9 Şubat 2013 Cumartesi

İnsanlığın hizmetinde yeni üreme teknikleri: Klonlama




Haber özeti: Dünyanın ilk boz ırk klonlarında anne mutluluğu... TÜBİTAK, İstanbul, Uludağ ve Namık Kemal üniversiteleri iş birliğiyle yürütülen "Anadolu Yerli Sığırlarının Klonlanması" projesi kapsamında klonlanan "Nilüfer" ve "Kiraz" isimli gebe boz düveler anne oldu.
Kulak dokusundan üretilen embriyonların fakültedeki taşıyıcı annelere aktarılmasıyla klonlanan Nilüfer ve Kiraz, anne olmanın adeta mutluluğunu yaşıyor. Nilüfer 9 Ocak'ta Kardelen isimli buzağı dünyaya getirirken, Kiraz ise 2 gün sonra Karakız isimli buzağıyı doğurdu. (Haber 7/ 22.01.2013)
___oOo___
Klonlamanın ilk haber yapıldığı günlerde herkes bir şeyler söylemişti. Bir kısım insanlar da din adına “Bunun yaratıcılığa soyunmak” olduğu gibi söylemlerde bulunmuşlardı.
Her teknolojinin kötüye kullanma riski vardır. Nükleer teknoloji şu anda insanlığı aydınlatmaya hizmet ediyor. Pek çok hayırlı amaç doğrultusunda kullanılıyor. Ama aynı teknoloji Hiroşima üzerinde ölüm kustu, yıkım oldu.
Klonlama da nihayetinde bir teknoloji. İnsan sahip olduğu akıl ile keşifte bulunuyor. Keşif, var olan bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırarak onu gün yüzüne çıkarmak demektir. Yaratıcılık (yoktan var etme) Allah’a mahsustur. Ama yaratıcının yaratmış olduğu bir düzeni, onun işleyiş mekanizmasını ortaya çıkarmak ve bunu bir teknolojiye dönüştürerek insanlığın hizmetine sokmak, halife olarak insanın yapması zaten gereken bir şey olmalıdır.
İnsanın kendisinden beklenen doğrultusunda, kâinattaki mevcut sırları ortaya çıkarması ve bunları hayırlı, yararlı işlerde kullanması kimilerine göre çizgiyi aşmak görülüyor. Oysa bu üzerine sorumluluk binen insanın yetkisi dâhilinde olan bir şeydir. Bu yetki sorumluluk anlamında yani eğer yapmamış ise sorumlu olacağı türden bir durum şeklinde algılanmalıdır.
Allah, Hayy’dır ve bütün hayatların kaynağıdır. İnsanı balçıktan yaratmış ve ona Ruhundan üflemiş ve böylece o can bulmuştu.  Sonra üremeyi belli bir sünnete (doğal yasaya) bağlamıştı. Bu yasaya göre üremek için yeterli koşullar bir araya geldiği zaman maksat hâsıl oluyordu.
Bunun doğal yolu bir erkekle bir kadının bir araya gelmeleri idi. Kanun nasıl işliyordu, kimse bilmiyordu. Ama bilinen bir şey vardı: Erkek ve kadın bir araya gelirlerse, işte o zaman üreme gerçekleşiyordu. Doğal yasanın işlemesi için ahlakilik, meşruiyet gibi şartlara gerek yoktu. Yani bir erkek bir kadın bunlar kim olursa olsun, hatta ister kadın erkeğin kendi kızı, ister bir yabancı olsun birleşme vuku bulmuş ve yeterli şartlar da bir araya gelmişse üreme hâsıl oluyordu. Doğal üreme yasasının şartları bu kadardı. Bunun ötesinde kadın ve erkek arasında helallik şartı gibi hususlar doğal üreme yasasına zait ahlakî, şerî, örfî vb. şartlardı.
İmdi insanlar zamanla bu yasayı keşfetmişler ve bunun için yeterli koşulları tespit edip normal ilişki yolu dışında başka bir yolla bu unsurları bir araya getirmişler ve sonra sonucu beklemişler: Sonuç başarılı. Çünkü uygulanan bu yeni tekniklerle yaratılış için gerekli olan yeterli koşullar oluşturulmuş. Ha, bu ortaya çıkan yeni ürünün meşruiyeti, ahlakiliği bu oluşumdan tamamen bağımsız ayrı kriterlere bağlı değerlendirmelerdir.
“Siz kim oluyorsunuz da yaratıcılığa özeniyorsunuz” şeklindeki bir çıkış aslında abes olmalı. Çünkü yaratıcılığa özenilmiyor ki, yaratıcılığın keşfedilen yeterli koşulları bir başka yol ile oluşturulmaya çalışılıyor.
Hayvanların üremesinde eşlerin nikâhlı ya da sahipli olması şartı gibi şerî bir gereklilik yoktur. Bunun ötesinde hayvanların üremesini sağlamanın yeterli koşullarını oluşturacak tabii olanın dışında yeni yöntemler de bulunmuş ve bunlar başarı ile uygulanmışsa bu başarıyı sadece tebrik etmek gerekir.
Şu da bir kayd-ı ihtirazi olarak akılda tutulmalıdır: Bir zaruret ve mübrem ihtiyaç olmadıkça hiçbir alanda doğal yollar terk edilmemelidir. Söz gelimi bir nikâh akdi içinde de olsa hiç tensel temas oluşmadan, eşler bir olmadan onlardan alınan sperm ve yumurtaların tüpte döllenmesi ve rahme yerleştirilmesi sonucu –bir zarurete müstenit değilse- çocuk sahibi olunması normal bir durum gibi de görülmemeli. Eşlerin birbirine, anne baba ve çocuğun her birinin diğerine fevkalade yakınlık duymaları için maksadın tamamen doğal yollarla elde edilmesinin son derece önemli katkısı olacağı göz ardı edilmemeli.
Dokuz ay karında taşınmayan, doğumu için sancısı çekilmeyen bir çocuk genetik olarak senin olsa ne olacak? Hz. Peygamber, “Saygı kime olmalı?” şeklindeki bir soruya üç kez “annene”, dördüncü de de “babana!” demiş. Her anlamda çocuk ile bütünleşme ve onu benimseme çilesini çekmeyle doğru orantılı gibi gözüküyor.
Şu Allah’ın işine bak ki, üreme gibi hayatî bir yükü doğal yoldan karşılama durumunda ne kadar da zevkli hale getiriyor? Yolun meşru olması halinde ise bir de üstelik sevap veriyor.
Eee! Ne diyelim. Hamd olsun, şükür olsun!
Tabi, bu gibi teknolojilerin gayri ahlaki ve gayrimeşru şekillerde kullanımı da mümkündür. Bu ihtimal, bu yöntemlerin esasen bir yöntem olarak meşruiyetini ortadan kaldırmaz. Nitekim doğal üreme yolunun da gayrimeşru şekilde olması özünde pekâlâ mümkündür. Bu ihtimal var diye, normal olan bu yolun kapatılması gibi bir durumu kimse düşünmemektedir.
Dua ile!

