28 Ağustos 2015 Cuma

1991 M.Ü. İlahiyat mezunlarımızla kahvaltı!


Sosyal medya işe de yarıyor. Eski mezunlarımız Hüseyin Özcan, Hasan Ali Gökdemir gibi  öncü arkadaşların girişimi ile bir olup bugün için Fakültemizde birlikte kahvaltı yapmaya karar vermişler. 170 kadar öğrenciden kırk kadarı bir araya gelmişler.
Önce sözü bize verdiler ve sonra da sırayla kimi uzun kimi kısa yapıp ettiklerini ve medeni hallerini anlattılar. İçlerinde dede olan henüz bir kişi vardı. O da talebe iken evlenmişmiş. Erken evlenen döl alır hesabı…
Bu öğrencilerimiz birbirlerinden ve bizden ayrıldıklarında hepsi de daha yirmili yaşların başındaydılar. Aradan 25 sene geçmiş ve karşılaştıklarında kimse  diğerini bıraktığı hal üzere bulamamış. Bunu anlatan espri şöyle idi: Yedi bayan öğrenciden katılan dört hanım Fakülteye girdiklerinde, saçı sakalı ağarmış, kafaları dazlamış  bir takım yaşlı yaşlı adamlar görmüşler. Bu amcalar da kim, bizim arkadaşlarımız nerede diye kendilerini istikbal edenlere sormuşlar.  Rivayete göre o amcalar da: Şurada duran teyzeler de kim acaba diyesi imiş.
Toplantı bitiminde Yümnü Sezen hocaya rastladık ve hemen onun etrafını çevrelediler. Hoca onlara bakarak: Yahu yaşlandığımızı mı göstermek istiyorsunuz? türünden takılıyordu.
Şaka bir tarafa ruhlar belki kocamıyor ama bedenlerimiz yaşlanıyor. Bu dünkü talebelerimiz de haliyle yaşlanmış, kiminin saçları ağarmış, kiminin  kafası açılmış. Önden açılmış ise cefadan, üstten ise sefadan, arkadan ise hanım dırdırından olurmuş. Ben, babamız Adem’in kafasını göğe sürtmesinden miras kalmış diye biliyordum. Demek daha öğrenecek çok şey var.
Bu değerli mezunlarımız iyi de ettiler ve sırayla hepsi de kendisini anlattı. Özlemlerini dile getirdiler. Mekan olarak her şeyin değiştiğinden değişmeyen tek şeyin binanın önünde yalnız başına ayakta durmaya çalışan –ki o da kurumaya yüz tutmuş- tek bir ağaç olduğunu söylediler. Bu hasbihal ve anlattıklarından beni çok bahtiyar eden birkaç hususu paylaşmak isterim:
Bu eski mezunlarımızın birçoğu vaktiyle İlahiyat fakültemize gönülsüz gelmiş ama zamanla hepsi de memnun olmuş ve aidiyetleriyle iftihar etmişler. Hayata yeniden başlama imkanları olsa yine bu Fakültede okuyacaklarını söylediler.
Hemen hepsi özellikle Marmara İlahiyat'ın gittikleri yerde itibarlarını artırdığında hem fikirdiler.
Aralarında ticaretle vb. uğraşanlar olsa da büyük çoğunluğu eğitime gönül vermiş ve idari görevlerde bulunmuşlar, sorumluluk almışlar. Belli ki eğitimimize önemli katkıları olmuş ve olmaktadır.
Çoğunun çocukları da kendi yollarında eğitim görüyorlarmış. Bu da haliyle sevindirici bir durum.
Zamana mekana ve kişiye göre değişmeyen mutlak gerçekliğe sahip çıkma ve adanmışlığa vurgu yaptılar.
Hanım mezunlarımızdan da bunca yaptığımız hizmetlere rağmen daha iyilerini yapmaya mecbur olduğumuzu ifade eden oldu.
Bir bayan mezunumuz da Garibce’yi takip ettiğini ve  arkadaşların da takip etmelerini arzuladığını söyledi. Hitamuhu misk oldu.
Bu arada Ziya Yılmazer hocamızın da “Bizi de tümden unutmayın, arada çaya çorbaya da çağırın!” diye takılması da yerindeydi.
Bir mezunumuzun da tespit ettiği gibi kırkından sonra  tanışıklıklar ne kadar olsa da eski dostluklar gibi olmuyor. İnsanların birbirlerine isimleriyle hitap etmesi ve yanlarında tabii davranabilmesi, birbirlerine takılabilmesi gibi güzel bir şey var mı? Eski arkadaşlıklar işte böyle bir şey, tadına doyum olmuyor.  Boşuna dememişler her şeyin yenisi dostun eskisi makbuldür diye.
Bu etkinliğin diğer mezunlarımıza da örnek olması dileği ile.
28.08.2015

GARİBCE 



Kardeşinizin ayağı kaydı mı?



