç güzel var sevecek
Biri oğlan biri gelin kız da var.
Oğlan gelin senin olsun kız benim…

Yemeklerde üç yemek var yiyecek
Biri şeker biri şerbet bal da var
Şeker şerbet senin olsun bal benim.

Şehirlerde üç şehir var sevecek.
Biri Halep biri Antep Şam da var
Halep Antep senin olsun Şam benim

Aklımda kalmış… Ahbaplarıyla birlikte kısır düğün yaparlar, halay çeker oynarlardı. Odalarda ayaklarını vurma sebebiyle ökçe izleri belli idi.
Şam deyince benim aklıma bu dizeler gelirdi. Halep Antep senin olsun Şam benim.
Belli ki Şam’ın çok özel bir yeri, şehirler içinde ayrıcalıklı bir konumu vardı.
Torosların kuzey eteklerinde mesken tutmuş bizimkiler, bu türküye bakılırsa Halep- Antep- Şam civarının ortak kültürünü yaşatıyorlardı. Belki oralardan göç etmiş gelmişlerdi. Belki yazın Toroslara çıkıyorlar, kışın oralara iniyorlardı.
Sonra bu türküyle sınırlı kalmadı elbette. Suriye gezimiz oldu ve bu kardeş ülke ile ilgili genel bir fotoğraf gördük.
İki yıl öncesi ise bir yaz tatilini Şam’da geçirme imkanımız olmuştu. Bize göre kaldığımız şartlar bir tür imkansızlığın adresi gibiydi. Bütün sıkıntılara rağmen çok güzel bir tecrübeydi. Şam’ın insanlarını yakından tanıma imkanı bulmuştuk.
Üstad Hüsameddin Farfur’un evinde çoğu Türk yüz elli kadar hoca ve öğrencinin katıldığı Evkaf ve Kültür bakanlarının da hazır bulunduğu bir akşam yemeğinde çok duygulu anlar yaşamıştık. Kültür bakanının o gün gerek Türkiye-Suriye ilişkilerini konu edinen sempozyum vesilesiyle ve gerekse yemek öncesinde yapmış olduğu konuşmalar beni ve arkadaşlarımı çok mütehassis etmiş ve bir çoğumuz ağlamıştık. O gece arkadaşlarım içinde yaşça büyük olduğum için bir konuşma da benden istemişlerdi. Ben tutuklu başlayan ilk cümlemden sonra açılmış arkamda Türkiye’nin varlığı hissiyle irticali bir konuşma yapmıştım.  Arapça tabii. Dilimden çok kalbim konuşmuştu. Bu kez duygulanma sırası onlardaydı, ağlayanlar, meczupların çığlık atması gibi tekbir getirenler olmuştu. Sonra da her iki bakan koşarak önümü kesip beni kucaklamışlardı.
Suriye ve Türkiye halkları kardeşti. Aynı dinin, aynı kültürün, aynı coğrafyanın, aynı tarihin çocuklarıydı.
Aramızdaki ilişkiler o kadar sıcaktı ki. Birçokları zaten akrabaydı.
Erdoğan çok seviliyordu. Benim de aynı soyadı taşımam başlı başına bir kredi idi.
Bizim gibi hocaların ve yüzlerce ilahiyat talebesinin artık ikinci bir kapıları vardı. Dil öğrenme ve geliştirme konusunda imkanlar o kadar kolaydı. Ucuz olsun derseniz uçakla Hatay’a iniyordunuz, oradan da otobüsle Şam’a sadece 25 lira gibi bir paraya ulaşabiliyordunuz. Türkiye’ye göre hayat bir hayli ucuzdu. Ticaret başlamıştı. Ortak bakanlar kurulu toplantıları yapıyorduk.
Murad Alemdar’ımızı bilmeyen yoktu. (Arapçada p sesi olmadığı için Polat’a Murad diyorlardı, her yerde görebildiğimiz Vestel Festel şeklinde yazılıyordu.)
Ne olduysa oldu!
İstibdada karşı Suriye halkı da hoşnutsuzluğunu dile getirdi ve kıyam etti.
Baskı ve zulüm başladı.
Özellikle belli bir kesim ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve komşu ülkelere mülteci durumuna düştü. Türkiye bu insanlara kucağını sonuna kadar açtı.
Kendi aşını kendi işiyle kazanan bu aziz insanlar bir anda karınlarını doyurabilecek bir tas aşa muhtaç hale geldiler. Çoğunun bir barınağı artık yoktu.
Sığınma ve daha kötüsü sığıntı halinde idiler.
Ya kurulan çadırlara ya da bir başkalarının, bir yakınlarının, bir tanıdıklarının yanına sığıntı oldular.
Geçen Mevlüt Güngör hocamızın cenazesinde Fatih camiinde Suriye’den kaçıp gelen bir hocamız ile buluştuk. Bize orada ders veren bir hocaydı. Evi vardı, eşi vardı, çocukları vardı ve evini geçindirebileceği saygın bir işi vardı.
Ailesini toplamış ve kaçmış, İstanbul’a gelmiş. “Nerede kalıyorsun?” diye soruyoruz. “Altı ay önce gelmiş bulunan Suriyeli bir tanıdığının kaldığı evde!”  diyor. Kendisi, hanımı, üç çocuğu ile birlikte bir tanıdığının kaldığı eve sığınmış bir halde.
Artık evi yok, maharetle yapmakta olduğu işi yok ve haliyle aşı yok.
Bu arkadaşımız tek değil, onun gibi yüzlercesi aynı kaderi paylaşıyor.
Küçük bir daireye bir aile zaten ancak sığıyor. Aynı evin üstüne bir ev daha sığdırmak zor olmalı. Fakat bu insanların sığıntı psikolojisiyle çaresizliğin pençesinde başkalarına yük olmaları sebebiyle hissettikleri eziklik çok daha ağır olmalı.
Paylaşmasını unuttuk.
Ben İmam Hatip dördüncü sınıfı rahmetli Ali dayımın evinde okudum. Evli ve dört çocuk babası iken yaşı küçük bir kızı kaçırmıştı. Yaptığı bu uygunsuz iş yüzünden adı Gavur Ali’ye çıkmıştı.  Yıllarca Adana’da akrabaları arasında kaçıp göçmüştü. Kızın yaşı dolunca da Develi’ye gelmişti. Babam da beni o sene kalmam için onun yanına vermişti. Belli bir işi yoktu. Çok fakirdi. Kiraya tuttuğu evin bir mutfağı bir de odası vardı. Alt katta ayrıca bir oda daha vardı. O oda ısıtılamıyordu, o yüzden de kapatılmış gibiydi.
Dayım, çocukları ve iki hanımı hepimiz aynı odada yatıyorduk. Bunu bugün bizzat bu olayı yaşamış biri olarak ben dahi kabul edemiyorum, yok canım, olmaz öyle bir şey diyorum. Ama olmuştu ve ben o sene işte öyle okumuştum.
Paylaşmak işte böyle bir şey idi.
Gavur Ali bunu başarabilmişti. Ama Müslümanlığı kendi tekellerinde görenler acaba aynı şartlarda böyle bir özveride bulunabilirler miydi? Bu işler sınanmadan bilinemezdi.
Şimdi artık çok zenginiz. Üç oda bir salonlu evlere küçük diyoruz. İki üç kişi koca koca evlerde oturuyoruz. 
Artık misafir de gelmiyor. Biz de istemiyoruz.
Türkiye genelinde fazla konut stoku olduğu söyleniyor. Demek ki birçok ev boş duruyor.
İşte böyle bir ortamda bu soğuk kış günlerinde dışarıda derme çatma barınaklarda, köprü altlarında, kuytu yerlerde, karton kutularda hayatta kalma mücadelesi veren insanlarımız bulunuyor. Belediyelerimizin bu insanlara sahip çıkması yüreklerimize su serpiyor.
Allah buyuruyor: “Sana neyi harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Fazlasını!”
“Fazlası” ne?
Karnımızın doymasından sonra yemeye hala devam ettiğimiz lokmalar mı?
Giymediğimiz kat kat elbiseler mi?
Kullanmadığımız evler ve hatta odalar mı?
İşimiz zor gibi.
Bu dostların ülkemize sığınmalarıyla işler daha da zorlaşmış gibi.