09.02.2013
GARİBCE


8 Şubat 2013 Cuma

İnek almir! Dana emmir! İmdi bu dili kim anlir!



Garibce bugün Fakültemize İzmir'den gelen Hüseyin Elmalı hocadan öğrenmiş olduğu bir Erzurum deyişini Feys’de paylaştı.
İnek almir! Dana emmir!
Arkasından da bir soru sordu:
İmdi bu dili kim anlir?
Yorumlar geldi: Bir ikisi şöyle idi:
Erzurumliler anlir değerli hocam:))
O anlıyır bu anlıyır biz anlıyormuyuz
Burcu kızımız “İlmi olan vermek istemiyor, ilme ihtiyaç duyan almıyor” şeklinde güzel bir yorum yapmış.
Bir Azeri dost şöyle diyor: Ben anlıyorum Hocam: İnek almıyanda eyitmek lazım, buzov emmiyende yollamaq lazım :)
Oysa menim mahsad başka idi.
Men sorirem ve direm ki bu dili kim anlir?
Cevaplara bakirem. Menim mahsad bu değildir direm.
Garibce ne güne durur? İşte ondan beklenilen de budur: Desin bakalım maksadı ne?
Efendim ben bu soru ile “Bu ağız ile söylenmiş bu sözü kim anlar” demeyi kastetmedim. Asıl kastım değişimin dile yansımasına bir örnek teşkil edecek bu sözü sizlerle paylaşmaktı.
İmdi bu söz ne demektir:
Önce “inek”ten başlamalı. İnek sığır cinsinin dişisine denir. Sığırı biliniyor farz ederek açıklamaya devam edelim: Yeni doğana buzağı denir. Buzağı biraz büyür dana olur. Dana biraz büyür dişi ise düve erkek ise erkek dana ve ardından tosun olur. Aynı zamanda boğalık çağına da ermiş olur. Kolay kolay zapt edilemez. Damızlık olarak tutulmayacaksa eğer iğdiş edilir, burulur ve böylece öküzlüğe terfi eder. Öküz olmanın bir raconu vardır. Oha’dan anlar; ohasına göre kağnıyı durdurur ya da zelve kırdırır. Günümüzde öküzlere ihtiyaç kalmadığı için erkek danalar –damızlık boğalar hariç-  belli bir iriliğe erişir erişmez doğruca kesimhaneye sevk edilirler. Et ihtiyacını karşılarlar.
Düve ise gebe kalır ve yavrular, böylece o da ineklik mertebesine yükselir. Öyle bir anda ne öküz olunur ne de inek. Her şeyin bir raconu vardır. Âdâb dahi yerine göre bunlar üzerinden öğrenilir. Mesela “Öküz olmadan göbe etmeye kalkışmak!” çok büyük bir ayıptır ve kendini bilmezliktir. Her şeyin bir vakti saati vardır.
Öküz olacak dana yürüyüşünden belli olur. Bazen b.kundan da anlaşılır. Bu adam olacak çocuklar için de söylenir.
İneğin almasına gelince, hayvan yavrulayınca buzağısını benimser ve emzirir. Normal davranış şekli budur. Bazen ise inek kendi yavrusunu kabul etmez, onu bir türlü yanına yanaştırmaz ve teper emzirmez. Bu durum önemli bir sorun oluşturur. Tabii çaresizlik diye bir şey yoktur. Her şeyin bir çaresi vardır elbet. Mesela muska yazdırmak bunun bir yoludur. Bir iki yumurtaya yahut bir pilice bu iş bağlanabilir. Ama daha etkin olanı –hem de rasyonel- yakmaktır. Diyeceksiniz ki ne yakması? İneği buzağısına yakmak. Ben bunu görmedim ama keçinin oğlağa nasıl yakıldığını bilirim. Bu işi bilen biri bunu yapıyor ve sonunda inek buzağısına, keçi oğlağına, koyun kuzusuna yakılınca daha önce almayan yani yavruyu emmek üzere yaklaştırmayan hayvan almaya başlıyor. İşlemin esası, kendi vajinal salgısı ile yavruyu ovmak ve tuz ile birlikte kendi salgısını yalatarak hayvanın kendi kokusunu yavruya sindirmek oluyor.
İnek almazsa yakma işiyle sorun böylece çözülmüş oluyor.
İyi de bir de dana emmiyorsa! İşte o zaman sen sahibinin çilesine bak. İneği mi yaksın, buzağıyı mı halletsin (ona ne edeceğini ben de bilmiyorum). Benim böyle bir olayın çözümüne tanıklığım yok. Ama belli ki çok zor gibi gözüküyor.
Şimdi dört kelimelik bir sözün izahı için benim bu kadar yazı yazmam gerekiyorsa ya aklımdan zorum var demektir ya da hakikaten ortada düşünülmesi gereken bir durum vardır.
Durum şu ki dil, diğer canlı organizmalar gibi hayatın içinde doğar, gelişir ve sonunda ölür.
