21 Nisan 2013 Pazar

SÜNNET SÜNNET NE SÜNNET!



Sünnet sünnet dediler, iyi de nedir sünnet dendiğinde herkes, körlerin fili tarif etmelerine döndüler. Sonunda öyle sünnetler ortaya çıktı ki, şaşırdık ya Rasûlallah!
Sünnet senin yolun elbet, bunu söylemeye ne hacet. Ama gel gör ki sünnet adına, senin yolun adına neler yapıyor, ne haltlar karıştırıyoruz ya Rasûlallah!
Bakın birkaç örnek vereyim. Ya Rasûlallah! Hani birinde gelmiş ve ev halkına yiyecek bir şeyleri olup olmadığını sormuştun. Hane-i saadet tam takırdı, ambarda un, çuvallarda zahire yoktu. Buz dolabı, derin dondurucu ve içinde envai çeşit yiyecekler hiç yoktu. “Hurma olan evde açlık olmaz” buyurmuştun, hurma da yoktu. Ve belli ki hane halkın açtı ya Rasûlallah! Ve belli ki sen de onlar gibi açtın. Senin soruna “Ya Rasûlallah! Evde yiyecek namına hiçbir şey yok. Sadece biraz sirke var!” diye cevap vermişlerdi. Sen de “Getirin, sirke ne güzel katıktır” buyurmuş ve onunla kifaf-ı nefs etmiş, açlığını köreltmiştin.
Şimdi bizim kültürümüze nasıl yansıdı bu bilemem ama, “sirke senin sevdiğin yiyecekler arasına giriverdi” ve sirke yemek öyle sıradan bir şey olmaktan çıkıp “sünnet” mevkiine yükseldi. Sirke üreticilerinin bunda bir katkısı yoksa, adamların sevinmesine engel ne olabilir.
Şimdi yukarıdaki olayda, önemli olan şey senin sirke yemen miydi ya Rasûlallah! Basiretimizi sirkenin şarap rengi mi aldı, yoksa aynı üzüm suyundan yapıldıkları şaraba meşruiyet alanında tekabül edişi mi, bilmiyorum.
Acaba sen sirke yediğin için, insanların gözünde büyüyecektin de ondan mı? “Benim peygamberim öyle büyük ki, sirke bile yedi” ya da “sirke yedi” diye hava atacak ve insanların büyümesi için sirke yemelerini böylece teşvik mi edecektik. Bu durumda sirkenin, her babayiğidin yiyebileceği bir şey olmaması gerekecekti. Ya da tersinden “peygamberimiz sirke yediği için mi büyük oldu” diyecektik. Bu durumda da sirke herkesin ulaşamayacağı “iksir” gibi bir şey olacaktı.
Biliyorum bu hasbıhal seni sıkıyor ama bir kere başladık ya Rasûlallah! Hali pür melalimizi göresin diye uzatıyoruz. Hem seninle hasbıhal etmeğe doyum da olmuyor. Lafı uzatıyorsak biraz da kardeşin Musa’nın Rab Teâlâ ile asa (çoban değneği) muhabbetindeki sünnetinden esinlenerek yapıyoruz.
Ya Rasûlallah! Sen ki bir peygamberdin, uğruna bırakın mallarını canlarını feda edecek nice erler vardı ve onların bir kısmı vaatlerini yerine getirmişler, bir kısmı da sıralarını beklemedelerdi. Adı konulmuş olmasa da bir devletin vardı. Elinin altında kontrol ettiğin mallar vardı ve senden hesap soracak hiçbir kimse de yoktu.
Ve senin hane-i saadetin mescid etrafına dizilmiş odacıklardan ibaretti. Sen saraylarda safa sürenlerden değildin, ama isteseydin yapabilirdin. Altında kuş tüyünden yataklar yoktu, fosur fosur döşekler üzerinde yatmazdın. Halı ve kilimler üzerinde gezinmezdin. Uzandığın hasırın izleri böğrüne çıkardı ve seni o halde gören Ömer bile anlayamamış ve boşuna ağlamıştı. Senin mülkünü Kisralarınkilerle karşılaştırma aceleciliğine düşmüştü. Senin tahtın gönüllerde idi ya Rasûlallah! Bir anlık gafletle koca Ömer de görememişti de Yüce Allah’a sitemkâr sözler etmişti.