Selam olsun Pir Sultan Abdal’a! Dizeleri duygularımıza tercüman olacak gibi!  

Kadir Mevlâm Senden Bir Dileğim Var,
Beni Muhannete Muhtaç Eyleme.
Yedi Deryalara Gark Eyle Beni,
Yine Muhannete Muhtaç Eyleme.
Muhannetin Suyu bulanık Akar,
Değdiği Yerleri Od Olur Yakar.
Eyilik Etmeden Başına Kakar,
Yine Muhannete Muhtaç Eyleme
Muhannetin Sözü Pareli Oktur,
Lûtfuna Kerem Et İhsanı Çoktur.
Sağ Elin Sol Ele Faydası Yoktur,
Yine Muhannete Muhtaç Eyleme.
Ben Dertli'yim Hak Ayırsın İşimi,
Kaygılara Saldım Garip Başımı.
Varsın Kurtlar, Kuşlar Yesin Leşimi,
Yine Muhannete Muhtaç Eyleme.

Nice insan vardı; kan kusar, ama kızılcık şerbeti içtim der.
Nice ciğerler çekilen acı ve ıstırapların ateşinde göğünür. Komşusu kebap yiyorlar sanır.
Ve Allah buyurur:
“Ve fî emvalihim hakkun li’s-sâili ve’l-mahrûm!”
“Ve onların mallarında, ihtiyaç içinde olup isteyenin de iffetinden dolayı isteyemeyenin de hakkı vardır!”
Dua ile!

03.02.2013
GARİBCE


2 Şubat 2013 Cumartesi

“Âkıle”den sigortaya bir türlü gelemedik!




