3 Aralık 2013 Salı

Garibce bir tecrübe: Sessizliği dinledim!


Peygamber olma yaşı geçti gitti. Bişey olamadık. Peygamber ölme yaşına yaklaştık, hâlâ bişey yok.
Şeyhi olmayanın şeyhi şeytan diyorlar. Bulamadık. Bari bir yaşam koçu bulalım dedik. Ha bu arada koç dediysek öyle boynuzlu kurbanlık koç anlamında değil, bu koç başka  koç. Dilimizi eşşek arısı soksun. Anamızın ak sütü gibi güzel Türkçemiz neremize yetmezdi?  Ya koç olacak ya guru…
Anlattıklarına bakıp da şaka ile karışık “galiba sonunda ben de buldum şeyhim olur musun” diye irademi ortaya koyduğum (böylece mürîd olacaktım çünkü mürîd iradesini ortaya koyan delmek oluyor) bir  koç mu desem, guru mu yoksa âşık mı, belki bu sonuncusu daha iyi bana dedi ki: “Ben sessizliği dinlerim, sen de dinle!”
Yanlış anlaşılmasın, bunu beni irşad için demiyor, kendi tecrübesini benimle paylaşmış olmak için söylüyordu.
Kendi şeyhliğini kabul etmese de ben “mürid” olarak emir telakki ettim ve bu gece yatağımdan kalktım el ayak kesilmiş, her tarafı sessizlik bürümüştür, şimdi tam zamanıdır dedim ve kendimce yapılması gereken mukaddimeleri ifadan sonra oturdum ve yumdum gözümü başladım dinlemeye:
Önce şöyle boğazımı bir temizledim. Ki üzgünüm ama bunu ben hep yaparım. Sonra sessizliğe gömüldüm. Dinledim dinledim, gene dinledim.
Sessizliği görsem tanır mıydım, davışını hisseder miydim, duysam dilini anlar mıydım, doğrusu hiç bilmiyordum. Ama  nasıl mürid şeyhe “gassal elinde meyyit gibi olmak” lazımsa benim de öyle olmam lazım dedim. Ve başladım dinlemeye.
Dinledim, dinledim. Aaa! O da ne? Bir ses geliyordu derinden derinden. İyice bir kulak kesildim. Yahu bu ses tanıdık. Bu belli ki motor sesi. Buz dolabı devreye girmiş meğer. Bir süre motor sesi eşliğinde dinlememi sürdürdüm.
Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu, çünkü yalıtım iyi sayılırdı. Gözlerim yumulu dinliyordum. Acaba ne duyacaktım. Bir süre sonra gene bir glo glo glo bir ses. Ihı acep geliyorlar mı? dedim. Yok yahu galiba komşulardan biri sifonu çekti ne bileyim ben. En nihayetinde uyduruktan bir apartmanda yaşıyoruz. Duyduğum her sesi anlatacak olsam perdeyi de yıkmış oluruz. Neme lazım. Oğlum sen de neden her sesi duyarsın? Niçin algıda seçici olmazsın? Tövbe! Tövbe!
Neyse. Gene sükûnetimiz bozuldu. Ama yılmak yok. Âşıklar yalan söylemez. İlla ki bir şey olmalı. Gene derin bir sessizliğe gömüldüm. Bir süre sonra gök gürültüsünü andıran bir gurultu bastırdı ortalığı. Dedim yahu bu benim karnım, belli ki gene tutturdu, gurulduyor işte. Hani insanı zaman zaman mahcup eden türden karın guruldamaları var ya o cinsten. Neredeyse yolumu kesecekti..
Yahu ben bu badireleri nasıl atlatacağım? Meded şeyhim elimden sen tutmazsan ben bu yolda bu engelleri nasıl aşarım? Ey sesizlik neredesin, neden bana bir şeyler söylemiyorsun. Bekletme gel gayrı.
