8 Mayıs 2013 Çarşamba

VAHİYDE EVRENSELLİK VE TEKAMÜL


 

“2/4. Ve onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere inanırlar…”
Bu yazımızda yukarıdaki âyet-i kerîmede işaret buyrulduğu üzere ilahî dinlerin birbirini teyit ettiği ve bir çizginin devamı mahiyetinde olduğu konusunu ele alacağız.
Kurtuluşa eren müttekîlerin özelliklerini saymaya devam eden Yüce Allah bu âyette peygamberler tarihinin, ilahî tevhid dininin tarihi olduğunu, hepsinin aynı zincirin halkaları mesabesinde olduğunu, adına “İslâm” dediğimiz dinin, işte bu sürecin adı olduğunu işaret buyuruyor.
“Sana indirilen”den maksat, Kur’ân ya da Rasûlullah’ın (s.a.v.) İslâm adına tebliğ etttiği Kur’ân’da olup olmadığına bakılmaksızın her türlü dinî düzenleme olmaktadır. “Senden önce indirilenler”den maksat ise Tevrat, Zebur, İncil ve suhuf[1] tabir edilen kutsal kitaplar ya da bunların içermekte olduğu ilahî hükümlerdir. “Îmân” sözcüğü “bâ” harfi ile kullanıldığı zaman ittifakla “tasdik” anlamına gelmektedir. Buna göre sözü edilen müttekîler, bir ayırım yapmadan, ilahî vahyin tarihsel sürekliliğine[2] inanan kişilerdir. İslâm, kendisinin bir bid‘at olmadığını açıkça söyler: “De ki: "Ben peygamberlerin ilki (bid‘an mine’r-rusül) değilim…"[3] Rasûlullah’ın (s.a.v.) “iptidâî kemalden nihâî kemâle doğru bir tekamül süreci”[4] ile tamamlanan İslâm binasına nisbeti, tamamlanmakta olan muhteşem bir yapıya nispetle son kilit taşı gibidir[5]. İslâm adı verilen bu evrensel bina, sözü edilen son yapı taşı ile tamamlanmıştır. İslâm imanı müminlerinden işte bu inancı paylaşmalarını ister. Dolayısıyla önceki peygamberlere ve onların getirdiklerine de aynı şekilde inanılmasını, iman şartı görür. Nitekim Yüce Allah bunu şu âyetlerde daha açık şekilde ifade eder: “Allah'a, bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene, onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O'na teslim olanlarız" deyin”[6]; “Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine inandı. "Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sanadır" dediler”[7].
Son ilahî kitap olan Kur’ân, güneşin doğmasıyla ay ve yıldızların görünmez hal alması gibi[8] öncekileri, uyuşmadıkları noktalarda neshetmiştir. Bu durumda onlara iman, onların tümünün Allah (c.c) katından olduğu noktasında, bir de neshe uğramamış öz ve esas itibariyle olacaktır[9]. Bu itibarla iman için öncekilere inanmak yeterli olmayıp, en son ve mütekamil vahiy olan Kur’ân’a da inanmak gereği vardır. Âyet işte bu hususu dolaylı da olsa ifade etmekte ve Ehl-i kitaptan olup da kendi kutsal kitaplarına inanan, ancak Hz. Muhammed’e (s.a.v.) indirilen Kitab’a inanmayanların kurtuluşa eren müttekîlerden olamayacakları[10] belirtilmiş olmaktadır.
Ancak burada bir hususa işaret etmek gereği vardır: Diğer dinlere mensup insanların İslâm’dan, Kur'ân’dan haberdar edilmeleri, dinî tabirle ifade edecek olursak İslâm’ın bu insanlara da tebliğ edilmesi müslümanların sorumluluğu altında olmaktadır. Biz müslümanların, dinimizi diğer insanlara kendi dilleriyle ve anlayacakları şekilde ulaştırmadan, gereği üzere tebliğ etmeden onları cehenneme doldurma gibi bir çaba içine girmemiz yanlış olur. Bu müslümanlara zor ve önemli bir vazife yükler. Mekke ve Medine’de doğan İslâm nurunun, dünyanın her