Bizim, hayatımıza yön vermek, zor ve mudil konuları açıklamak üzere ödünç aldığımız (istiare) bütün durumlar yaşanılan ve bilinen hayatın içinden olur. Bizim kullandığımız bu deyişler bizzat bizim kendi yaşadığımız hayata aitti ve dilde olan bu öğelerin hayatta karşılıkları vardı.
Din dili, tarım toplumunun dili idi.
Kültür tarım toplumuna aitti.
Bunun tabii sonucu olarak da bizzat yaşanılan hayatın içinden hareketle belirlemeler yapılmaktaydı.
Diyet deve üzerinden,
Zekat, deve, sığır, davar (koyun-keçi) üzerindendi. Maaştan değildi, çünkü maaş yoktu.
Öşür, hububat (tarım ürünleri) üzerindendi. Kira gelirlerinden değildi çünkü böyle bir sektör yoktu.
Sadaka-ı fıtır yarım ya da tam ölçek hurma, arpa, buğday… idi.
Haklar tahıl ile ödenirdi. Ne hakı dendiğini duyar gibiyim: Çobanlık, imamlık, bekçilik, un öğütme, yarma dövme, ırgatlık… gibi satın alınan ne kadar hizmet varsa hak diye onlara denirdi. Çobanlık hakı, değirmen hakı, dink hakı gibi (Bu arada bizim dingimiz vardı ve bir ara işletmesi benim üzerimdeydi).
Ölçekler de ortalama parmak, tutam, karış, ayak, zira, kulaç… gibi şeylerdi. Ağırlık ölçü birimi iki ucu kesik arpa tanesi ve bunun katlarıydı, hacim ölçüsü avuçtu ve bunun katlarıydı… Müd, sa’, vesk… gibi.
Kısaca bunların hepsinin hayatta karşılıkları vardı.
Şimdi… Şimdi yok.
Bunların hepsi değişmiş vaziyette.
Ama kadim kitaplarda ve eskilerin dilinde kısmen yaşamaya devam ediyor.
Ne var ki sanayi ve arkasından bilgi ve finans çağının çocukları olan yeni nesiller bunları anlayamıyor. Niye? Çünkü yaşadıkları hayatta karşılıkları yok.
Mesela: “El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu batman sanır?” dedik.  Kavunu, karpuzu, patatesi, soğanı… hayatında bir kez olsun batman ile satın almamış bu yeni neslin çocukları batmanı (sekiz kiloluk bir ağırlık birimi) bilmez. Batmanı bilmeyince de sözü anlamaz. Sadece sezer. Sezgi de, bilgi için yeterli olmaz.
“Öküz olmadan göbe etmeye kalkışma!” dediğiniz zaman birisine yeni nesil size nasıl tepki verir? bilinmez.
“Halep ordaysa arşın burada!” ne demektir?
“Tezekten terazinin tezekten olur dirhemi!” Tezek ne, dirhem ne? Ne bilsin bizim İstanbul çocuğu.
Ben Aralık müftülüğü yaptığım 1979 senesi kışı tezek yakmıştım ve bilirim. Hatta oradaki adı “kokaryakıt” idi ve pek bir meşhurdu.
Hükümet, Erzurum'a bir yazı göndermiş:
“Kışın soğuk geçeceği anlaşılmaktadır... Kullandığınız yakıtın cinsini, kod numarasını ve stok durumunu acele bildiriniz.”
Erzurumlu bir köy muhtarı da hemen Ankara'ya cevap yazmış:
'Yakıtımız pohtir...
Kod numarası yohtir.
Stokumuz ise çohtir.”
Bizim kokaryakıtın da galiba kod numarası yoktu. Odun kömürüne yakın ayarda bir ısı verirdi.
Öküzün trene bakması ne anlama geliyordu.
Öküzün altında buzağı arama, münasebetsizliği anlatmaya yetiyor muydu?
Ev danası öküz olmazdı. İyi de siz bunu Fakültenizde asistan olmuş bir mezununuza söyleseniz, bu bir iltifat mı ya da hakaret mi olarak anlaşılırdı?
Bir götü boklu dananın, bir dam sığırı boklamasının, bugünkü hayatta karşılığı ne idi?
Öküzün ölümü ile ortaklığın bozulmasının ilgisi neydi?
Bu ve benzeri binlerce soru sorulabilir.
Bunların hepsi vaktiyle yaşanılan hayattan alınmış ve herkesin hemencecik anlayabileceği bir anlamı somutlaştırma amaçlı kullanılmıştı. Şimdi yaşanılan değişimle biz anlamı daha açık olan sözlerle anlatacağız derken, önce sözün anlamını anlatmaya mecbur mu kalacağız.
Ya da yeni bir dil mi geliştireceğiz.
Tarım toplumu kültürüne ait bütün verileri bu yeni dile aktarmadan değerlerimizi nasıl koruyacak ve kalıcı kılabileceğiz?
İşte benim sorudan maksadım bu idi!
Garibce değil mi?
Dua ile!
0.02.2013
GARİBCE

