21 Şubat 2013 Perşembe

Çoğu haram olanın azı da haramdır




Evet, öyledir, elbette çoğu haram olanın azı da haramdır.
Ama bir şeyin haram olmasının anlamı nedir? Sözgelimi “hamr yani şarap haramdır” derken kastedilen nedir?
Nesneler ile ilgili (farz, vacip, mendub, mubah, mekruh ve haram gibi) herhangi bir teklifi hüküm söz konusu olmaz. Çünkü teklifi hükümler mükelleflerin fiillerine ilişkin düzenlemelerdir. Dolayısıyla “domuz haramdır” demek mecazdan öteye hakikat anlamı taşımaz. Hakikat anlamının doğru olabilmesi için domuzla ilgili mükellefe ait bir fiilin işlenmesi söz konusu olmalıdır. Mesela “Domuz etinin yenilmesi haramdır” demek gibi. Ancak o takdirde hükmün nispeti hakikat anlamında kullanılmış olur.
Hamr’ın yani şarabın haram olmasının anlamı da aynı şekilde “onun içilmesinin haram olması”dır. Yoksa şarabın zatî özelliği ile ilgili herhangi bir teklîfi hükümden bahsetmek abes olur.
Bu ön bilgiden sonra şimdi soruya bakalım:
“Çoğu haram olanın azı da haramdır”[1]. Bu söz hadis olarak rivayet edilmekte ve muteber kitaplarımızda yer almaktadır.
Keza hamr’ın tanımı da bizzat gene hadisler tarafından yapılmış bulunmaktadır. Buna göre “Sarhoşluk veren her nesne hamr’dır ve her hamr da haramdır”[2]
“Hamr’ın (şarap) haram olduğu hem sübut ve hem de delalet bakımından katî olan Kur’an nassları tarafından ortaya konulmuştur. Bu yüzden, bu konuda herhangi bir kuşkuya mahal yoktur.
Peki, hamr’ın haram olmasının anlamı nedir? Tabi ki mükellefin onunla ilgili fiili olan içilmesidir. Şarap haramdır demek şarabın içilmesi haramdır demektir.
Sarhoşluk veren her içki de hamr sayılmakta ve dolayısıyla onların içimi de haram olmaktadır. Her ne kadar Hanefî mezhebinde Hamr yani şarap dışındaki içkilerin hamr’a nispetle daha hafif sayılabilecek bir hükmü olsa da bizim de kabulümüz sarhoşluk veren ve rakı, viski, votka, rom… gibi içki olmak üzere üretilen her içkinin aynen hamr gibi içiminin haram olmasının esas kabul edilmesidir.
Şimdi çoğu sarhoşluk verenin azının da haram olmasının anlamı nedir?
Bir içki ki çok içildiği zaman sarhoşluk veriyor. Diyelim bira bir iki litre içilince normal bir insanı –ki hükümler normal olanlar için konulur- sarhoş ediyor. Öyle ise biradan bir kahve fincanı kadar hatta daha da az miktarda içilse ve bu sarhoşluk vermese, o da haram olur.
Hal böyle iken bazı kraldan çok kralcı tipleri, “alkol haramdır; öyle ise az olsun çok olsun alkolün içinde bulunduğu her şey haramdır” gibi bir sonuca ulaşıp bunu en büyük ilkesi kolaylaştırıcılık olan din adına insanlara pazarlamaktadırlar.
Bir kere alkolün, diğer kimyasallardan ayrı özü itibariyle bir necaseti ya da olumsuz bir özelliği yoktur. Etil alkolün metil alkolden yaratılışı ve özellikleri itibariyle hiçbir farkı yoktur.
İki, “alkol haramdır” şeklindeki genelleme zaten hakikat anlamda değil, mecazî anlamda yani “Alkolün içilmesi haramdır” şeklinde anlaşılması halinde doğru olur. Nitekim İbn Hibbân’ın rivayetinde[3] “Çoğu sarhoş ettiğinde azının içilmesi de haramdır” denilmekte ve haramlığın içilmekle ilgili olduğu tasrih edilmektedir.
Dolayısıyla alkol ve benzeri diğer yasaklanmış şeylerin gene “haramların belirli ve sınırlı oluşu ilkesi” gereği kendi yasaklık alanlarına özgülenmesi bir zorunluluktur.
Annelerimizin bize haram olması onlarla evlenmenin haram olması demektir. Bunun dışında onlarla her türlü ilişkilerimiz neden haram olsun?
Eşeğin haram olması, onun etinin yenilmesi itibariyledir. Binilmesi ve üzerine yük yüklenmesi, dolaba/ değirmene/ çifte koşulması gibi ona yönelik istifadelerimizi de kapsayacak şekilde bu yasak alanının genişletilmesi kimsenin haddine değildir.
İçkinin de içilmesi keza öyledir.
Alkolün ne suçu var?
Öteden beri alkol, içki imali dışında pek çok amaçla kullanılmaktadır.[4]
Kendisi necaset (dışkı gibi maddî anlamda pislik) değil ki karıştığı maddeler necis/ pis olsun?
Alkol, tespit edici olarak kullanılmaktadır.