Kader var mı?
İnsan olmamız kaderimiz mi?
Anne ve babamızı seçmemiz ve içine gözümüzü açtığımız dünyamız, dinimiz, kültürümüz kader mi?
Ben neden bu kadar hızlı değişimlerin yaşandığı dönemin çocuğuyum da benim büyük büyük… büyük dedem bedavet çadırı içinde dünyaya gelmiş.
Bugünkü durduğumuz yerden baktığımız zaman Cahiliye dönemi dediğimiz devrelere tekabül eden bu dönemlerde insanlar varlıklarını nasıl sürdürüyorlardı?
İslam gelince bu kabilden kurumlara ne kadar müdahale etti?
Türk illerinde durum ne idi? Türk olmamıza rağmen fazla bilgimiz yok. Ama Arab’ın atasına ötesine baktığımızda hayat şöyle yürüyordu.
Bir kabile içinde belki bir çadırda hayata gözünü açıyordu yeni doğan. Cinsiyeti önceden bilinmediği için merakla bekleniyordu. Erkek idi ise sevinç getiriyordu. Kız idiyse yasa boğuyordu. Kız müjdesi alındığında öfkeden mosmor kesilenler az değildi. Diri diri toprağa mı gömsündü, yoksa arıyla bağrına mı bassındı?  Çünkü her an çapul olabilirdi ve kızlar/ kadınlar çapulda her zaman kaybedilebilecek üyelerdi. Onlara uzanan eller, namusa uzanırdı, onlar kirlenince tüm kabile kirlenirdi.
Erkek öyle mi? Büyüyecek, at binecek kılıç kuşanacak, kabilenin şerefini koruyacak, ava gidecek avlayacak, ekecek biçecek, dağa çıkacak meyve toplayacak, baskınlar yapacak, çapullara katılacak, öc alacak… kabilenin güvenliği ona emanet edilecek…
Kabilenin erkek üyeleri arasında müthiş bir dayanışma olacak. Olur ya içlerinden biri esir düşerse fidyesini tüm kabilenin erkek üyeleri ödeyecek, hata yoluyla bir öldürme fiili işlerse kan bedelini tüm kabilenin erkek üyeleri üstlenecek, elden ayaktan düşer ve bakıma muhtaç hale gelirse, bakımını (nafaka) tüm kabilenin erkek üyeleri üstlenecek. Her erkeğin durumu böyle olacak.
İşte bu dayanışma ve güvenlik şemsiyesine Araplar “Âkıle” demişler.
Tamamen kabile esaslı ve erkek üyeler (asabe) arasında söz konusu olan bir dayanışma ünitesi.
İslam gelmiş, tamam demiş bu bize uyar! Aynen kabul etmiş ve Âkıle sistemi İslam’ın bir müessesesi oluvermiş.
Hz. Ömer gelmiş bakmış dayanışma kabile üyeleri arasından daha çok Divan’da aynı sayfada kayıtlı olan üyeler arasında. Demiş ki Âkıle divan üyeleri olmalı ve uygulamayı o şekilde sürdürmüş.
Aradan asırlar geçmiş. Esnaf kuruluşları, loncalar ortaya çıkmış. Meslekleri ile ilgili olarak kendi aralarında dayanışma sandıkları oluşmuş. Bugün pek çok oda var ve her oda kendi üyelerini güvenlik altına alma çabasında.
Sonra ülkeler tüm vatandaşlarını güvenlik şemsiyesi altına almanın gayreti içerisine girmişler.
Güvenlik çeşitli sektörler ve iş kolları itibariyle alanlara ayrılmış.
Söz gelimi trafik ayrı bir alanı oluşturmuş ve bütün trafiğe çıkan araçlar arasında bir dayanışma ve riski paylaşma anlayışı fevkalade ince istatistik hesaplara dayalı bir biçimde kurumsallaştırılmış ve trafik sigortası diye bir kurum ortaya çıkmış. Bu mecbur hale getirilmiş. Bugün herhangi bir şekilde trafik kazasına katılan kimsenin verdiği ya da uğradığı zarar tazmin edilebilmektedir. Bütün bu risklerin karşılığında belli bir ücret (prim) ödenmesi yeterli görülmektedir.