7 Şubat 2013 Perşembe

Tarihçe-i poliçe-i sigorta-i maşallahiyye ve’l-kebikeciyye



Ya Hafîz ya Kebikec!
Efendim, bir de derler ki bizim eskiler (kudemamız) sigortayı bilmezlerdi.
Bu öyle bir bühtandır ki sebebi sadece cehl-i mürekkeptir.
Vardı; üstelik hem genel olarak hem de sektör bazında özel alanlarda vardı.
Genel olanı bütün binaların ve işyerlerinin gözde yerlerine “Maşallah!”, “Yâ Hafîz!” levhalarının asılması yoluyla olurdu. Ve dahi bazı hallerde mavi boncukla da ayrıca tevşih olunurdu.
Bu levhalara sebep ne bir doğal afet ne de bir başka musibet o mekânlara asla dokunmazdı.
Rivayet odur ki İstanbul mahallelerini bir baştan öbür başa kadar küle çeviren yangınlar işbu tedbire riayetsizliğin elim sonuçlarıydı. Her taraf enkaza dönmüş, yek sengine acem mülkü feda o güzelim şehir şehir olmaktan çıkmıştı. Hatta vakıflarda İcareteyn usulü de işbu ihmalin hayırlı neticelerinden biri olmuştu.
Belli iş kollarına ait özel sigorta poliçeleri de vardı. Bu poliçeler “Yâ Kebikec!” diye anılırdı. Her el yazmasının –ki o zamanlar haliyle matbaa yok idi ve kitapların henüz kisve-i tab’a bürünmesi söz konusu değildi- baş sayfasının en mutena yerine “Yâ Hafîz! Yâ Kebikec!” yazılır ve böylece o yazmalar, kütüb-i kayyime-i nâdire her türlü kâğıt kurdu ve haşerattan hıfz olunmuş olurdu.
Bilgi önemli ve hayati değerde bir şeydir. Bir kâğıt kurdu için en değerli yiyecek elbette ki kâğıtlar olmalıdır. Hele kâğıt bir de aharlı ise -yani yumurta akının çırpılması vb. yollarla elde edilen bir mustahzarın kâğıdın yüzeyine sürülmesi suretiyle imal edilmiş bir kâğıt ise- kurtçuklar yemeye doyamazlardı. Bir de mürekkep bu kurtçuklar için gıda olabilecek cinsten hammadde içeriyorsa kurtçuğun özellikle yazı hattı boyunca kâğıdı kemirip, yemiş olması çok tabii bir şey olurdu.
İşte tam da bu anda duyulan koruma ihtiyacı devreye giriyor ve böylece “Yâ Kebikec!” sigortası hayat buluyordu.
Rivayete göre Kebikeç, hamam böceklerinin başıydı. Hindistan’da ve bizde çok kez, bir kitabın birinci sayfasına yazılırdı. Bu yoldan da bir takım börtü-böceğin, başlarının adına saygı göstererek kitaplara ilişmeyeceklerine, onları delik deşik edip okunamaz hale getirmeyeceklerine inanılırdı. (Orhan Şahik Gökyay, Destursuz Bağa Girenler, İstanbul 1982, s. 205)
Denizde bir gemi! Korsanlar ona hücum ediyorlar. Bir de bakmışlar gönderde çok güçlü bir ülkenin bayrağı var. Derhal saldırıdan vazgeçiyorlar. Aynen bunun gibi haşerat da kitaba hücum ediyor, bir de bakıyorlar ki padişahlarının adı en başta yazılı. Daha ona saygılarından mı dersiniz yahut korkularından mı bilinmez kitaba dokunmuyorlar. Bu yüzden bu tılsımlı kelimenin kitabın en başında olması gerekiyordu. Sonuna konulmuşsa, böceklerin baştan başlayıp –ki kitabın başını sonunu bilemeyecek kadar cahil değillerdi-  efendilerini görünceye kadar yemiş olmaları sigorta kapsamı dışında kalıyordu. Bu yüzden poliçenin en başa ve görünür bir şekilde yazılması gerekiyordu.