Çözücü olarak onun yerini tutabilecek ve ona ihtiyaç bırakmayacak henüz başka bir madde bulunmamaktadır. Şimdi biz alkolü lak[5], vernik, boya, sabun, parfüm, ilaç, gazoz ve benzeri ürünlerin hazırlanmasında çözücü olarak bir şekilde kullanmışsak, bu kullanımın içilmesi haram olan içki yasağı ile ne ilgisi olabilir?
Yasak olan hamr’ın içimi idi.
İçildiği için sarhoşluk veren diğer içkileri de hamr gibi saydık ve onların içiminin de haram olduğunu bildik. İşte bu kadar.
Bundan ötesi ibahat-ı asliye ile ilgilidir.
Her mubah madde gibi alkolün de içme dışında başka amaçla kullanımına bakarız; yararlı mı zararlı mı ve yararı mı daha fazla zararı mı…? Bunları değerlendiririz. Aldığımız sonuca göre diğer mubahlara karşı takındığımız tavrın aynısını ona da takınırız.
“Sigara zararlıdır, içmeyiniz” dediğimiz gibi zararlı olduğunu öğrenmemiz halinde “Kolonya zararlıdır” kullanmayız da deriz. Ama gerçekten kolonyanın kullanımı zararlı değilse, o takdirde mücerret içinde alkol vardır diye onun içme dışında başka amaçlı kullanımını ne hakla ve kimin adına yasaklayabiliriz ki?
Allah, yerde gökte ve her ikisi arasında her ne varsa biz insanların emrine amade kıldığını buyuruyor ve mukabilinde bizden şükür bekliyor. Kullanımı yasak, dokunması yasak, yanından geçmesi yasak bir nesne, hiç nimet olur muymuş?! Olsa olsa o bir nikmet (azap) olur ve onun karşılığında da Allah bizden şükür beklemez.
Belli ki bütün bu nimetler karşılığında Allah bize minnet ediyor ve bizden şükür bekliyor.
Kulluğumuzu sınamak için de belli başlı bir takım sınır çizgileri çizmiş, öteye geçmeyin buyurmuş, hepsi o kadar.
Yahudilik bir kavim dinidir ve kendilerine özgü birtakım hükümler içerir. Bunlar içerisinde deve etinin haram olması gibi ataları İsrail’in (Hz. Yakub) yeminine saygı kabilinden olanları, işledikleri zulüm ve yedikleri riba yüzünden ceza mahiyetinde olanları bile vardır.
Evrensel olduğuna imanımız olan bu dini, tıpkı Yahudilikte olduğu gibi bir kıskaç içine sıkıştırmaya çalışmak ve o haram, bu haram, şuna yaklaşma, ötekine dokunma, berikinin yanından bile geçme gibi bir anlayışla bu dinin mensuplarını cendereye almak kimsenin haddine değildir.
İşte ilahi buyruklar:
De ki: “Bana vahyolunan Kur’an’da bir kimsenin yiyecekleri arasında leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o şüphesiz necistir- ya da Allah’tan başkası adına kesilmiş bir (murdar) hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir.
Yahudilere tırnaklı hayvanların hepsini haram kıldık. Sığır ve koyunların ise, sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlar, ya da kemiklerine karışanlar dışındaki içyağlarını (yine) onlara haram kıldık. İşte böyle, azgınlıkları sebebiyle onları cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz. (el-Enâm 6/145-146) [6]
De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık yapacak şahitlerinizi getirin. Onlar şahitlik etseler de sen onlarla beraber şahitlik etme. Âyetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rablerine, başka şeyleri denk tutuyorlar. (el-Enâm 6/145)[7]
“Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkâr edenlere de acı bir azap hazırladık.” (en-Nisâ 4/161-162)[8]
Müslümanlıkta haramlar, sınır çizgileri olmaları hasebiyle çok önemlidir. Ama bunların kendi sınırları içinde kalması gerekir.
Müslümanlıkta asıl ise erdemli olmaktır. Bu ise, içimize gıda olarak girenden çok, bilfiil yapıp ettiklerimizle ortaya konulabilecek şeylerdir. İşte bizim asıl önemseyeceğimiz hususlar da bunlar olmalıdır:
(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” (el-Enâm 6/146)[9]
Dindarlık, işte bu ve benzeri ayetlerde sayılan erdemlere sahip olmaktır. İnsanın değeri yediği ve içtiği ile değil, yapıp ettikleriyledir. Bu anlamda dindarlık hayatımızın her alanını kuşatır.
Gerçek mutluluk ve huzur ise ancak bu kabilden emir ve yasaklara uymakla elde edilir.
Buyruğuna teslim olalım,
Huzur ve sükunet bulalım!
Dua ile!