Rivayete göre Hz. Ömer Şam ahalisinden güçlü kuvvetli bir adamı soruşturdu. Kendisine denildi ki: O, kendisini şaraba verdi. Hz. Ömer, kâtibine:
“Yaz!” dedi: “Ömer’den Falancaya. Selam üzerine olsun. Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah’a olan hamdimi sana iletiyorum. Bismillahirrahmanirrahim. Hâ mîm! …”[i]  İleyhi’l-masîre kadar yazdırdı. Ve mektubu mühürledi. Ulağına: “Onu illaki ayık olarak bulduğun zaman kendisine ver!” diye de tembih etti. Sonra da yanında bulunanlara onun tevbe etmesi için dua etmelerini istedi.
O kişi kendisine mektup gelince onu okumaya ve şöyle demeye başladı: “Allah Teala beni mağfiret edeceğine dair vaadde bulunmuş ve azabı ile de uyarmış!”. Bunu tekrarladı durdu da sonra ağladı. Sonra içinde olduğu durumdan kendisini kurtardı, içkiden uzaklaştı ve güzelce tevbe etti. Durumu Hz. Ömer’e ulaşınca:
“İşte böyle yapın! Kardeşinizin ayağının kaydığını gördüğünüz zaman onu düzeltin ve onun ayağa kalkması için çaba gösterin, onun tevbe etmesi için Allah’a dua edin! Ona karşı şeytanlara müzahir olmayın!”.
Ey Koca Ömer! Senin irfanına ne çok muhtacız.
Bize kalsaydı bir tekme de biz atardık.
Büyüklüğünle yolumuza hep ışık oldun.
Fıkhın fıkhımız, heybetin sevgimiz oldu.
Dua ile!
28.08.2015
GARİBCE



[i] 1. Hâ, Mîm. 2. Bu kitap; ‘mutlak izzet ve ilim sahibi’ (‘Alîm Azîz) Allah tarafından indirilmektedir. 3. Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, cezası sert, lûtfu bol... ki O’ndan başka tanrı yoktur... Yalnız O’nadır ayrıca, nihaî dönüş! [el-Mümin 40/1-3]

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Ne namaz ama!



Bir kimse nebiz çukuruna düşse, tabaklanmış köpek derisi içerisinde oradan çıksa, niyet etmese, namaza  tekbir yerine  onun Türkçe yahut Hintçe tercümesiyle  başlasa, kıraat yerine  sadece Müdhammetân’ın tercümesini okuyuverse, sonra rükuu terk etse ve tavuk yem toplar gibi  iki kez başını yere koyu koyuverse, aralarında oturma olmasa, teşehhüdü okumasa, sonra namazının sonunda selam verme yerine bile bile yellense… bu namaz olur. Bu kadarlık kısım namazın vacibi (farzı) için yeterlidir. Gerisi ise adab ve sünendir (yani vıttırı vızzık). [el-Menhûl, s. 614]
-Allah! Allah!  Bak sen hele! Bunu kim diyesi imiş?
-Mezhebinin fesadı belli olan Ebu Hanife.
-Deme ya?! Peki, ona bunu kim isnad ediyormuş?
-Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî (ö. 505)
-Haydi ya!
Boşa dememişler: La yü’hazü mezheb min mezheb:
Bir mezhebin görüşü başka bir mezhepten alınmaz.
Ulema beyninde elbet olur hilaf
Lakin bize düşen illaki el-insaf

Dua ile!
24.08.2015

GARİBCE

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Allah’ım! Senin kapın neden hep açık?! Ve bizim gözümüz neden hep kapalı?!

Allah’ım! Baktım da bir türlü anlayamadım. Senin kapın açık, hem de her daim açık, hem de herkese sonuna kadar açık. Bununla birlikte nedense önünde gezinenler, oradan içeri girenler tek tük gibi gözüküyor. Öbür taraftan senin açık kapının simsarlığını yapan bütün kapılar kapalı ve her birinin önünde yığınlar oluşmuş, sözde senin kapına ulaştıracak olan bu esrarengiz kapıların arkasında neler olduğunu merakla kuyruk olup beklemekteler.
Ve ben bir türlü anlayamadım.
Allah’ım! Eğer gerçekten bu esrarengiz kapalı kapılar, senin kapının önünden ayarttıkları bu yığınları gösterdikleri kerametlerle akıllarını başlarından alıp senin ardına kadar açık olan kapına getirmektelerse helal olsun aldıkları simsarlık ücretine! Ve tabi yuh olsun böylesi bir simsarlıkta keramet arayanlara!
Şimdi nasıl bilmem. Eskiden taksi esnafı için anlatırlardı. Turist Sultan Ahmet meydanına gelmiş, Sultan Ahmet Camisini sormuş. Taksici seni oraya götüreyim buyur demiş, almış adamı birinci köprüden geçirmiş ikinci köprüden döndürmüş ve aldığı yerden farklı başka bir kapının önüne bırakmış ve “İşte!” demiş “Sultan Ahmet Camii!”
Ve adam menzili maksuduna ermenin hazzı ile onu yeşil dolarlara boğmuş!
“Eğer sen imdadıma yetişmemiş olsaydın şimdi kim bilir İstanbul’un hangi adı bilinmez sokağında kaybolup gidecektim!” demiş.
Adam son derece mütevazı! “Vazifemiz!” demiş, “her zaman emrinize amadeyiz! Ve biz hep buradayız. Zaten işimiz bu!”.
Geçen bir düğündeydim. Bir iki kelam etmem gerekiyordu. Yol yorgunluğu, havanın sıcaklığı etkindi. Kısa bir konuşma oldu. Evlilik yaşının yükselmesi ve boşanmaların artmasına değindim, sükûnet, meveddet ve rahmet üzerinde durdum, evliliğin yürüyebilmesi için sevgi ve onu sürekli kılıcı, besleyici rahmet (saygı, esirgeyicilik) şartından bahsettim.
Sonra başka biri konuştu. İster istemez dinledim. Aynı dini anlattığımız inancı bende oluşmadı ve insanları aynı kapıya çağırdığımız inancı da.
Ve sonunda kendimi çok çaresiz hissetim. Zavallı ben Ebrehe’nin yanına çıkıp da Develerini isteyen Abdulmuttalip gibi idim. Oysa ötekisi Kabe’nin sahibi gibi kükrüyordu.
Ve gerçekten bilemedim ey Rabbim! Yolun hangisi? Bütün yollar Sana mı çıkar? Öyle ise bunca simsarlar ne yapar ne satar?
Küçücük aklım bir türlü almadı ve gerçekten bilemedim.
Duanıza o kadar ihtiyacım var ki!
29.07.2015
GARİBCE