Şimdi hatırlıyorum. İmam Hatip birinci sınıfa yeni kayıt olmuştuk. Bir evde beş altı çocuk birlikte kalıyor, sözde kendi kendimize bakıyorduk. Ben yaşta bir köylüm de vardı. Rahmetli babam benim kırtasiye ihtiyaçlarımı karşılamıştı. Bir tane de Türkçe Sözlük almıştım, kalınca bir cep sözlüğü idi. Bu sözlüğü arkadaşım çekemiyordu ve ben onun elinden sözlüğü bir türlü kurtaramıyordum. Üzerine oturuyordu, sağa sola fırlatıyordu. Sözlüğe olmadık işkenceler yapıyordu. Benim de ona gücüm yetmiyordu. Kebikec’i bildiğim de yoktu ki bu şercek kitap zararlısını savsın diye adını yazaydım. Çocuk aklımla -henüz Arap harflerini de öğrenememişiz- Latin harfleriyle sözlüğün içine, başına, sağına, soluna, altına, üstüne Allah, Peygamber gibi ne kadar kutsal bildiğimiz varlık varsa onların adlarını yazıyordum. Böylece sözlüğü onun şerrinden kurtarabileceğimi düşünüyordum. Fakat bizim arkadaşın ne Kebikec görmüş haşerat gibi benim sözlükten uzak duracağı vardı ne de bu isimlerin kutsiyeti onu yapacağından alıkoyuyordu. Haşerat bile halden ve dilden anlıyor da, bizimkisi bir türlü anlamıyordu!
Her ne olursa olsun önemli olan zararın savılmasıydı. Bunun yolu ve yordamı, teknikleri çok da önemli değildi.
Bilgi önemlidir ve korunması gerekir.
Günümüzde de bilgi önemlidir ve artık bilginin adresi bilgisayarlardır. İmdi kitap kurtlarının yerini bilgi virüsleri almıştır. Öyle ise lazım olan bilgilerin sigorta altına alınmasıdır.
Yetiş Ya Kebikec!
İyi de Kebikec yazmalara bakıyor, kâğıt kurtlarını savıyordu.
Bilgisayar da kâğıt yoktu. Bu yeni durum için lazım olan bilgisayara virüssavar olmalıydı. 
Şimdi insanlar harıl harıl virüssavarlar yazıyorlar.
Bazen öyle oluyor ki virüs savmaktan bilgi saymaya fırsat kalmıyor.
Neden? Çünkü teknoloji henüz çok geri.
İnsan nasıl hayıflanmasın.
Bir “Yâ Kebikec!” diyorsun, asırlar boyu bilgiye dokunan olmuyor, sınırı aşanlar Kebikec’i karşılarında buluyor ve onun azametinden eriyip yok oluyor.
Bizim bilgisayarlarımız ise sürekli açık veriyor. Yama üstüne yama yapılıyor. Virüssavarlarımız her geçen gün demode oluyor, güncellenmesi gerekiyor. Bunca donanım, bunca yazılım bir Kebikec etmiyor.
Sen olda hayıflanma!
Bir de kudemamız için şöyle böyle diyorlar.
İmdi sigorta var mıymış yok muymuş?
Bu izahtan sonra hâlâ yok idi işbu yeni çıktı demek artık çok zor olacak.
Huzurla kalın!