21.02.2013
GARİBCE



[1] سنن أبي داود ـ محقق وبتعليق الألباني – (3 / 368) « مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ ».
[2] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (6 / 101) 5339 - عَنِ ابْنِ عُمَرَ قَالَ وَلاَ أَعْلَمُهُ إِلاَّ عَنِ النَّبِىِّ -صلى الله عليه وسلم- قَالَ « كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ وَكُلُّ خَمْرٍ حَرَامٌ ».

[3] صحيح ابن حبان مع حواشي الأرناؤوط كاملة – (12 / 193) إذا أسكر كثيره حرام شرب قليله
[4] Alkollerin çeşitleri vardır: En çok bilineni:
1. Etanol = Etil alkol = İspirto: Kısaca alkol denir. Şekerli selülozlu ve nişastalı her maddenin Fermantasyonu (Mayalanması) sonucu ortaya çıkar. Lak, vernik, boya, sabun, parfüm ve ilaçların hazırlanmasında çözücü olarak kullanılır.
2. Metanol = Metil Alkol: Endüstride, çözücü olarak bazı boyaların elde edilmesinde kullanılır. 20 gramdan fazlası öldürür, azı gözü kör eder.
[5] Lak: Renkli pigmentler (boyarmaddeler).
[6] قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنْزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (145) وَعَلَى الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا كُلَّ ذِي ظُفُرٍ وَمِنَ الْبَقَرِ وَالْغَنَمِ حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ شُحُومَهُمَا إِلَّا مَا حَمَلَتْ ظُهُورُهُمَا أَوِ الْحَوَايَا أَوْ مَا اخْتَلَطَ بِعَظْمٍ ذَلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِبَغْيِهِمْ وَإِنَّا لَصَادِقُونَ (146) [الأنعام : 145 ، 146]
[7] قُلْ هَلُمَّ شُهَدَاءَكُمُ الَّذِينَ يَشْهَدُونَ أَنَّ اللَّهَ حَرَّمَ هَذَا فَإِنْ شَهِدُوا فَلَا تَشْهَدْ مَعَهُمْ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ (150) [الأنعام]
[8] فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ أُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ كَثِيرًا (160) وَأَخْذِهِمُ الرِّبَا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَأَكْلِهِمْ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا أَلِيمًا (161) لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلَاةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ أُولَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا (162) [النساء : 160 - 162]

[9] قُلْ تَعَالَوْا أَتْلُ مَا حَرَّمَ رَبُّكُمْ عَلَيْكُمْ أَلَّا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ مِنْ إِمْلَاقٍ نَحْنُ نَرْزُقُكُمْ وَإِيَّاهُمْ وَلَا تَقْرَبُوا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (151) [الأنعام]

20 Şubat 2013 Çarşamba

Sayacımı indirdim müşteriye bindirdim!