24 Haziran 2015 Çarşamba

Hocalarımız Sosyal Medyada da olmalı mı?


Bugün erken sayılabilecek bir saatte fakültede olunca dedim Salih hocayı ziyaret edeyim, duasını alayım. Elinde pahalı bir oyuncak bir şeyler yazmaya çalışıyordu.
-Hocam dedim! Benim de öyle pahalı bir oyuncağım olsa ben de oynarım!
-Mehmet, dedi, bir yorum yazmaya çalışıyordum da…
-Evet. Hocam maşallah sizi takip ediyoruz ve varlığınızı hissetmek bize güven veriyor, dedim.
Sonra günümüzde bir trend olan Sosyal Medya fenomeni hakkında konuştuk.
-Hocam sizlerin orada olması ister istemez bir çok insana çeki düzen veriyor. dedim. Hoca:
-Haliyle bizim vaktimiz de çok, geziniyoruz, çeşitli yorumlar yazıyoruz, iyi de oluyor dedi.
Ve benim “Hocalarımızın varlığı, bizleri daha bir temkinli olmaya sevk eder” tespiti üzerine ülkemizde tanınmasına büyük katkı sağladığı  büyük İslam Alimi Muhammed Hamidullah hocadan bir hatıra nakletti. Hoca yaşça genç olan ve fakat İslam’a karşı saldırgan ve aşağılayıcı bir üslubu olan bir müsteşrikin derslerini takip edermiş. Demişler ki:
-Hocam, siz bu genç müsteşrikten ne öğreneceksiniz ki?! Niye boşuna vakit kaybediyorsunuz? Hoca:
-Öyle değil demiş. Ben onun derslerine bir şeyler öğreneyim diye gitmiyorum. Biliyorum ki ben orada hazır bulunduğum zaman o ister istemez kendisine çeki düzen verecek ve İslam aleyhine olur olmaz şeyler anlatamayacak.
İşte bu!
Koskoca İslam’a adanmış bir ömür. Allah rahmet eylesin Muhammed Hamidullah hocamızı ve onun emsali Salih Tuğ gibi hocalarımızı çoğaltsın. Hocalarımızın gölgesi üstümüzde olsun ki hem bize güven gelsin, hem de kendimize biraz olsun çeki düzen verelim.
Sağlıklı uzun ömürler sevgili Salih Hocam.
Gölgeniz üzerimizden eksik olmasın.
Dua ile!
24.06.2015