07.02.2013
GARİBCE



Fotoğraf için Ahmet Hamdi Furat'a teşekkürler.
Sağ üst köşede Ya Kebikec yazıyor.


6 Şubat 2013 Çarşamba

Dindarlık anlayışımız bel veriyor!



Yüce Allah buyuruyor: “Ve en leyse li’l-insâni illâ mâ se’â ve enne sa’yehû sevfe yurâ”
“İnsan için ancak çalıştığı vardır ve onun çabası elbette görülecektir!” diyor.

Bu buyruk insanın çalışmasının, emek ortaya koymasının gerekliliğine vurgulu bir üslupla dikkat çekiyor. İnsan her ne emek ortaya koyarsa mutlaka karşılığını görecektir diyor.

Ne kadar zahmet o kadar rahmet demiş oluyor.

Ama gel gör ki bizim insanlarımız aslî unsuru hiç mi hiç dikkate almıyor. Söz gelimi Feys’de paylaşılan şu yazıya bir bakalım:

Rızkının artmasını isteyen buyursun okusun.
1-Çokça istiğfar et. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Ey kavmim! Rabbinizden bağış dileyin. Sonra da ona tövbe edin ki üzerinize göğü (yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın." (Hud 11/52)
2- Takva sahibi ol: Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir.”
3-Allah'a tevekkül et: Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Siz Allah'a gerçekten tevekkül etseydiniz sizleri kuşlar gibi rızıklandırırdı. Onlar sabah aç karnına çıkarlar, tok karnına yuvalarına dönerler.”
4- Hac ile umreyi peş peşe yap: Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Hac ile umreyi peş peşe yapın. Çünkü bu ikisi fakirliği ve günahları siler.
5- Sıla-i rahimde bulun: “Kimi rızkının genişlemesi ve ömrünün uzaması sevindirirse akrabalarıyla ilişkisini kesmesin.”
6-Allah yolunda harcamada bulun: Yüce Allah şöyle buyurur: "Siz hayra ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir." (Sebe 34/39).

Bunların hepsi doğru ve yerinde. Ama hepsi sırlı şeyler. Sayılanlar arasında rızkın kazanılması ve bollaştırılması için insana düşen aslî unsur nedense bir türlü yok.

“Çalışmalısın, çok çalışmalısın, çok çok çalışmalısın, yaptıklarının en iyisini (ihsan= kalite) yapmalısın ki Allah da rızkını bol bol versin!” şeklinde en başta yapılması gereken tavsiye nedense yok.

Nimet külfet, zahmet rahmet dengesinin kurulması insanın elinde olan bir şey. Biz evvelemirde elimizde olan şeylere karşı uyarılmak ve üzerimize düşen vazifeleri bi hakkın yapmak durumundayız.

Bu asli görev vurgulandıktan sonra yukarıdaki hususlar sıralanırsa işte o zaman uyarı hakkıyla yapılmış olur.

Emeksiz ekmek yok!

Zahmetsiz rahmet de!