Garibce nazarında gök kubbe altında yeni bir şey yoktur. Dün adına âkıle denilen sistem adı değil amma işlevi itibariyle bugün de aynısıyla ve de gelişmiş şekliyle vardır. Kurumlaşmıştır. Bunu devletler yapabildiği gibi kâr amaçlı özel sektör de yapmaktadır.
Bizim bazı fukaha hâlâ direniyor ve bu bize uymaz diyor. Niye denilince de çünkü bilinmezlik (garar) vardır, faiz vardır, kumar vardır… gibi beş para etmez argümanlar ileri sürüyor.
Adam hayatında hiç kumar oynamamıştır, haklı olarak kumarı bilmez. Ama bilmediği bir şeye o zaman nasıl benzetir. Sen kumarı oyunda oturduğu evini, altındaki arabasını ve hatta bilmem nesini üttüren adama soracaksın ve diyeceksin ki “Hemşerim, şu sigortaya kumar diyorlar, hele bir de bakalım gerçekten kumar mı?” Adamın cevabını ben tahmin edebiliyorum, ama haydi söylemeyeyim.
Neymiş? Garar (bilinmezlik) varmış… Yanlış yere bakarsan elbette öyle göreceksin. Bir kere doğru yere bakılmalı. Bu akdin konusu tamamen güvence elde etmektir. Hasar olursa tazmin edilecek, edilmezse bir şey lazım gelmeyecek. Her halükarda primler ise ödenecek. Dolayısıyla bu akitte akdin özelliği itibariyle konu “güvence”dir ve bu alınmıştır verilmiştir, sigorta şirketi primlerini almış buna mukabil sigorta yaptıran da güvence almış riski sıfırlayarak mal emniyetini sağlamıştır.
Neymiş? Kadere razı olmamakmış… Tedbir almak ne zamandır kadere rıza göstermemek olmuştur? Dün deve sağlam kazığa bağlanınca ancak gerçek tevekkül yapılıyordu. Bugünün sağlam kazıkları artık  güvence veren akitler olmaktadır.
Güvenlik ile ilgili riskler o kadar çoğalmış ve çeşitlenmiştir ki maşallah, tevekkeltü alallah  diyerek, yâ hâfız levhası asarak ayetelkürsi okuyarak bu riskler savulmaz olmuştur. İnsanlar yine okusunlar, yine sığınsınlar… ama tedbirlerini aldıktan sonra.
İşte bir hatıra:
Duran hocanın kızının düğününe gitmiştik. Hafız İhsan hocanın arabasıyla dönecektik. Kerim Abi ile ben önden ilerleyerek daha önce arabanın yanına vardık. Üsküdar sahilinde yol kenarına sırayla park edilmiş arabalar ve hepsinin camına tutuşturulmuş park yasağı ihlali sebebiyle ceza makbuzları var. Kerim Abi hemen göstermeden makbuzu aldı ve arabaya bindik. Kerim Abi takılmaya başladı. İhsan hocaya: “Hocam!” dedi. “Bütün arabaların önünde ceza makbuzu vardı. Bak seninkinde yok. Bu nasıl oluyor?”.
İhsan Hoca kendinden gayet emin: “Biz” dedi “arabayı koyarken ayete’l-kürsiyi okuyoruz, daha kimse dokunmuyor!”.
Kerim Abi ve ben eve varıncaya kadar İhsan hocaya takılmaya devam ettik. “Hocam ne okudun? Kaç defa okudun? Etrafına üfürdün mü…? Daire içine mi aldın?” gibi sorularla tadını çıkardık. Nihayet eve varıp da inince Kerim Abi makbuzu uzattı ve: “Buyur! dedi. Arabanın ceza makbuzu!”
Hepimiz çok gülmüştük.
Belli ki bu kez İhsan Hoca’nın okuyup üfürmesi işe yaramamıştı.
Biz Allah’ın Rezzak olduğuna inanırız. İş yerlerimize “er-Rızku Alallah!” levhası asarız. Ama hiçbirimiz, bu imana güvenle rızkımızı ağzımıza koyması için tembel tembel beklemeyiz.
Neymiş efendim? Bilinmezlik ve cehalet varmış. Bunların hiçbiri âkıle sisteminde, mevlâl-muvâlât akdinde mevcut bulunan bilinmezlikten, garardan… fazla değildir.
Mevla’l-muvalat şudur: Hiç kimsesi olmayan bir kimse size geliyor ve diyor ki: “Gel aramızda bir anlaşma yapalım. Ben bir cinayete karışırsam diyetimi sen öde! Ben ölünce de ne malım olursa varisim sen ol!”