GARİBCE


20 Mayıs 2015 Çarşamba

Serhademe Salih Tuğ Talebelerle Kendi Adı Verilen Amfide Buluştu


Bugün İlahiyat Fakültemizde, yeni binamızın MC 219 nolu amfisine  serhadememiz kurucu dekan Salih Tuğ hocamızın adının verilmesi münasebetiyle bir etkinlik vardı. Hoca, adının verildiği salonda talebelerimizle buluşturulacak ve yeni öğrencilerin de hocamızı tanımasına imkân verilmiş olacaktı.
Girdiğim sınıfa “Hoca ile hiç yüz yüze gelmeyen kim var?” diye sordum ve çoğu Fransa’dan gelme öğrencileri Hocanın konuşmasını dinlemek üzere salona gönderdim. Çünkü bence o öğrenciler açısından bu bir fırsattı. Benim şu anda Hamidullah Hoca’yı tanımış olmam ve ondan feyz almış olmam benim açımdan ne kadar önemli bir bahtiyarlık ise, bu öğrenciler için de Allah hayırlı uzun ömür versin Salih hoca yarın öyle olacaktı.
Sonra ben de dersi hızla bitirdim ve son dönemin son dersi olması münasebetiyle kapanışı da yaparak öğrencilerimle Hoca’nın sohbetine yetişmek üzere salona gittim.
Memnuniyet verici bir durum olarak salonun iyice dolu olduğunu gördüm. Bu sevindirici idi.
Sonra arkalarda oturduğum yerde Hoca’yı dinledim. Artık sona yaklaşmışlardı. Lakin yine de talebe-yi ulum için paylaşılmasını arzu ettiğim önemli mesajları vardı:
Bunlardan biri tahsil için ön şartın ilgi ve alaka,  sevgi ve merak olduğu idi. Kendisinin latife yollu doktora yapmakta olan öğrencilerine eğer sevgi ve merakınız yoksa boşa yer işgal etmeyin hemen şimdi gidin de yerinize heveslileri gelsin demesi önemli bir mesajdı.
Ceplerimizde taşıdığımız On liralık kâğıt paraların üstünde resmi ve formülü bulunan Ordinaryüs Prof. Cahit ARF’ın matematikteki bu uluslararası başarısını neye borçlu olduğu sorulunca verdiği cevabın “sevgi ve merak” oluşuna gönderme yapmıştı.
Bir ikincisi özellik de bizim alanda ilim tahsilinin hasbi olması gerektiği, karşılığında dünyevi anlamda bir çıkar gözetmenin söz konusu olmadığı, ilmi dünyevi çıkar, şan ve şöhret için kullanmaya kalkanların  dünyada bile akıbetlerinin hoş olmadığı tarzındaki tespiti idi.
Bir üçüncüsü kendisi de eski bir sporcu olan hocanın sağlıklı kalmak için spora düzenli bir şekilde devam edilmesini sağlık vermesi.
Bir dördüncüsü hocalarının ortak bir özelliği olarak hicret vurgusu oldu. Ordinaryüs Prof. olan Zeki Velidi Togan Başkırdistan’dan  İstanbul’a hicret etmek zorunda kalmıştı.
Şu anda uluslar arası haklı bir şöhrete sahip olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147'likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. Almanya’ya giderek Carl Brockelmann’ın Geschichte der arabischen (GAL) adıyla başlattığı işi ileri taşımış 7./14. yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihine dair 13 ciltlik çalışmasını (Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) Prof. Sezgin, bu çalışmalarıyla  Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişi olmuştu.
Prof.Dr. Fuat Sezgin, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, 25 Mayıs 2008 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin açılmasında öncü rol oynamıştır.
Üçüncü isim olarak da benim de hocam olması sebebiyle anılmasından haklı bir sevinç duyduğum Hamidullah’ın memleketi Haydarabad’tan sürülüp Fransa’da vatansız olarak yaşamaya mecbur edilmesi ve burada pek çok uluslararası düzeyde çalışmaya imza atması, İslam’ın Avrupa’da tanınması konusunda önemli hizmetler görmesi.
Hicret ile hicran aynı kökten geliyor, illa ki ayrılık ve ucunda bir acı her daim  var oluyor. Gurbet de öyle. İşte o acılardır ki, kendi haline bırakılacak olsa kokuşacak olan ham deriyi tuz ve şapın pişirmesi gibi ilim talibinin hamlıklarını gideriyor ve onu pişirip olgunlaştırıyor.
Bitirirken Uğur Derman’ın dinleyicilerine “Çok güzel dinliyorsunuz, ama hiç kimse not almıyor!” şeklindeki sözüyle genç talebelerimize olan tarizi vardı. Buna karşı Garibce gibi kimileri sıraların altından çıkardıkları defterlerini sallayarak cevap verdiler. Akıllı telefonların devrede olduğu söylendi.
Bir arkadaşımızın da hocanın hatıralarının kitaplaşmış şeklini görme arzu ve temennisi vardı ve Dekan tarafından bu hatıratın adı da hemen oracıkta konulmuştu: Salihnâme.
Dua ile!
20.05.2015

GARİBCE


5 Mayıs 2015 Salı

Topal hidayet yarı yolda koydu!


Büyük İslâm bilginlerinden Kurtubî, hidayeti iki kısma ayırır[1]: Birincisi, açıklama, yol gösterme hidayeti. Bu konuda Kur’ân inanan inanmayan herkes için aynı konumdadır. Nitekim “Ve likülli kavmin hâdî = Her toplumun bir yol göstericisi vardır”[2]; “Ve inneke letehdî… = Şüphesiz sen dosdoğru yolu göstermektesin”[3] gibi âyetlerde hidayet kelimesi bu anlamda kullanılmıştır.
Hidayetin ikinci kısmı ise amaca ulaştırma, başarıya erdirme hidayetidir. “İnneke lâ tehdî men ahbebte… = Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir”[4] âyetinde de bu ikinci anlamda kullanılmıştır.
Kurtubî merhumun bu ayrım ve izahı yerindedir. Ancak onun sözünü ettiği her iki  kısım da hidayetin ikinci ayağı olan teşri ile ilgilidir. Hidayetin birinci ayağını ise asıl olan tekvin oluşturur. O da Allah’ın biz insanları yaratırken iyiye, güzele, doğruya ve yararlıya yatkın, bunları ayır edebilecek donanımlara sahip kılınışımızdır. Yüce Allah biz insanları asıl yaratırken hidayet etmiş bulunmaktadır. Bugün biz Müslümanların sıkıntısı işte hidayetin bu ilk ayağını ıskalayarak her şeyi teşride başka bir ifade ile tekvine tutulan ayna mahiyetindeki indirilmiş kutsal kitaplarda arıyor oluşumuzdur. Oysa ki bu kitaplar tekvine yazılan kulanım kılavuzu gibidirler. Tekvin ıskalanarak, yok sayılarak teşri bizi hidayet edemez. Ciğeri çaylağa kaptırmamız halinde elimizdeki yahni tarifi ile karnımızı doyuramayız.
Tekvin ve teşri dengesini  illa ki kurmamız gerekiyor.
Dua ile!
05.05.2015
GARİBCE