Hane halkın zaman zaman itiraz etmişler ve senden nafaka tahsisatlarını artırmanı ve refah düzeylerini yükseltmeni istemişlerdi. Daha önce böyle bir talepleri yoktu, çünkü senin imkanın kıttı. Şimdi neden ısrarla üzerine geliyorlardı ya Rasûlallah! Çünkü görüyorlar, sana çok miktarda ve değişik yerlerden mallar geliyor, istesen sen onlara istedikleri kadar pay ayırabilirdin, ama sen asla buna yanaşmadın ya Rasûlallah! Medine’de karnını doyurmaya çabaladığın bunca insan varken, hâlâ başlarını sokabilecek bir yuvaya kavuşturamadığın insanlar aç ve açıktayken senin ev halkının gönenmesi olur muydu ya Rasûlallah! Bu senin insanlığına, bu senin büyüklüğüne yakışır mıydı? Seni büyüten ne hükmettiğin topraklar, ne sevk ettiğin muzaffer ordulardı. Seni büyüten işte bu tavrındı ya Rasûlallah! Kalpleri fetheden, gönüllerde taht kuran sevgin işte bu örnekliğinden doğuyordu. Bin kere selam olsun, canım sana feda olsun ya Rasûlallah!
Ve işte o büyük sen, aç sen gelmiş ve yiyecek bir şey istemiştin. Evde sana ikram edilecek sadece sirke vardı ve sen onu getirttin, yedin, açlığını yatıştırdın ve üstelik “Sirke ne güzel katıktır” buyurdun.
İmdi biz buradan sünneti sirke yemek diye anladık. Senin büyüklüğünü ıskaladık ya Rasûlallah! Halbuki sen, o kutlu insan sen, o büyük insan sen büyüklenmedin, neden yemek yok diye etraftakileri haşlamadın, nimetler arasında bir ayrım yapmadın, önüne konulan şey sirke de olsa yedin, hane halkını zor duruma düşürmedin, üstelik onların gönlünü almasını da bildin. Sirke de olsa her nimetin eda edilmesi gereken bir şükür borcu olduğunu, o nimeti överek gösterdin. İşte senin sünnetin buydu, ıskaladığımız büyüklüğün buradaydı ya Rasûlallah!
Kaldı ki yiyecek bir şeyi sevmek ya da sevmemek cibillî bir şeydir. Bunun sünneti olur mu ya Rasûlallah! Araplar, çekirgeyi çok lezzetli bulurlar ve büyük bir iştiha ile yerlermiş. Benim içim çekmiyorsa, bu benim suçum mu ya Rasûlallah! Senin kavmine ait bir özellik bende tecelli etmemiş diye kendimi suçlamalı mıyım? Din bu mu, senin yolun bu olabilir mi?
Senin kabağı sevdiğini söylemeleri de öyle olmalı. Önüne konulan etli kabak yemeğinden yerken daha çok kabaklarını seçmişsin, ete fazla uzanmamışsın. Bundan senin kabak sevgin nasıl çıkar ya Rasûlallah! Bilmiyoruz yemek nasıl pişirilmişti, et taze miydi, güneşte kurutulmuş etlerden miydi, yağlı mıydı, ağır bir kokusu var mıydı? Dolayısıyla daha çok kabağı tercih etmenin kendince bir sebebi var mıydı? Yoksa hafif olduğu için sebze olarak kabağı mı yeğledin? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Önünde türlü türlü yemek vardı da, sen illâ ben kabak isterim mi dedin?
Hocanın biri vazife gördüğü yerde kabağın peygamber yemeği olduğunu söylemiş. Söylemiş söylemesine ama hiç hesap etmediği şekilde kabak kendi kafasında patlamış, akşam sabah kabak yemek zorunda kalmış. Salâ verirken gaydasına getirip “Sabah kabak, akşam kabak buna nasıl can dayanacak ya Rasûlallah!” diye bağırır, işi düzeltmeye çalışırmış.
Bir diğeri görev icabı gittiği yerde ilk gün sofranın baş yemeği olarak kabak çıktığını görünce pek memnun olmamış ama, misafirliktir bu, kişi umduğunu değil, bulduğunu yer demiş. İkinci gün bir başka evde misafir olmuş ve gene yemek kabakmış. Üçüncü gün de aynı şekilde menü kabaktan ibaret olunca anlamış ki işin içinde iş var. Öğrenmiş ki önceki hoca epey kabak muhabbeti yapmış ve kabağı peygamber sevgisiyle irtibatlandırıp protokolde öyle bir yere yerleştirmiş ki, diğer yemeklerin onun önüne geçip de sofrada hoca efendiye arzı endam etmelerinin imkanı yokmuş. Bunu ancak ilm-i siyaset çözebilirmiş ve o da onu uygulamış, cemaatin toplu olduğu bir yerde: “Değerli hane sahipleri!” demiş ve devam etmiş: “Sağ olun bizi her akşam münavebeli olarak misafir ediyorsunuz ve ağırlıyorsunuz. Ancak bizi çok zor durumda bırakıyorsunuz. Her öğünde mübarek kabak yemeği çıkarıyorsunuz. Bildiğiniz gibi kabak peygamber taamıdır. Biz kim, peygamber taamı kabak-ı şerif yemek kim. Bizim gibi sıradan birinin, içi pirinç dolu götü boklu bir tavuk neresine yetmiyor ki!”.