Bu akdi fukaha caiz görüyor.
Onlar o gün için nasıl caiz idiyse, bugün de bu kurumlaşmış yapılar caiz olacaktır. Bir kurumun adı ya da şekli çok da önemli değildir. Önemli olan onun işlevidir, icra ettiği fonksiyondur.
Dün olduğu gibi bugün de insanlarımızın huzurlu ve güven içinde olmasını sağlıyorsa, dünün kurumlarını benimseyip sahiplenen İslam, bugünün kurumlarını neden yok saysın, hatta mahkum etsin.
Bize lazım olan huzur ve güven. Bunu dün büyük büyük babalarımız âkıle kurumu ile elde etmişler ve benimsemişler. Biz de bugünün çocukları olarak âkılemizi asabe ile nasıl belirleyebiliriz. Asabe mi kaldı. Kabile mi var?
Allah kimseyi yoksul düşürmesin. İçimizden biri yoksul düşse yakınlarından hiçbiri elini uzatmıyor, gene yükü devlet ve devletin oluşturduğu sosyal kurumlar üstleniyor. Gerçeklik bu. Nice zengin insanların yakınları yoksulluk içinde hayatlarını yaşıyorlar.
Hal böyle iken dünkü işlevleri daha rafine edilmiş kurumlar olarak ortaya çıkan ve üstlenen sigorta vb. kurumları mahkum etmek esasen burada anlatmaya çalıştığımız aşamaları takip edememek ya da hesaba katmamak anlamına gelir.
Dün güvenlik önemliydi ve bunun için erkeklerin kavvamlığına ihtiyaç vardı.
Bu gün de güvenlik aynı derecede önemlidir. Ancak artık bu kurumlar yoluyla karşılanıyor. Askeriye ve emniyet teşkilatı profesyonel güvenlik hizmetlerini üstlenmiş durumdalar. Bunlar artık para ile satın alınan hizmetler olmuştur/ olmalıdır. Bunların yetişemediği yerlerde özel güvenlik şirketleri devreye girmiş bulunmaktadır. İnsanlar bunlara önemli aidatlar ödüyorlar. Ne için? Güvenlik için?
Peki bu caiz oluyor da aynı güvenlik saikıyla sigortaya prim adıyla ödenen meblağlar niye caiz olmuyor?
Görüldüğü gibi deveye neden boynun eğri demişler, nerem doğru ki demiş.
Doktorlar tanı koyacakları zaman kitaplardan değil, hastadan hareketle tanı koyarlar ve reçete yazarlar.
Bizim bir kısım fukaha ise kitapta ne yazdığına bakıyor. Hareket noktası olarak onu görüyor. Oysa gerçeklik dışarıda, karşımızda, hayatın içinde hem de çırılçıplak bir vaziyette duruyor.
Biz sağlıklı tanıyı, işe hastadan başlayan doktor gibi olgudan hareketle başlarsak koyabiliriz. Verdiğimiz hükümler hayat içinde karşılığı olacağı için kabul görür. İnsanları İslamlık dairesi içinde o zaman daha kolay tutabiliriz.
İslamlığı, yapıp ettiklerimizin ahlakîliği ile ortaya koyamazsak, dar kalıplar içinde birtakım görünürlüklere indirgemek gibi bir sonuca müncer oluruz.
Sadece görünürlük üzerinden ortaya konulan bir İslam bize huzur getirmez.
Hz. Peygamber kendi çağının genel geçer kurumlarını ipka etti. Ne pazara karıştı, ne dinar ve dirheme.
Buna mukabil “Verdiğiniz sözlere riayet edin!” dedi.
“Kimseyi aldatmayın. Ölçü ve tartıda hile yapmayın!” dedi.
Ölçü ne idiyse gene o oldu. Tartı ne idiyse gene o olarak kaldı.
“Bizi aldatan bizden değildir!” dedi.
Hayatın içinde öteden beri yürümekte olan kurumların işlerliğine ahlakîliği getirdi.
Haddizatında insanlığın vicdanında mahkum olmuş zulümlere yol vermedi. Onları kaldırdı. Kan davasını ayaklar altına aldı. Sömürüye yol açan tefeciliğe son verdi. “Ne zulmedin ne de zulme uğrayın!” dedi.
Daha ne desindi?
Selam olsun!
Dua ile!