[1]              Kurtubî, I, 160; Elmalılı, I, 167. el-Isbahanî, hidayetin ayrıca iki şeklinden daha bahseder (bk. Müfredât, 538).
[2]              Ra‘d 13/7  وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ   
[3]              Şûrâ 42/52.  وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
[4]              Kasas 28/56.  إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

1 Mayıs 2015 Cuma

Torosların Ehmeti


Ahmet Fırat, Torosların Ehmeti, ALFA, İstanbul 2015.

Oğlak çobanlığından gecikmiş bir öğrenciliğe ve ardından öğretmenliğe oradan savcılığa, hâkimliğe, müfettişliğe, genel müdürlük ve nihayet Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına uzanan bir yolda benim sevgili ve saygılı Ahmet Abimin bu kitabını da kendisi gibi çok sevdim.
Yokluğu ve yoksulluğu bilirdim sanırdım. Ahır sekisini de… Başarının engellerini de. Belli ki Ahmet abim bu sarp yokuşları bir bir aşmış ve “dağ ne kadar yüksek de olsa yol onun üzerinden aşar gider” özdeyişi fehvasınca kendi çizgisinde varılabilecek yere kadar varmış.
İki gün önce misafiriydim. “Abi!” dedim, “hani emekli de oldun, seni bu seçimlere sebep aramadılar mı?” Onun talepkâr olmayacağını bilirim. “Yok!” dedi ve ben hayıflandım. İçi bal dolu kovanın etrafını eşek arılarının sarması kadar tabii bir şey yok. Ama arıbeyi, etrafına üşüşenleri değil, kovanı koruyacak ve ileriye taşıyacak olanları ille de bulmalı diye düşünürüm.
Fazileti, safiyeti, samimiyeti ile bende hayranlık uyandıran bu değerli abimin kadrini takdir etmemek hakşinaslık olmaz. Nitekim  dost ve arkadaşları da öyle yapmış ve hakkında hep güzel şeyler söylemişler.
Ahmet abim “sabır ve sebatın meyvesi”dir. Torosların Ehmeti ile gireceğiniz bir yolculuk esnasında Müftü Mehmet Arslan abimin de dediği gibi “Yer yer bir öykünün hazzını alır veya kendinizi de içine alan bir hatırayı yad etmenin duygusallığına gömülürsünüz. Bazen bir masal okumanın çocuksu neşesini duyarken bazen de gerçeklerin soğuk çehresiyle irkilirsiniz. Bir ahlaki erdeme uymanın önemine şahit olurken, fıkra gibi gerçeklerle veya gerçek olan fıkralarla yüz yüze gelirsiniz. Hayatın pek çok yönü ile ilgili olayları Torosların Ehmeti’nin yalın, sade, çoğu kez de beliğ anlatımı ile adeta yaşarsınız.”
Torosların Ehmeti,  “Var Olmak Kavgası”nın ete kemiğe bürünüp de görünür olması, hayata tutunması, hayat bulması ve etrafına hayat vermesi öyküsüdür. Bu haliyle Torosların Ehmeti, bağrı yanık Anadolu’nun saf ve kıt imkanlı  çocukları için gerçek anlamda bir ufuk insandır, rol modeldir. Bu itibarla yavrularımızın onu tanımaya ihtiyacı vardır.
Torosların Ehmeti, daha Öğretmen Okuluna başladığı senenin ilk yılında birlikte başladığı ve fakat belki de evlenmeyi akıllarına koydukları için onun gibi okumayı düşünmeyen birçok kişinin yeniden okumaya heveslenmesine sebep olmuştu.
İşte onlardan biri ve benim de abim olan Müftü Hüseyin Erdoğan’ın nitelemesiyle “yıllardır  sanki kadermiş gibi üzerine abanan fakru zaruret ve cehaletle budanan Anadolu çınarının kök sürgünlerinden bir fidanın varlık dünyasına boy atmasıydı” Torosların Ehmeti.
“O, yürürken ayağına diken, otururken kıçına firez batanların gerçek hikayelerine” tutulan bir ayna olmuştu.
Torosların Ehmeti’nde gelecek zamanın doğum sancıları da vardı. Ve toplumun her kesimine hitap ederek başarının, birilerinin sırtına kene gibi yapışarak ya da omzuna basarak değil dişle tırnakla nasıl kazanıldığını gösteriyordu.
Ayrıca Torosların Ehmeti, Aslan Avşarbey’in değerlendirmesiyle “Avşar-Türkmen kültürü ve diline ait örnek ve bilgiler ile de ayrı bir renk katmış ve bu alanda bir referans kaynak ortaya çıkmıştı. Anılarını yazmak isteyenler için çok güzel bir örnek” olmuştu.
"İnsanı değerli ve şerefli kılan, bir yerde olması değil, bir şey olmasıdır." diyen Torosların Ehmeti’ni okuyunca daha bir seveceğiz ve hayranlık duyacağız.
Son derece sade, akıcı ve edebi bir üslup eminim ki okurken bizi yormayacak. Biz okudukça o bize daha çok şey verecek.
Malum marifet iltifata tabidir.
Torosların Ehmeti Ahmet abime bu vesile ile müteşekkirim. Ömrü uzun olsun. Daha nice hayırlı eserler vermeye muvaffak olmasını dilerim.
Dua ile!
01.05.2015
GARİBCE