Bu kudretullahı sınırlandırmak değildir. Sadece sünnetullaha sarılmaktır.
Allah dilerse neler olmaz ki.

Ama ben O’nun neyi dileyip dilemeyeceğini bilemem ki. Öyle ise ben bilemeyeceğim bir şeyi elimden gelecek şeylere nasıl engel yaparım!

Ben çalışırım ve bu benim elimden gelir.

Allah da çalışmamın karşılığını elbet verir.

Tedbirim inancımı zayıflatmaz. Aksine sünnetullahı olan Hakîm bir Allah’a tevekkülümü artırır.

Dua ile!
06.02.2013
GARİBCE

5 Şubat 2013 Salı

Bir cinayetin ardından gene utandık!



Haber7 / 04 Şubat 2013
“İstanbul'da kaybolduktan 12 gün sonra cesedi bulunan ABD'li kadının ölümündeki ayrıntılar ortaya çıktı. ABD'li Sarai Sierra'nın Sarayburnu surdibinde tecavüz edildikten sonra öldürüldüğü belirlendi.”
Evli ve iki çocuk annesi bir kadın tek başına yabancı bir ülkeye gidiyor ve sonu maalesef korkulan bu haber oluyor.
Büyük şehirler, tekinsiz yerlerde erkekler için bile korku veriyorken tek başına kadınlar için bu korku daha da artıyor.
Geleneksel yapıların bozulmasıyla otokontrolün ortadan kalktığı kalabalık şehirler, yalnız ve güçsüzler için daha bir acımasız olabiliyor. Her insanın başına bir polis dikmenin imkânsızlığı bir yana, MOBESE kameralarının atılan her adımı tespiti bile her an suç işlemeye hazır insan azmanlarını suç işlemekten alıkoymaya yetmiyor.
Gözünü şehvet bürümüş bu azmanlar buldukları fırsatları mal bulmuş mağribi gibi değerlendiriveriyorlar. Kurbanlarını gördüklerinde şehvet salyalarıyla ağızlarını şapırdatırken, tecavüze direnenlerin, müptezel arzularının önüne engel çıkarmak isteyenlerin hayatlarına kastetmeyi bile göze alabilen bir gözüdönmüşlük haleti ile hareket ediyorlar.
Ailesini kaybetmiş, kimi kimsesi olmayan, uyuşturucunun, alkolün bataklığına saplanmış, tiner ile gözü dönmüş yüzlerce suç makinesi kurulmuş zemberekli saat gibi anını bekliyor olmalı. Bu zavallı kadın da böyle birinin kurbanı olabilir.
Garibce bu olay vesilesiyle bu yazıyı aslında bir yoruma sebep yazdı.
Haber üzerine yapılan bir yorum şöyle idi:
“Bu adamı bulun ve Amerikalılara teslim edin de ömür boyu yatsın. Bizde olsa 3-5 sene ile affedilecek zaten. Hiç acımayın, hapisten ya da nezaretten kaçtı numarası yapın, kaçırın ve FBI aya teslim edin. Görsün Amerikan hapishanelerini. Çünkü Türkiye’de bunlar koğuş ağası bile oluyor, elin gavuruna şunu bunu yaptı diye… Utanmadan da anlatır, övünür. Yahudiler Adolf Eichman’ı sandıkla kaçırıp İsrail’e getirdiler. FBI daha kalitelisini yapar. Verin onlara da, millete ibret olsun!”
Bu yorum cezaların caydırıcılığını sorguluyor.
Bir suç işlendiği zaman adaletin yerini bulabilmesi için şu üç hususa birlikte riayet edilmesi gerekir: Bir suçun mağduru, iki suçlunun bizzat kendisi, üç toplumun kanayan vicdanı.
Anında suçlu derdest edilip hak ettiği ceza verilmelidir. Eğer bu sağlanamazsa işlenen suçun etkisi giderek artar ve kendiliğinden ihkak-ı hakların önü açılır. Ateş, düştüğü yerde bir an evvel söndürülmelidir ve etrafa yayılmasına fırsat verilmemelidir.
Suçlunun kendisi de korunmalı, işlediği suça denk düşecek cezadan daha ağırı verilmemeli, başkalarının saldırılarından korunmalıdır.
Toplumun kanayan vicdanı da dinlendirilmelidir. Aksi takdirde adalete güven kalmaz ve toplumda linç hareketleri boy verir.
Suç, henüz daha işlenmeden önlenmelidir. Suça iten saikler kaldırılmalı, suç işlemeye meyyal tiplerin yetişmesine imkân verilmemeli, uygun zemin hazırlanmamalıdır.
Cezalar caydırıcı olmalıdır.
Suçun sabit olması halinde cezaların uygulanmasında kararlı olunmalıdır.