bir bucağına taşınması ancak dalga dalga yayılacak meşalelerle olacak ve İslâm buraları aydınlatmadan, oraların halkının sorumlu tutulması beklenmeyecektir. Şöyle bir düşünelim, hristiyan bir ülkede ücra bir köyde bir çocuk dünyaya gelmiş, vaftiz edilmiş, kendi dinine ait ilahiler, dualar, ninniler altında büyümüş, samimi bir dindar olma yolunda ilerlemiş, kendi din adamlarının vaazlarına kulak vermiş, ayinlere katılmış, iyi bir hristiyan olmuş. Hz. Muhammed’i ya hiç duymamış ya da hakkında bir sürü kötü sözler duyduğu biri olarak tanımış, Kur'ân’a bir şekilde ulaşamamış... Böylesi bir hristiyanın, durup dururken kendi dininden şüphe duymaya başlaması ve hemen müslüman olmasının beklenmesi makul bir şey değildir. Ancak bu insana kendi diliyle ve anlayabileceği şekilde hakikatlerin anlatılması sonucunda böyle bir beklentinin maküllüğü söz konusu olabilir. Bu itibarla diğer insanların müslüman olmalarının beklenmesi, müslümanların büyük bir sorumluluk altına girmeleri ve sözü edilen görevi yerine getirebilmeleri şartını önceler. Bu şart yerine gelmeden sonucun ortaya çıkmasını beklemek de yanlış olur. Meselenin, Hz. Peygamber’e (s.a.v.) inanmayanların cehennemlik olup olmamaları açısından değil de biraz da anlattığımız açıdan ele alınması gereği vardır.
İslâm, kendinden önce gelen dinleri ilahî vahyin bir parçası olarak görmesi ile evrensel bir mahiyet arzeder ve bu evrensellik ile diğer din müntesiplerine karşı bir hoşgörü ortamı oluşturur. Nitekim İslâm, tarih içerisinde başka din müntesiplerini de bünyesinde barındırabilmiş ve onlara hayat hakkı tanımıştır.
Aynı inancı bir iman şartı olarak tanımayan Hristiyan dünyası ise, kendileri ile aynı inancı paylaşmayan başka milletlere hiçbir zaman hoşgörülü olmamışlardır. Endülüste müslümanların ve dünyanın birçok yerinde Yahudilerin başına gelenler, Yahudilerin Filistin’de müslümanlara yaptıkları bunun bir örneğini teşkil eder. Hristiyan dünyası ne zaman ki Fransız devrimi ile liberallık, laiklik, insaniyet gibi evrensel değerlerle Hristiyanlıktan sapma göstermiş, işte o zaman başka milletlere karşı dinî açıdan hoşgörülü olabilmişlerdir. Ancak bu kez de, bu kavramlar vahyin aydınlığında şekillenmediği, içeriği ilahî hikmet ve rahmetle doldurulamadığı için insanlığı Hakk’tan uzaklaştırmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş[11], sonuçta bu değerler emperyalizmin modern araçları haline getirilmiştir.

Dua ile!
08.05.2013
GARİBCE


[1]              Peygamberlerden Şît’e 50 sahife, İdrîs’e 30 sahife, İbrahim’e 10 sahife, Musa’ya Tevrat’tan   önce 10 sahife olmak üzere yüz sahifeden söz edilir (bk. Kurtubî, I, 180). 10 sahifenin Musa yerine Âdem’e indirildiği de rivayet edilir.
[2]              Esed, I, 4.
[3]              Ahkâf 46/9.
[4]              Ahmed Hamdi Aksekili, Dinî Dersler, Üçüncü Kitap, İstanbul 1336, s. 237.
[5]              Buharî, Menâkıb, 18; Müslim, Fedâil, 23.
[6]              Bakara 2/136.
[7]              Bakara 2/285. Ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/84; Nisâ 4/150.
[8]              Ahmed Hamdi Akseki, İslâm Dini, Ankara 1980, s. 21.
[9]              Kurtubî, I, 180.
[10]            Taberî, I, 246.
[11]            Elmalılı, I, 196.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...