23 Nisan 2015 Perşembe

Cevizin kabuğunu doldurmayacak şeyler!


Sevgili peygamberimizin mümin ve müslim tanımları hep diğerleri ile ilişkiler üzerindendir. Özeti ele, dile ve bele sahip olmak. Kimseye zara vermemek. Güzel huylu, geçim ehli olmak, herkesle iyi geçinmek.
Ne kadar kolay ve bir o kadar da zor.
Yakınlarımız arasında iki ailede öğrendiğim kırgınlık/ küskünlük var.
Demin birine sordum. “Sebep nedir?” dedim. “Cevizin kabuğu meselesi!” dedi. Yani cevizin kabuğunu doldurmayacak türden şeyler demeyi kastetti.
Ben de “Cevizin kabuğu çok sayıda pire alır. Pire de insanları rahatsız eder!” deyiverdim. Aklıma öyle geldi hani.
Sonra düşündüm de büyük kavgaların, uzun küskünlüklerin sebepleri hep çoğu kez önemsiz şeyler olagelmiştir. Ya birinin bostanına tavuk girmiş, salatalığını gagalamıştır. Ya keçi ya da merkep komşunun kavağını kemirmiştir.
Ya biri diğerinin itine oşt demiştir, ya öbürünün tavuğuna kışt demiştir.
Adam arabasını bodrumda oturan birinin evinin penceresinin önüne park etmiştir. (Bilmeden). Ya dükkanının önüne eğlemiştir. Ya yolda sırasını beklemeden hemen dalmak istemiştir… Falan.
İmdi bunlar hep pire ısırığı gibi şeylerdir ama  rahatsızlık vermektedir. Önemsiz diye geçiştirildiği ya da görmezden gelindiği, hele hele de durum öğrenildiği halde umursamazlık gösterildiği takdirde karşı tarafın pireye sebep yorgan yakması gibi akla ziyan tepkiler göstermesi hiç de uzak bir ihtimal değildir.
En büyük yangınları da başlatan nihayetinde küçük bir çıngıdır. Eğer anında müdahale edilip söndürülmezse her tarafın yangın yerine dönmesi an meselesidir.
Bu bilinçle hareket edilmediği zaman rahatsızlık duyan taraf hilim sahibi, aklı başında, teenni ile hareket eden biri değilse, verilen zararlara zararla mukabele yoluna gitmekte ve salatalığı gagalayan tavuğa ikinci defasında zehirli yem koyarak mukabelede bulunmakta, kemiren hayvanın kulağını, kuyruğunu kesmekte, yersiz park edilen arabayı çizmekte, sileceğini sökmekte ya da başka türlü zarar vermektedir. Bu kez bu haksız ve yersiz eyleme daha büyük gene haksız bir karşılık verilmekte ve derken iş kısa zamanda çığırından çıkmakta, hiç akla hayale gelmedik sonuçlar doğurabilmektedir.
O yüzden en başta pire ısırığı gibi de olsa kimseye zarar vermemek, verilen zarara ise asla gene bir zararla karşılık vermemek Müslümanca bir davranış olmaktadır.
Hz. Peygamber’in “Lâ darara velâ dırâr!” buyruğu ilkemiz olmalıdır. Hiç kimseye durup dururken zarar verme hakkımız yoktur. Şayet bir zarara uğramışsak bunun yolu sulh yoluyla, yanaşmaması halinde adalet mekanizmalarını devreye sokarak zararı tazmin ettirmek ama asla zarara, karşı bir zararla mukabele etmeye kalkışmamaktır.
Ceviz kabuğunu doldurmayan şey deyip geçmemek lazım.
Pire ısırığı kadar da olsa kimseye rahatsızlık vermeye hakkımız yoktur. Şayet bizi pire ısırmışsa buna sebep yorgan yakmaya kalkma hamakatını göstermeye de hiç gerek yoktur.
Allah insanları aynı zamanda unutabilen varlıklar olarak yaratmıştır. Bazı şeyleri unutmak da lazım. Unutmayacağımız şeyler bize yapılan iyilikler olmalı, bize yapılan kötülükler ve bizim başkalarına yaptığımız iyilikler ise unutacağımız şeylerin başında gelmeli.
Müslümanlık eğer beş vakit namaz, bir ay oruç, malın kırkta birini vermek… ise buna biraz zorlansak da gücümüz yetiyor. Ama Müslümanlık başkaları ile olan ilişkiler üzerinden tanımlanan  özü, sözü ve işi doğru olmak ise, başkalarının elimizden, dilimizden ve belimizden zarar görmemesi ise bir hayli zor gözüküyor.
Boşa dememişler Müslümanlık zor zanaat diye.
İstikamet üzere olma duasıyla.
23.04.2015