Görüyorsun ya Rasûlallah! Bir deli kuyuya bir taş atıyor, kırk akıllı bir olup onu çıkarmaya çalışıyor. Bu akıllılardan biri de zahir ben oluyorum, işin kötüsü, tam Bekri Mustafa öyküsü,
Bunlardan bir diğeri az önce geçen “Hurma olmayan ev halkı açtır” sözündü. Bunu da anlayamadık, evimizde ilaç gibi hurma saklayanlarımız oldu. Bu sözü sen nerede söylemiştin ya Rasûlallah! Elbette Medine’de. Medine’de maişet nasıl temin ediliyordu? Büyük ölçüde bahçe tarımı yapılıyordu ve temel besin maddesi hurma idi. Hurma mebzuldü ve hemen her evde ve her zaman pazarda olurdu. Eğer evlerde hurma olursa, açlık da olmazdı.
Ekmek daha az bulunan ve dolayısıyla daha değerli olan bir besin maddesiydi. O yüzden sen Bedir esirlerine iyi muamele edilmesini buyurduğun zaman, sevgili ashabın ekmeklerini onlara ikram etmişler kendileri hurma ile yetinmişlerdi. Ben bunu ilk okuduğumda anlayamamıştım, nasıl ikram ki, benim yemekten usandığım ekmeği esirlere sözde ikram etmişler ve ancak hacdan gelenlerin ikramıyla tanımış, tatmış oluğum ve tadı damağımda kalmış olan hurmaları ise kendileri yemişler. Sonra anlıyorum ki ha onların hurması, ha bizim yufka. Sabah kalk döğmeden katık katılarak yapılan tarhana çorbasına dürüm edilmiş yufka ile birlikte kaşık salla, öğleyin bulgur aşına yufka ile talim et, akşam gene bulgur lapası, yahut çorbası, yahut undan yapılmış bulamaç ve tabiî ki yanında her zaman ekmek. Bazlama, katmer, hele yağlı çörek olduğu zaman katığa da gerek olmaz. Ama sıcak sıcak yiyeceksin. Hem yemek, ekmeğimize katık olacak kadardır. Öyle ekmeksiz doyası yemek yok, mantı da olsa yanında gene ekmek olmalı. Başka türlü göz doymaz, göz doymayınca da karın doymaz. Tatlılarımız dahi undan yapılır. Görüldüğü gibi Anadolu halkı için açlığın olmaması hurma ile değil, zahire ile olmaktadır. Konya’da buğday, Karadeniz’de mısır, bir başka yerde pirinç… Öyle ise bizim, hurma üzerinden “mebzul gıda maddesinin evden eksik edilmemesi” şeklinde bir sonuca ulaşarak senin muradını kavramamız gerekirdi. Ve bunu ulemamız beceremese de halkımız yapıyor, ev halkı aç kalmıyor ya Rasûlallah! Anadolu’da evlere girildiğinde bir köşede, çocukların gözlerinin önünde bir yerde bir metre çapında bir -iki metre yükseklikte istif edilmiş bir yığın görürsünüz; yufka ekmek yığını. O yığın orada oldukça ne doymadık göz, ne de aç kalmış karın olur ya Rasûlallah! Sen müsterih ol, irfanı yüce halkımız, senin sözünü duymamış olsa bile, hayatın içinde sağduyuları ve bozulmamış fıtratlarıyla doğru yoldalar. Gene de sen ruhaniyetini ve duanı onlar üzerinden eksik etme, çünkü senin duanın yerini ne hurma, ne buğday, ne de bir başkası tutar ya Rasûlallah!
Sen beyaz giyinmeyi severmişsin ya Rasûlallah! Hem başını da örtermişsin. Bu şimdi senin sünnetin mi? Zürefanın düşkünü, beyaz giyer kış günü, sözündeki istihfaf aslında unutulmuş bir hakikati mi hedefler ya Rasûlallah! Yani öyle zarif insanlar var ki, senin sünnetine uymak için, kış günü de olsa beyaz giyerler, ama bunun neden öyle olduğunu bilmeyenler, o zarif insanları istiskale kalkışırlar.
Yoksa ya Rasûlallah! Bilmemiz gereken başka şeyler de mi var. Düşündüm, Hicaz’ı gezdim gördüm hakikaten bugün de insanlar beyaz giyiyorlar, hem de entari şeklinde elbiseleri, başlarını da gene beyaz tülbentvari ince kumaşlarla örtüyorlar. Acep bunlar senin sünnetin olduğu için mi? Yoksa bunun sünnetle ilgisi “iklim şartlarına uygun giyinme” şeklindeki bir ilkenin tecellisi mi?