Reno 9 marka ilk arabamı sattıktan bir ay sonra birisi aradı ve kendisini tanıttı. Bir öğretmendi. “Hocam” dedi “telefonunuzu buldum ve sizinle tanışmak istedim. Şu anda arabanız bende. Ben aldım ve kullanıyorum!”. Ben de “Hayırlı olsun, güle güle kullan! dedim ve bir ihtiyaca binaen satmış olduğumu söyledim. Sonra kilometresi kırk iki binde olduğunu söyledi. Araba nasıl diye sordu. Ben de arabayı devrettiğimde kilometresinin seksen binin üzerinde olduğunu söyledim. Anlaşıldı ki benden alan adam –adı da Mücahit idi- arabanın kilometre sayacını yarı yarıya düşürmüş ve öğretmen arkadaşı kandırarak satmıştı.
Sonra Toyota Corona marka ikinci el bir araba almıştım. Lada’dan inip de ona binince şimdiye kadar arabaya değil de kağnıya binmekte olduğumu anladım. Eski de olsa her türlü konforu vardı. Birkaç sene bindim. İhtiyaç halinde servise değil sanayiye götürüyordum. Birinde yolum servisine düştü. Bana dediler ki “Bu araba bu servise son girişinde 180 bin kilometredeymiş”. Oysa ben aldığımda 135 bin’deydi. Belli ki sayaçla oynanmış ve rakam en az üçte bir oranında geriye çekilmişti.
Eğer benim başıma gelen herkesin başına gelen bir şey ise, demek ki neredeyse ikinci el satılan araçların tamamına yakını ya satıcı ya da aracı elinde sayacı ile oynanarak satılıyor.
Bugün Haber7’nin bir haberi şöyle idi:
İkinci el araç simsarlığında son trend aracın kilometresini düşürmek. Yetkililer, sanayi sitelerinde 30-100 lira ücretle kilometresi düşürülen araçların ölümcül boyutuna dikkat çekerek uyarıyor.
Bazı ikinci el araç sahiplerinin kurnazlık edip aracını daha pahalıya satmak için otomobilin kilometresini düşürme yoluna gitmesi, yeni bir iş kolu haline geldi. Bugün birçok oto sanayi sitesinde en üst düzey elektronik tesisata sahip araçların bile kilometreleri düşürülebiliyor…
Kilometre düşürmenin iki tür sakıncası olduğunu belirten yetkililer "Bunların ilki tüketici bu noktada kandırılıyor. İkinci ve en önemlisi ise aracın önemli parçaları kilometre-yıl bazlı değişir. Düşük kilometre olduğunu düşünüp bu aksamları değiştirmeyen alıcı açısından ölümcül kazalar bile meydana gelebilir" diyor. İkinci el ‘güvenilir olmayan' her 10 araçtan 7'sinde bu işlemin uygulandığını belirten yetkililer ayrıca, ikinci el araç almayı planlayanlara "Aracı almadan önce mutlaka yetkili serviste kontrol ettirin" uyarısında bulunuyor.
Şimdi durum bu!
Bunu yapanlar Müslüman olabilir mi? Adları Mücahid, Ahmet, Mehmet…
Ama yaptıkları asla Müslümanlıkla ilgisi olamayacak şeyler.
Daha geçenlerde çayın içine sunta talaşı katan bir şebeke ortaya çıkarıldı. Haberlerde marka ismi gizlenerek veriliyordu. Oysa insanlara zulmeden, haksızlık yapan insanlardı. Böylelerinin korunması gereken ırz ve namusu, şeref ve itibarı mı olurmuş?!
Bu insanların Allah’tan korktukları yok. Kullardan da utanacakları yok.
Sayaçla oynadınız ve buna sebep arabanızı sattınız ve üç beş kuruş fazla para aldınız. Zulüm ettiniz, haksızlık ettiniz.
Buna sebep elde ettiğiniz haksız kazanç öz sermayenizi de şaibeli hale getirmiş oldu.
“Bizi aldatan bizden değil”di hani.
Bu insanlar bizi aldatıyorlar.
Ölçüde tartıda ile yapıyorlar. Ayarlarla oynuyorlar.
1987 yılında hac mevsiminde kurban kesimi için Türkiye’den kasaplar götürülmüştü. Üç gün içinde tek bir kesimhane’de beş yüz bin koyun kurban ediliyordu. Müslüman ülkeler arasında iş bölümü vardı; oralardan getirilen elemanların kimi yakalıyor, kimi kesiyor, kimi yüzüyordu. Benim Arapça bilmem sebebiyle yönetici olarak başlarında götürüldüğüm grup yüzücülerdi.
İslam Bankası’nın organizesinde o tarih itibariyle son derece modern bir sistem kurulmuştu. Buradan canlı olarak yakalanıyor, kesiliyor ve öbür taraftan sağlık ve kalite kontrolü yapılmış bir halde ve paketlenmiş biçimde soğuk hava tertibatlı TIR’ların içine kadar yürüyen bantlarda hareket ediyordu. Oradan da değişik İslam ülkelerine dağıtım yapılıyordu.
Yüzülmüş ve her işlemi tamamlanmış olan hayvan sayaçtan geçiriliyor ve sayı mekanik olarak atıyordu. Bizim kasaplar bunu keşfedince boş kancaları kendileri asılarak sayaçtan geçirmeye yeltendiler. Böylece hak etmedikleri halde yüzdükleri hayvan sayısından daha fazla miktarda hayvan yüzmüş gibi ücret almayı düşünüyorlardı. Bunlar Harem-i Şerif’teydiler ve belki de çoğunluğu aynı zamanda hacı olmak için oraya gelmişlerdi. Zaten bir kısmının kasaplıkla da ilgisi yoktu.
Allah şöyle buyuruyordu:[1]
“Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline!
Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler.
Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp, yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.
Onlar, büyük bir gün; insanların, âlemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn 83/1-6)
Müslümanlığın hayatın içinde olması dendiği zaman bizim kastetmiş olduğumuz şey işte budur: Namaz kılmak, oruç tutmak… bizi daha ahlaklı yapmak içindir. Çünkü bir ağaca nispetle meyve ne ise insana nispetle de erdemler odur. Erdemler, insanın yapıp ettiklerinde ve özellikle de insanlarla ilişkilerinde ortaya çıkar.
Bizim adları Müslüman olan değil, yaptıkları müslümanca olan erdemli insanlara ihtiyacımız vardır.
İslam’ı ancak onlar temsil edebilirler.
Allah işimizi kolay eylesin!