GARİBCE 

14 Nisan 2015 Salı

Gerçeklik Hükümleri ve Değer Hükümleri Ayrımı ve Kolonya Kullanımı örneği


Vaktiyle Ziya Gökalp’e ait bir makale okumuştum ve benim için ufuk açıcı olmuştu. Makale gerçeklik hükümleri ile değer hükümleri hakkındaydı.
Dünya yuvarlaktır, yahut dünya dönüyor denildiği zaman gerçeklik hükmünden bahsedilir; dünya müminin zindanı, kâfirin cenneti yahut dünya insanoğlunun sürgün yeri, yahut dünya ahiretin ekeneği… dendiği zaman da değer hükmünden söz edilir.
Bayrak, üzerinde hilal ve yıldız olan al renkli bir kumaş parçasıdır denildiği zaman gerçeklik hükmü, bayrak özgürlüktür, milletin namusudur, egemenliktir… denildiği zaman da değer hükmünden bahsedilmiş olur.
Bu ayrım aynısıyla din dilinde de vardır.
Hac menâsikinin icra edildiği bütün şeâir, aslında mekan olarak diğerlerinden farklı olmadığı halde yüklenen değer itibariyle kutsiyet kazanır.
Taştan topraktan yapılmış olan Kâbe, Allah’ın evi olduğu zaman bir anda kutsallık kazanır ve Müslümanların kıblesi olmayı bihakkın hak eder.
Harem bölgelerinin ilanı böyledir; oraya giren güvendedir, dokunulmazlık kazanır.
Namazın, bu anlamda  yatıp kalkmanın ötesinde yüce anlamları vardır; müminin miracıdır.
Buna mukabil olumsuzlama bakımından da aynı şekilde bu dile ihtiyaç duyulur, gıybet uzak durulması istenen bir kötü huy ise tiksinilmesi gereken  “ölü kardeşin etini yeme” olarak nitelendirilir. Bununla birlikte gerçeklikte öyle bir durum yoktur. O yüzden de gıybet’in gerçeklik anlamında orucu bozacağını kimse söylemez.
İçki, kumar… gibi kötü alışkanlıklar hakkında  “rics” yani pislik denilir. Şirk, pisliktir o yüzden müşrikler “neces”tirler yani mahza pisliktirler.
Yenilmesi haram kılınan domuz, putlar adına kesilmiş olan kurbanlar gibi  şeyler keza rics’dir, necistir, fısık’tır. Yani bunların her biri uzak durulması gereken pisliklerdir.
İmdi Şâri Teâlâ bu sayılan nesnelere “pislik” dedi ya, acaba bunu gerçeklik hükmü olarak mı söyledi yoksa ona aslında olmayan bir değer yükleyerek mi bu şekilde buyurdu.
İşte bu tefriki yapmayan ya da yapamayan kimseler hiç de makul olmayan, şeriatın genel ilkeleriyle örtüşmeyen sonuçlara varabilmektedirler.
Bin Baz’a soruyorlar: Kolonya kullanmanın hükmü nedir? diye.
Cevabı şöyle: “İçinde alkol bulunan kolonyanın  kullanımı caiz değildir.  Çünkü ilgili uzman kişilerin beyanı ile sabittir ki kolonya, sarhoşluk verici ispirto ihtiva ettiği için gerek erkek ve gerekse kadınlar açısından kullanımı  haramdır.
Abdeste gelince, kolonya kullanmakla abdest bozulmaz. Ama bu halde namaz kılma konusu söz konusu edilince bu namazın sıhhati konusunda düşünmek lazım:  Çünkü ulemanın kahir ekseriyeti (cumhur)  sarhoşluk veren nesnelerin (aynen idrar, dışkı gibi) necis olduğunu  kabul ederler. Bir kimse üzerinde (bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde) necaset var iken namaz kılarsa  namazı sahih olmaz. Bazı ilim adamları ise  sarhoşluk veren nesnelerin necis olmadığı kanaatindedirler. Bunlara göre üzerinde kolonya olması namaza mani değildir. İhtiyatlı olan  elbiseye ve bedene değen yerleri yıkamaktır. Ama sarhoş edici özellikte olmayan bir kolonya olursa o takdirde bir şey gerekmez, çünkü hüküm illeti ile birlikte vardır ya da yoktur… (Mecmû’u Fetâvâ Bin Bâz, VI, 396).
Bu fetvayı görmeden Bin Baz bu konuda ne der deselerdi, bizim tahminen vereceğimiz cevap da böyle olurdu.
Bin Baz gerçekten çok derin bir âlim. Ama derinlik haddinden fazla olduğu için de ufuk kaybolmakta ve hidayetin birinci ayağı olan akıl ve mantığa vurulduğu zaman asla kabul edilemeyecek şeyler din adına söylenebilmektedir. Çünkü din, varsa yoksa şerî delile dayalı olmalıdır, şerî delil de sonuçta nakle dayalıdır. Bu delilleri değerlendirirken olsun aklın devrede olması bile zait görüldüğünde işte böylesi sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