Biliyorum ya Rasûlallah! Sen sıcak bir iklimde yaşadın. Dışarılarda sıcak kavuruyor, güneş insanın beynini kaynatacak kadar etkin oluyordu. Bunu önlemenin, vücudu korumanın en önemli yolu, bu iklim şartlarını dikkate alan bir giyim tarzı olmalıydı ve senin tercihin de işte oydu: Giydiğin elbise, bedene sıkıntı vermeyecek kadar rahat ve güneşi yansıtacak şekilde açık ve özellikle de beyaz renkli olacaktı. Başını da örterdin ki, sıcaktan korunasın, beynin sıcaktan eriyip akmasın. Yüce Allah, Kur'ân’da elbiseden bahsederken “Sıcaktan koruyan elbiseler”[1] nitelemesini yapar. Bizse elbiseyi daha çok soğuktan korunmak için giyeriz ya Rasûlallah! Özellikle kışın kalın ve koyu renkli kumaştan yapılmış elbiseleri yeğleriz. Bizim bacağımızda, kavmince pek aşina olunmayan don denilen bir parça giysi daha var. Üzerinden de şalvar giyeriz. Gerçi şimdi iş biraz değişti ve yerini pantolon aldı ama. Çok sürmedi onun da şalvar tiplerini icad ettik. İmdi biz senin sünnetine uymuş oluyor muyuz?
Her vesileyle misvak kullanmamızı emrederdin. O zaman bu işe en uygun olan Erak ağacının lifli dalları idi. Biz sünneti bu ağaç dalını kullanmak zannettik. Bu örnek üzerinden ağız ve diş temizliğini kastettiğini anlayamadık. Sünneti, araca indirgedik ya Rasûlallah!
Yüce Allah, gücünüzün yettiğince güç hazırlayın[2] buyuruyordu. Sen örneklendirdin ve yüzmeyi, ata binmeyi, ok atmayı teşvik ettin. Bizim sünnet anlayışımız hala onlarda kaldı, her zaman önemini yitirmeyen yüzmenin, ata binme yerine sürücülük ehliyetinin, ok atıcılığı yerine her türlü atılarak kullanılan silahların taliminin ve bütün bu araçlara hükmeden bilgisayar kullanımının günümüz sünneti olduğunu akıl edemedik ve yaya kaldık ya Rasûlallah! Bir Hasan’ımız vardı, okula atla gelirdi. Ve Hasan’ın yiğit bir kalbi, kaya gibi sağlam imanı vardı. Bu imanla senin yolunda aşkla, muhabbetle sadece ölürüz ya Rasûlallah! Oysa sen bize bu dini yaşamamız için, yaşantımızda izzet bulmamız için getirmiştin.
Sifahtan (zina) ayrılması için illaki nikah derdin. Nikahın ilanını isterdin. Bunun için iki şahit olacak, def ile duyurulacak buyururdun. İşi sağlama almak için o zamanlar alenilik dışında ne tescil vardı ne resmi ilanlar. Nikahın hikmetini göz ardı eden ve zevklerinin tatmini için senin buyruklarını istismar edenler, körpe kızları aldatıp sözde iki şahit ile kendi aralarında nikah kıyıp nice masumların hayatlarını karartıyorlarmış, din adına, fıkıh adına. Senin sünnetin bu olabilir mi ya Rasûlallah! Senden olanlar, körpe bedenlere ulaşmak için bu hasis yollara baş vurabilirler mi?
Derdimiz o kadar çok ki ya Rasûlallah!
Bir bir anlatmakla işin içinden çıkmamız çok zor. Bize lazım olan irfan, bize lazım olan izan.
Senin gül yüzün hatırına bize lütfetsin Yüce Yezdan.
__oOo__
Bu da eski bir yazı idi.
Sizlerle paylaşmak istedik.
21.04.2013
GARİBCE



[1]              Nahl 16/81
[2]              Enfâl 8/60

2 yorum:

  1. Mehtap Kızıltaş Garibce olmasa birçok düşüncem havada kalacaktı. Allah razı olsun Hocam.. Lakin öyle kimseler var ki Rasulun(sallallahualeyhivesellem) sünnetinin bağlayıcılığında bahsettiğiniz bu durumu sanki arada hiç bağ yokmuşcasına günümüzden söküp alıyor. Biliyorum misvaktaki amaç temizlikti ama'' şimdi sen kalkıp onu yaparsan(misvak kullanırsan günaha girersin!'' diyen kimseler tarafından yetiştiriliyoruz..Neymiş efendim zorlukmuş Efendimi (sallallahualeyhivessellim) özledim belki ben bu şekilde anmak istiyorum değil mi hocam? içim acıyor hocam içim bari bu kadar katı olmasınlar.. bilmiyorum derdimi anlatabildim mi ama Rabbim anlaşılmayı nasip etsin..

    YanıtlaSil
  2. Bir deli saçmalamış kırk akıllı kendinden geçmiş

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...