20.02.2013
GARİBCE



[1] وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (1) الَّذِينَ إِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (2) وَإِذَا كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (3) أَلَا يَظُنُّ أُولَئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (4) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (5) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (6)  [المطففين : 1 - 6] 

19 Şubat 2013 Salı

Zavar öğütmenin de değeri mi olurmuş?!




İnsanların zavar öğütmeye ihtiyaçlarının olduğu günler vardı.
Televizyonları yoktu.
Radyodan ajans dinlerlerdi.
Türkü de çalınırdı yüksek perdeden ve iki vadi arasında yerleşik halde bulunan tüm köy halkına dinlettirilirdi. En yüksek perdeden çalan radyo da köyün en fakiri olan haneye ait olurdu.
Ama yine de insanların sohbete ihtiyaçları olurdu. Laflamaya hâlâ ihtiyaç duyarlardı.
Garib Ali, evde ortalık sessiz kalınca ayrı gelinine haber salmış ve “Çağırın da iki zavar öğütsün!” demiş. Giden haberci de “Babam seni çağırıyor, iki zavar öğütecekmişsin!” demiş. Tabi gelin de buna alınmış.
Demek ki zavar öğütme olumlu anlamda kullanılmıyormuş.
Garibce’nin tespitine göre zavar:
1. Hayvanlara yedirilmek için hazırlanan tahıl kırması,
2. Gürgüt: İri öğütülmüş tahıl gibi anlamlara geliyormuş. Değirmen ince normal ayarda un öğüttüğü zaman tam kıvamında olur ve bu iş belli bir zaman alır. Oysa ayarı ile oynanıp da üstte dönen taş bir miktar daha fazla yukarı kaldırıldığı zaman tahılı iri iri öğütür. Buna da gürgüt derler. Değirmen bu ayarda kısa zamanda çok iş yapmış olur.
Muhtemelen lafçı olup da çok konuşan kimseler için “zavar öğütme” istiaresi bu ortak noktadan hareketle kullanılmış olmalıdır.
Arpa ve mısırın yahut yulafın birlikte öğütülmesi ile yapılan hayvan yemine de zavar denildiği oluyormuş ve hatta bu iş için kullanılan zavar makineleri de varmış.
Buna göre de zavar öğütme oradan buradan laf veren ve durmadan konuşan demek olur.
Arapça’da “Z v r” kökü “yalan” demektir. Bu kelimeden alınmış ve asılsız, yalan dolan konuşma anlamında da kullanılmış olabilir (?).
Kök anlamı her ne olursa olsun zavar öğütme kafayı ütüleyen bir şey olmasına rağmen, henüz televizyonun olmadığı ve sessizliğin hüküm sürdüğü köy evlerinde gerektiğinde aranan bir şeymiş.
En sessiz bir dinleyici bile sohbet ortamında televizyon seyircisinden daha fazla katılımcıdır. Hiç konuşmasa bile karşısındaki anlattıkça “Hıh! Hıh!” demesi bile bir şey sayılır.
Bu televizyon bizi tümden mahvetti.
Hep o söyledi, biz dinledik. Hep o gösterdi biz seyrettik. Yanımızdakileri de yanımızdan aldı ve bizi bağladığı aynı ekrana onları da bağladı. Üstelik aramıza da görünmez perdeler gerdi. Pür dikkat ona kesildik. Evimizin kıblesi oldu. Başköşeyi artık o kaptı.