Şeriatın kestiği parmağın acımaması için yasa ile belirlenecek suçların kamu vicdanında da suç olması, cezaların da aynı şekilde kamu vicdanını tatmin edici mahiyette olması lazımdır.
Cahiliye Arapları “el-Katlu enfâ li’l-katli” derler ve “öldürmenin en etkin önleyicisi öldürmektir” derlerdi. Kur’an aynı temayı “Fi’l-kısâsı hayât” muciz beyanı ile söyler: “Kısasta hayat vardır!” Öldürmeye niyetlenen, ceza olarak kendisinin de kesinlikle öldürüleceğini baştan bilirse öldürmekten vazgeçer. Böylece iki can birden kurtulmuş olur. “Kısasta hayat vardır” maksadı hasıl olur.
Ve tabii ki geciken adalet adalet değildir.
MOBESE’ler çok önemli işler yapmaktadır. Teknolojinin nimetlerinden ülke güvenliği açısından da yararlanmak akıllıca bir davranıştır. Ancak bütün bu tedbirlere rağmen asıl müeyyideler kişilerin kendi özlerinde olan müeyyideler olmalıdır.
Teknoloji polisin elinde bir imkân olduğu gibi aynısıyla suçlular elinde de bir imkân olabilmektedir. Yakalanan suçlular içerisinde nice teknoloji dahisi çıkmakta, bunlar bilgi ve becerilerini suç işleme yönünde kullanmaktadırlar.
Bu itibarla insanlığın topyekûn rahat ve huzuru için sosyal bağların güçlendirilmeli, geleneksel otokontrol müesseselerinin yerini alacak sosyal yapılar oluşturulmalı, tüm insanlığa karşı sorumluluk bilinci artırılmalıdır.
Hepimizin aynı gemide yaşadığı bilinci herkese verilmeli, nemelazımcılığın ve bana neciliğin yeşermesine imkân veren anlayışlar ve zeminler ortadan kaldırılmalı, “bir insanı haksız yere öldürmenin bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağı”[1] ve o ölen insanın akan kanından o cinayetin işlenmesini önleme imkânı olup da önlemeyen, olaya bigane kalan herkesin ama herkesin sorumlu olacağı inancının paylaşılan bir değer kılınması lazımdır.
Can, mal ve ırz güvenliğinin olmadığı bir yer cennet mi olurmuş!
Sıksan şüheda kanı fışkıracak olan bu topraklar, şehit kanlarıyla vatan kılınırken, masum insanların kanı akıtılsın, ırzlarına geçilsin diye bize miras bırakılmadı.
Ülkemize girmesine izin verdiğimiz her insanın kanı kanımız gibi, ırzı ırzımız gibi, malı malımız gibi korumamız altında değil mi?
Eğer bir Müslüman gayrimüslim bir ülkeye tek başına gidebiliyor ve can, mal ve ırz emniyeti açısından korku duymuyorsa ve fakat oralardan biri bizim ülkemize geliyor ve aynı güveni biz ona veremiyorsak biz Müslümanlığımızdan utanmalıyız.
Zimmî demek Allah adına onları koruyacağımıza dair kendisine ahit verilmiş kimse demektir. Müste’men de aynı şekilde geçici olarak İslam ülkesine giren kimse demektir. Bunların hukuklarını korumak bütün Müslümanların namus borcudur.
Diyeceksiniz ki bizim Müslümanlıkla ilgimiz yoktur.
Aynı şeyi insanlık gerektirmiyor mu?
Bize canlarını, mallarını ve ırzlarını emanet etmiş insanların canlarını, mallarını ve ırzlarını koruyamamış isek yazık olsun bize. Veyl olsun hepimize! Sahip olamamış isek içimizdeki beyinsizlere.
Görmedim, duymadım, bilmiyorum!
Yarın ağızlarımıza mühür vurulup da ellerimizin konuştuğu ve ayaklarımızın da şahitlik yaptığı gün elbet gelecek.[2]
O gün de gene “Görmedim, duymadım, bilmiyorum!” diyebilecek miyiz?
Kendini bilmezlere -Allah’ım- verme fırsat!
Ne zalim kıl bizi ne de zulme uğrat!
Akmasın -Allah’ım!- bir tek kan damlasın!
Mazlumun ahı adlinle yerde kalmasın!
Dua ile!
04.02.2013
GARİBCE





[1] مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الْأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا [المائدة : 32]
[2] الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ [يس : 65]

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...