2 Temmuz 2013 Salı

Yetmedi mi ilahiyat kürsüleri? İman elden gidiyor siz nerdesiniz?


 “Nasları bağlamından koparmak: Ümmî Rasûl” başlıklı yazımız bir okuyucunun ağırına gitmiş galiba “Yetmedi mi ilahiyat kürsüleri? İman elden gidiyor siz nerdesiniz?” diye yorum yazmış.
Umarım Garibce’nin yazılarını okuyordur. Tepkisinden her ne kadar böyle bir intiba edinmesek de bu vesile ile diğer yazılarını da okur diye ümit ediyoruz.
Ben, hasbelkader bir ilahiyat profesörüyüm. Zengin bir aile çocuğu değildim. Köyde doğdum. Zor şartlarda tahsil yaptım. Yoksulluğu da bilirim. Kendi halinde bir insanım.
Hocalığı seviyorum. Ders vermeyi aslî vazife biliyorum. İlmî konularda talebelerime elimden geldiğince yardımcı oluyorum. Onlara burs bulma gibi bir becerim yok. Bu işleri oldum olası yapamadım. Çünkü sosyal bir insan değilim. Talebe iken de kendi harlığımı yıllarca amelelik yaparak kazanmaya çalıştım. Az ile yetindim.
Şimdi hocayız. Elbette bizim yerimizi bizden daha iyi dolduracak kimseler olabilir. Mahkeme kadıya mülk değil, vakti saati geldiğinde onlar gelir biz gideriz.
Bu hocalık serencamında  kitap yazdığımız oldu. tercümelerle iştigal ettik. Hatta tercüme ile harçlık kazandığımız bile oldu. Para bizi bozar. Harçlığımız olsun yeter.
Son bir yıldan fazla zamandır beri de  günlük yazılar yazmayı kendimize iş edindik. Bizim dışımızda bir saikı olmayan bir etkinlikti bu. Yani ne resmî olarak ne de bir başka yoldan bizden böyle bir talep olmamıştı. Vira bismillah demiş başlamış ve kendi ölçeğimizde başarılı sayılabilecek bir performans da göstermiştik.
Siyaset konularına girmeyi çok istememe rağmen gün oldu siyaset ile de ilgili yazılar yazdık. Geniş bir yelpazede hemen her alanda denemelerimiz oldu. “Bilgi, duygu ve mizah: Üçü bir arada!” şiarımız oldu.
Bazen kendi kendime “Yahu eninde sonunda ben bir fıkıh profesörüyüm. Arada bir hiç olmazsa fıkıhla ilgili yazılar da yazmalıyım” dediğim bile olmuştur.
Din alanında yazmış olduğum yazılar genelde yanlış olduğuna inandığım konuların kendimce tashihi doğrultusunda olmuştur. Ölçülü olmayan bir dindarlığın başa bela olduğuna olan inancım sebebiyle hep itidali savundum ve teennili hareket edilmesini ilke olarak benimsedim. Dini hayatın içinde tutabilmek için de asıl olan ilkelerimizin kolaylaştırmak  ve sevdirmek olduğunu düşündüm. Değişimi anlamaya ve takip etmeye çalıştım. Hayat ile at başı yürümeyen bir din anlayışının işlevini yitirmiş tarihî eserler gibi antika değerine yükselerek müzelerde ancak kendilerine yer bulabileceğini  hep der hatır etmeye ve hatırlatmaya çalıştım.
Güncel olaylar herkes gibi elbette ki beni de meşgul etmiştir. Özellikle  geride kalmış olmasını ümit ettiğimiz Gezi Parkı sebebiyle  benim de günlerim alt üst oldu ve ilk kez Garibce olarak bu günlerde düzenli yazmakta olduğum yazıları yazamadım. Yine de o günlerde güncel siyasetle ilgili yazılar yazdım. Yazılar paylaştım.
Bu vesile ile şunu söylemek de bir hoca olarak benim vazifemdir diye düşünüyorum. İnsan olarak iyi ve kötü günlerimiz olabilir. İster istemez içinde bulunduğumuz ortamdan etkileniriz. Söz gelimi bir cenazemiz olsa toplanır ve ağlaşırız. Bu davranış o halet içinde normal gözükür. Ama bir de şöyle düşünelim. Bütün eş dost toplandık ve günlerce ağlaştık ve yas tuttuk. İşi gücü terk ettik. Her bir iş olduğu gibi kaldı. Çocuklar kendi hallerine terk edildi. Kurumlar işlemez oldu, her şey durdu. Hangi aklı yeter bu hale razı olabilir ki?
İşet böyle bir hengâmede bile aklı yeterlere düşen “Ölen ile ölünmez, herkes işine gücüne baksın!” demek ve duruma vaziyet etmektir.
İmdi ülkede genel savaş hali bile olsa herkes evvelemirde kendi vazifesini bihakkın yapabiliyorsa, o ülkenin kazanamayacağı savaş ve aşamayacağı badire yoktur.
Bir ilahiyat hocası olarak ben talebemi en iyi bir şekilde yetiştirmek zorundayım. Günlük heyecanlara ve siyasete kapılarak bir ilahiyat talebesinin ancak tahsil çağında alabileceği donanımları onlara veremezsem ben vazifemi işte o zaman yapmamış olurum.
Bunu yaptıktan maada, bir aydın olarak topluma karşı da elbette ki sorumluluklarım olacaktır. Siyaset bilimcisi olsaydım siyasete dair yazardım. Deprembilimci olsaydım depreme dair yazmam beklenirdi. Bir ilahiyatçı olarak da elbette ki benim arada bir de olsa fıkıhla ilgili yazılar yazmam ve bunu belli bir okuyucu kitlesiyle paylaşmam benim için ancak takdiri gerektiren bir durumdur diye düşünürüm.
Hem Muhammed ümmeti yalnız ben miyim?! Okunmasını istediğiniz konular varsa onları da siz yazın, siz söyleyin.
İnsanlar da sözleri dinlesinler, yazılanları okusunlar ve içlerinden de en güzeline uysunlar ve böylece doğruyu bulsunlar. Hiç kimse hakikat tekelciliği de yapmamalı.
Bunlar benim yazdıklarımdır. Garibce’nin penceresinden bakınca gördükleridir. Siz benzer şeyleri görmüyorsanız, bu onun bir suçu değildir. Ayağınızın altına bir yükselti koyun bir daha deneyin. Olmadı çok daha önemlisi açınızı değiştirin. Gözünüzde at gözlüğü var mı, onu kontrol edin. Baktığınız her şeyi çapaklı görüyorsanız, varsa gözlüğünüzün camını silin. Gözünüzü doktora gösterin. Ne bileyim yapın bir şeyler. Bakarsınız iyi gelir.
Dua ile!
02.07.2013

GARİBCE

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...