İş o noktaya geldi ki artık zavar öğütecek ne değirmen kaldı ne de müşteri.
Bir devirdi, kapandı gitti.
O gün de arıyordu insan mutluluğu. Bugün de arıyor.
Ve hayat devam ediyor.

Dua ile!
19.02.2013
GARİBCE

18 Şubat 2013 Pazartesi

Hoşnutsan anarsın adımı Muhammed diye Kızgınsan tepkin Ve Rabbi İbrahîm’dir niye


  
Hz. Aişe annemiz anlatıyor:
Hz. Peygamber bana dedi ki:  “-Elbette ben, sen benden hoşnut musun ya da kızgın mısın biliyorum!”
Ben kendisine: “-Bunu nereden biliyorsun?” diye sordum. 
O bana cevap olarak şöyle dedi: “-Hoşnut olduğunu biliyorum çünkü o takdirde sen ‘Ve Rabbi Muhammed!’ =Muhammed’in Rabbine yeminle hayır!’ şeklinde konuşmaktasın. Kızgın olduğunu da biliyorum çünkü o takdirde de sen ‘Ve Rabbi İbrahim!’ =İbrahim’in Rabbine yeminle hayır!’ demektesin.”
Ben: “-Evet! Dediğin gibi. Ama yeminle söylüyorum bil ki Ya Rasûlallah! Ben senin sadece ismine küsmüş oluyorum!” dedim[1]. (Buharî)
Hz. Âişe, sevgili peygamberimizin kıymetli eşi. Pek çok meziyeti var. Ve tabii Hz. Ebu Bekir’in kızı. Hz. Peygamberin kendisini çok sevdiğini ve değer verdiğini biliyor. Sadece Hz. Hatice’yi kıskanıyor.
Aradaki ilişki insanî düzeyde aynı zamanda eş ilişkisi olunca tabii zaman zaman birbirlerine takılmaları, aralarında kırgınlıkları olabiliyor. İşte öyle bir zamanda bunu Hz. Âişe’nin nasıl ihsas ettiğine dair bir örnek oluyor bu hadisle anlatılan.
Ona küsmek olur mu?
Ama hissiyatını ifadede adı yerine atasını anmak yetiyordu onun ince zekası için. Belli ki sözün muhatabı da fetanetiyle ondan zaten ilerideydi.
Eşler olarak bizim bu örneklikten alacağımız ibretler olmalı.
İnsan olmamız hasebiyle kırılmalar, gücenmeler elbette olacaktır. Bundan kaçış ve kurtuluş yoktur. Ama bu gücenikliği oldukça zarif bir biçimde ifade etmenin de zekice yolları olmalı; kırmadan, dökmeden, aşağılamadan, hakarete varan tavırlar olmadan duygularımızı iletebilmenin imkanları bulunmalı.
Hz. Peygamber Âişe’yi neden bu kadar çok seviyordu.
İşte bu zeka ile de biraz da olsa ilgisi olmalı.
Salat ü selam olsun sevgili peygamberimize,
Rahmet olsun sevgili eşi annemize!
Ve ibret olsun bize!
18.02.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (7 / 47) 5228- عَنْ عَائِشَةَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا ، قَالَتْ قَالَ لِي رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم إِنِّي لأَعْلَمُ إِذَا كُنْتِ عَنِّي رَاضِيَةً ، وَإِذَا كُنْتِ عَلَيَّ غَضْبَى قَالَتْ فَقُلْتُ مِنْ أَيْنَ تَعْرِفُ ذَلِكَ فَقَالَ أَمَّا إِذَا كُنْتِ عَنِّي رَاضِيَةً فَإِنَّكِ تَقُولِينَ لاَ وَرَبِّ مُحَمَّدٍ ، وَإِذَا كُنْتِ غَضْبَى قُلْتِ لاَ وَرَبِّ إِبْرَاهِيمَ قَالَتْ قُلْتُ أَجَلْ وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللهِ مَا أَهْجُرُ إِلاَّ اسْمَك.