Sonra bir fikir geldi aklıma dedim ellerimle kulaklarımı tıkarsam belki daha iyi duyarım: Aaa bu kez başka bir ses hem de ne ses. Bazılarının cennetin sesi dedikleri bir ses. Meğer benim içimde ne sesler sessizlik ikliminde yaşarmış da haberim olmazmış.
Belli ki duymam istenen bu da değildir dedim. Ellerimi kulaklarımdan çektim. Yine yoğunlaştım. Bu kez başka bir sesti duyduğum… Belli aralıklarla bir kudüm gibi ritim tutturan bir sesti. Nabzımın atışlarını duyuyordum, acaba her vuruşta seslendirilen bir nota da var mıydı? Bilemedim. Ne sanattan ne musikiden anlardım. Kendimi çaresiz hissetim. “Şeyhim sen benim elimden tutmadan ben nasıl ederim!” dedim.
Sonra dank etti. Yahu bu yolda bir “el alma” diye bir şey vardı.
Yaptığım şeyin zamanla bize telkin ettikleri rabıta mı acaba dedim. Yok yahu ne alakası var. Rabıtada şeyhin resmini alnın iki çatına getirecek ve o surete odaklanacaksın. Sonra o seni alıp attaaya götürecek.
Rabıta esnasında yapmaya çalıştığımız ama muziplikten olsa gerek çoğu kez gene başaramadığımız tezekkürü’l-mevt yani ölümü düşünmek mi dedim. Can köprücük kemiğine dayanmış, boncuk boncuk terliyorsun, başucundakiler ne yapacaklarını şaşırmışlar, ayak ayağa dolaşıyor, kimi okuyor kimi yüzüne üfürüyor, kimi ıslak bezle alnını siliyor, pamukla dudağını ıslatıyor ve sen sonra bir keçe içine sarılmış itburnu çalısının bir anda çekilişi gibi canını teslim ediyorsun. Çeneni bağlıyorlar, ayaklarını çatıyorlar, teneşire koyuyorlar, çırılçıplaksın. Buz gibi teneşirin üstünde kaynar kazanlardan alınan kızgın suyu üstüne döküyorlar, fazla sıcakmış galiba bak adamın dişleri gözüktü diyorlar, bu kez suyu biraz ılıştırıyorlar ve vıcık vıcık yıkıyorlar, hayatında hiç binmediğin bir at üstündesin, omuzlara biniyorsun… Namazını kılıyorlar ve kara toprağa koyuyorlar. Herkes çekip gidiyor. Tamam diyorsun bu kadarı yeter ben de evime gideyim. Doğruluyorsun ama kafan, üzerine konulmuş sapıtma ağaçlarına çarpıyor ve  sen yepyeni bir dünyaya uyanıyorsun.  Tam o sırada elinde tokmak gök gözlü görüntüsü korku için yeten birileri gelmiş belli ki seni siygaya çekecekler: Men Rabbüke… diye başlıyorlar. Anlamadım diyorsun: Elindeki tokmakla kafana öyle bir indiriyorlar ki yedi kat yerin dibine indiriyorlar… Sonra ellerindeki kancayı avurduna takıp geri çıkarıyor….
Dayan dayanabilirsen.
Ve düşünce bu minval üzere sürüp gidiyor.
Ben bunu çok iyi beceremezdim de bizim bir arkadaşımız vardı. O bu esnada bulgur kazanı gibi kaynardı. Ve ben ona imrenirdim. Hala da imrenirim. Ben onun gibi öylesine safiyane bir gönle hiç sahip olamadım.
Yok yahu, benim bu yaptığım ne o ne bu?
Bre Garibcem! Bu işler mürşidsiz olmaz.
Şeyhim beni neden kendi halime koyarsın. Neden elimi tutmazsın. (Yahu bu Hz. İsa’nın son sözüne mi benzedi ne!)
Bu kısa tecrübe bana gösterdi ki ustasız sanat öğrenilmez.
Hayat yani yaşamak ise en büyük sanattır.
Öyle olunca ben bunu sensiz nasıl öğreneceğim ey USTA!
BÜYÜK USTA!
Dua ile!
03.12.2013
GARİBCE

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...