02.02.2013
GARİBCE

1 Şubat 2013 Cuma

Şiddet para ediyorsa iyidir!





Şiddetin her türlüsüne karşıyız…
Ama cebimizi parayla dolduracak organizasyonlar varsa o zaman elbet vardır bunun bir kılıfı. Görmezden gelebiliriz.
Mesela spor deriz. Yarışma deriz.
Boks müthiş bir şey!
Ringde iki kişi öldüresiye vuruşsunlar… Yüz binler her inen yumrukla birlikte hop otursunlar hop kalksınlar. Tuttukları tarafa göre ya canları yansın, ya ohları artsın… Perde arkasındaki üç beş organizatör ise paraları süpürüp götürsün.
Oh ne âlâ! Ne müthiş bir şey!
Yakın çekimlerde görmüşüzdür; inen yumrukla birlikte saç diplerinde ne kadar ter varsa başın etrafında bir hale oluşturacak şekilde uçuşuyor. Sade nurdan haleler olmuyor kutsalların başı üzerinde, bir de böylesine kurbanların başları etrafında terden, kandan haleler oluşuyor.
Taraftarlar öfke ve kin kusuyor.
Boğa güreşleri… ve etrafı götüren kan kokusu…
Her sadmede ayyuka çıkan oleyler…
Dün arenada insanları parçalatanlar, şimdi ringlerde insanları yere indiriyorlar, nice canlar hemen oracıkta, niceleri de aldıkları darbelerin neticesi ileriki hayatlarında “gô ekin yolunmuş gibi” çekip çekip gidiyorlar.
Neymiş spormuş!
Olmaz olsun böyle bir spor ve böyle bir anlayış.
Değerler ölmüş, değerlerle birlikte insanlık da ölmüş.

İşte size bir haber:
http://adfarm.noktamedya.com.tr/www/delivery/lg.php?bannerid=1275&campaignid=835&zoneid=46&loc=1&referer=http%3A%2F%2Fspor.haber7.com%2Fdiger-branslar%2Fhaber%2F983789-boyle-sporcu-olmaz-olsun-ringde-oldurdu&cb=281c06eac1___oOo___
Haber7/ 30 Ocak 2013
Ringde ölüm. Endonezya'da 17 yaş boks maçında genç boksör hayatını kaybetti. Tubagus Sacti ve Ical Tobida adlı boksörlerin maçında köşeye sıkışan ve çok yorulan Sakti ellerini yukarı kaldırıp aslında rakibinin kendisine vurmamasını bekledi. Ancak bu hareket ona pahalıya mal oldu. Genç boksör hakem araya girmeden aldığı son yumruktan sonra şuurunu kaybetti, gözleri döndü. Beyin kanaması geçiren Sakti kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti.
Haber üzerine yapılan birkaç kısa yorum:
-Boks sporsa savaş olimpiyattır.
-Ne zamanki bunun ve buna benzer ilkelliklerin adı spor olmaktan çıkarsa, işte o zaman ilkellikten kurtulduk, insanlar medenidir diyebiliriz.
-Buna spor adını veren beyinsizlere ne demeli... dövüşün sporu mu olurmuş?...
___oOo___
Bu ve benzeri yorumlar insanlığın vicdanının tüm sessizliğine rağmen hala geleceğe dair umudu yaşatacak durumda olduğunu gösteriyor.
Huzur ve mutluluk duyabileceğimiz bir dünya istiyoruz.
Bize yeniden hayat verecek değerlerimiz olsun diliyoruz.
Dua ile!

01.02.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...