17 Şubat 2013 Pazar

Öyle bir fatura ki… Hesabı bir türlü kapatamadık!



İnsanın varlık şuuru, kendi varlığında başlar ve kendi varlığında biterse kalabalıklar içinde de olsa yalnızlığın cenderesinde demektir.
Ama kendinden başlasa bile varlığını kendisinin de bir parçası olduğu büyük resmin içine –en olmaz yeri de olsa- yerleştirmesini başarabiliyorsa o zaman o büyük resmin anlamı kadar varlığı kendi zatına zait bir anlam kazanacak demektir.
Bugün modern yaşam bizden, kendi varlık değerimize zait ne değer varsa aldı elimizden. Şimdilerde biz ancak kendinde var olan ama kudreti de oldukça sınırlı olan varlıklara döndük.
Yalnızlığımız, huzursuzluğumuz, açlığımız, doyumsuzluğumuz ondandır.
Varlıklarını, varlığımıza varlık sebebi bildiklerimiz yok artık. Öyle olunca da cirmimiz kadar ancak yerimiz var.
Esas itibariyle kendi varlığı kendi zatının gereği olmayan aciz varlıkların, kerameti kendinden menkul şeyhler gibi uçmaya kalkışması, felaketinin de başlangıcı oluyor.
Kendi bindiğimiz dalı kestik. Elan düşüş vetiresinde kendimizi uçuyor sanıyoruz. Oysa çakılmamıza ramak kalmış halde.
Sırtımızda paraşüt yok, yere çakılmamak için.
Olanların da haberi yok.
Haberi olanların da nasıl açılacağına dair bir bilgisi yok.
Oysa bize sağlam bir kulp lazımdı.
Tutunabileceğimiz tutamaklar lazımdı.
Birini kaçırsak öbürüne el atmamız mukadder habl-ı metînlerimiz olmalıydı.
Özgürlük bizi sarhoş etti.
Elimizde ne değer varsa hepsini bedel olarak fatura ettiler, ödedik yetmedi.
Sırtımıza emanet yüklenmişmiş. Oysa biz emanete yük olmuşuz.
İşte böyle bir yok oluş girdabında, umutların yok olduğu karanlık içinde çakan bir müjde şimşeği yok mu?
Olmaz mı?
Seni Yaratan, sen O’ndan vazgeçmiş olsan bile O senden vazgeçer mi?
Bakarsın hiç ummadığın bir anda, hiç beklemediğin bir yerde bir yed-i beyzâ uzanır. Bir asa-yı Musa taştan hayat fışkırtır.
Bir İsa - Mesih soluğu ruhunu kaybetmiş cesetlerimize yeniden hayat verir.
Olur mu?
Olur.
Eskiden hep öyle olmuştu.
Şimdi niye olmasın!