Ulemanın kahir ekseriyetini böyle bir hükme götüren saik nedir: Naslardır. Çünkü Yüce Allah içki, kumar vb. hakkında rics yani pislik demiştir. Öyle ise içki aynen idrar gibi pisliktir. İçiminin haram olmasını anladık, ama bunlar mademki pisliktir öyle ise içine karıştığı az miktardaki sıvıyı da aynen içine idrar dökülmüş gibi pis hale getirir demektedirler.
“İnnemâ’l-müşrikûne neces = müşrikler pisliktirler” ifadesinden hareketle  Müslümanın dirisi de temizdir ölüsü de, ancak müşriklerin/ kâfirlerin dirisi de pistir, ölüsü de diyebilmektedirler. 
Domuza necisi’l-ayn demelerinin mantığı da aynıdır.
Bu bakış açısında, gerçeklik hükmü ile değer hükmü arasını tefrik etme çabası gözükmemektedir.
Necisü’l-ayn demek özü itibariyle necasetin kendisi demektir ve onu temizlemenin imkanı yoktur: Bir tezek parçası alıp da dere kenarına oturup onu yıkamak suretiyle temizlemeye çalıştığımızı farz edelim, temizlenmesi şöyle dursun yıkadıkça .oku çıkar. Gerçeklikte necaset-i ayn denilen şey işte böyle bir şeydir. Yaş deri temiz olmasa bile tabaklanınca temizlenebiliyorsa demek ki deri özü itibariyle necis değildir. Keza köpeğin yaladığı bir kabı yıkamak suretiyle temizlemek mümkün ise demek ki burada söz konusu olan özü itibariyle necislik değil belki müteneccis olma durumu yani pisliğe bulaşma halidir, eğer o pisliği izale etmek mümkün ise demek ki pislik özde değildir.
“Eftara el-hâcımu ve’l-mahcûm!” = “Hacamat eden de edilen de orucu bozdular!” şeklindeki hadis, gerçeklik hükmünde alındığı zaman hacamat etmenin ve olmanın orucu bozacağı sonucunu çıkarmak gerekecektir. Yok gıybet etmelerine sebep söylendiği bilinir ve “an itibariyle hacamat eden ve olanın yaptıkları gıybet yüzünden oruçları gitti, sevap namına bir şeyleri kalmadı!” anlamında almamız halinde ise gıybete bir değer yüklemeden bahsetmiş oluruz.
Müşriklerin necis olması onlara yüklenen değer itibariyledir, inançlarının ne kadar çirkin olduğunu ifade için böyle bir yola başvurulmuş olması söz konusudur. Öyle olduğu için gerçeklik hükmü itibariyle bir kâfirin bedeni ile bir Müslümanın bedeni arasında herhangi bir fark yoktur, her ikisi de Allah’ın bizzat kudret eliyle yaratılmışlardır. Ona sebep kan nakli, organ nakli gibi konularda “Efendim, kâfir necis olduğuna göre kanı da necistir, o yüzden kâfirden Müslümana kan nakli caiz değildir” gibi bir bakış asla doğru olmaz. Nitekim klasik kitaplarımızda da kâfirin artığının (ağzını batırdığı sıvının) temiz olduğu ifade edilir. Onun yüklenen değer itibariyle inançları bakımından pislik olması gerçeklik hükmü olarak ağzının da pis olmasını gerektirmez.
Örneğimize dönersek, içkinin pislik olarak nitelenmesi ona yüklenen değer itibariyledir, nefret uyandırmak suretiyle insanların uzaklaşmasını temine yönelik bir amaç taşımaktadır. Hal böyle olunca içkinin bırakın içkiyi bir kimyasal madde olarak saf ispirtonun, alkolün necisliği neden söz konusu olsun. Özünün temiz ya da necis olması bakımından metil alkolü etil alkolden ayıran özellik nedir ki birini temiz öbürünü necis kılsın?!
Buna göre mesela domuz derisi de olsa tabaklanınca temiz olur. Ancak bu deriden mamul giyeceklerin giyilmesi yüklenen değer itibariyle insanlarda hala tiksinti doğurabilir ve buna sebep insanlar onu giymeyebilirler. Bu yıkanan ve ter temiz hale gelen lazımlıkta kimsenin çorba içmemesi gibi bir şeydir, yoksa nefret lazımlığın temiz olmadığı ile ilgili değildir.
İşte böyle.
Derinlik iyi ama, onun şartı da ufku kaybetmemektir.
Klasik ilimlerde derinleşmenin böyle bir riski vardır. Derinlik ve ufkun birlikte dengelenmesi gereği vardır. Ufuk için de farklı pencerelerden bakabilmek gerekir. Bu anlamda bize sosyal bilimlerin açabileceği yeni pencereler söz konusu olabilir. O yüzden de çağımızda İslam İlimlerini tahsil edenlerin işi biraz daha zordur. Çok şey bilmeleri ve görmeleri gerekmektedir.
Dua ile!
14.04.2015
GARİBCE

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...