Dua ile!

17.02.2013
GARİBCE

16 Şubat 2013 Cumartesi

“Çaresizseniz çare sizsiniz!”




İnsan bu, sevdiği insana bile bazen gücenir, incinir. Ama küsmek ve terk etmek hoş değildir. Seni küsüp terk eden, ötekine de aynı şekilde yapabilir. O zaman küsüp terk etmek yol değildir.
Sorunu çözmek katlanmak, azmedip aşmak ile olur, sorunun içinden kaçarak değil.
İki tane kurbağa bir süt kazanının içine düşmüşler. Biraz debelenmişler, çırpınmışlar. Yorulmuşlar. İçlerinden biri bakmış çıkışa imkan yok pes etmiş, bırakmış kendisini ve boğulmuş ölmüş. Öbürü ise pes etmemiş. Zor olmasına ve yorulmasına rağmen çabalamayı sürdürmüş. Takatinin kesildiğini hissettiği anda yaşama sevinciyle, geleceğe olan inancıyla yeniden canlanmış ve çabasını sürdürmüş. Aaa! O da ne? Bir de bakmış sütün üzerinde kocaman bir topak oluşmuş. Hemen onun üzerine çıkmış ve böylece kurtulmuş. Meğer bizim bu azimli kurbağa hayatta kalma mücadelesi verme uğrunda çabaladıkça süt de yayık gibi yayılmaya başlamış ve sonunda üzerinde kocaman topak bir tere yağı kütlesi oluşmuş.
Hayat işte böyle bir şey. Kaçarak değil, göğüsleyerek, korkarak değil yüzleşerek ancak idame ettirilebiliyor.
“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun yol onun üzerinden aşar gider!” diyor atalarımız.
Hayat ne kadar zor da olsa, meşakkatli de olsa, sıkıntılı da olsa insan azmi ve gayreti ile inancı ile yaşam sevinciyle, geleceğe olan umuduyla bu zorlukları aşar gider.
Yeter ki inancını kaybetmesin, azmi dumura uğramasın, umut ışığı sönmesin.
Bunun için de insanın sığınabileceği sağlam bir inancı, tutunabileceği kopmaz kulpları olması gerekir. İnanç işte o yüzden çok önemlidir. Sırf dünya hayatı için bile inancın insanı hayatta tutan, onu başarıya taşıyan, umut ışığını söndürmeyen pek çok yararı vardır.
Hal böyle iken “Çaresizseniz çare sizsiniz” şeklindeki bir anlayışı ben doğru bulmuyorum. Evet, bu insana bir özgüven aşılayabilir, hayatla mücadelesinde ona güç ve kuvvet verebilir. Ama bu inanç, mücadelenin başarısız olması ve mevcut imkanların tüketilmesi halinde, umut ışığının tümden sönmesi gibi sonuçları da intaç eder. Elinden gelen her şeyi yapıp da artık yapabileceği bir şeyin kalmadığına inanan bir insanın gerçekten yapabileceği bir şey kalmamıştır. Ama her an sesini duyan, her an yardım elini uzatabilen ve kendisini felaket uçurumundan, içine düştüğü bataklıktan çekip kurtaran bir yüce kudretin varlığına olan inanç o umut ışığını cılız da olsa söndürmez, bekleyiş halini sürdürür.
Ve bakarsın gün doğmadan neler doğar.
Umutsuzluk yok.
İnancı kaybetmek yok!
Bil ki sen O’nu unutmuş olsan bile O seni unutmadı.
Yaratıp da başıboş bırakmadı.
Sen O’nu duymadın belki ama  O hep seni duydu.
Çünkü hep yanındaydı.
Hatta kalbinin ta derinliklerinde idi.
İstersen yum gözünü ve dinle içini.
Duyarsın sen de belki sesini!
Dua ile!
16.02.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...