10 Eylül 2012 Pazartesi

Halı gitti, namazımızı bozamadık!



Garibce’nin Hereke’de vaiz olarak görev yaptığı sıralardı. O vakitler vaizlerin genelde diyanet görevlilerinin maaşları oldukça düşüktü. Üç çocuğumuz vardı. Ev kirası ödüyorduk. Birde ikide bir İstanbul’a gelip gidiyoruz. Haliyle geçim sıkıntısı çekiyorduk.
Hereke, ipek halılarıyla meşhur bir yer. Vaktiyle daha da meşhurmuş. Bizim Kayserili Özipekler Hereke halısının standardını yükseltmişler; cm kareye 64 ilmeği yüz ilmeğe çıkarmışlar ve onların delaletiyle halıcılık çok canlanmış. Kendileri de zengin olmuşlar. Helal olsun. Kazan kazan!
Sonra bu standardı 16x16’ya çıkaran ve bu yüzden batanlar olmuş.
Neyse işte böyle bir ortamda biz de heveslendik ve bir küçük tezgâh çözdürdük. 40x60 cm. ebadında bir ipek halı dokuyacaktık. Hanım daha önce hiç halı dokumamış, ama kabiliyetli. Onun azim ve kabiliyetine güveniyordum. Sonra ben de ondan öğrenecektim ve beraber dokuyacaktık. Ta ki muhannete muhtaç olmayalım.
Başardık da. Hanım öğrendi. Ben dahi öğrendim. Derslerden yoruldukça dinlenme faslında ben de yardım ediyordum. Üç çocuktan ikisi ayakta idi. En büyük oğlumuz dört yaşlarındaydı ve kendinden bir buçuk yaş küçük kızımızı elinden tutup gezdiriyordu. Herkes ailenin sorumluluğunun idraki içindeydi.
Üçüncü çocuğumuz ikinci kızımız o günlerde henüz yürüyemiyor emekliyordu.
Odamız, hem oturma odası, hem çalışma odası hem de yeni halı atölyemiz idi. Çocuğun beşiği bir tarafta, halı tezgâhı bir tarafta idare edip gidiyorduk. Yorucu oluyordu ama sonunda alacağımız paranın hayali yorgunluğumuzu unutturuyordu. Bu ilk denememizde eğer başarılı olabilirsek daha büyük ebatta ısdar ıyacak ve sanatımızı ilerletecektik.
Bir gün namaza ben ve eşim çoğu kez yaptığımız gibi birlikte durduk. Küçük kızımız da kendince oynuyordu. Biz namaza durduk, çok sürmeden o halı tezgâhına doğru sürünmeye başladı. Kirkit ve bıçak halı tezgâhının önündeydi (Burada ihmal var!). O da ailenin geçimine katkı sorumluluğu taşıyormuş meğer. Belli ki bunun için fırsat kolluyormuş. Annesinden günlerce görüp de bir türlü kendisinin yapamadığı halı dokuma işine tam da şimdi koyulmaya niyetlenmişti. Nasıl olsa kimsenin de karışacağı yoktu. Vardı halının önüne, tutunarak  oturdu, eline bıçağı aldı, sonra annesinden gördüğü gibi o da bıçağı tezgâha yöneltti, tabii ipek saçaklarını kesecek hali yoktu, kendince yapıyordu, bıçağı iyice gergin olan çözgülerin arasına sokup çıkarıyordu. Bıçak keskin, çözgüler de gergin olduğu için her hamle de bir iki çözgü kopuyordu. Aslında kopan çözgüler değil, bizim ödümüz oluyordu. Çocuğun halıya doğru hareketini namaz kılmakta olan hem ben hem eşim daha başta fark etmiştik. Bıçağı eline alınca da içimiz cız etmişti. Hele bıçağı sokuşlarıyla ipin kopuşları bizim de tümden namazdan kopuşumuzu getirmişti. Ama ne  o ne de ben namazı bozamamıştık.
Selam verip namazdan çıktığımızda manzarayı gören eşim, bütün sermayemizin ve emeğimizin boşa gittiğini düşünerek  kendini tutamamış ve ağlamıştı. Neyse ki ev sahibemiz bu konuda çok ustaydı. Dokuma olur da tamiri olmaz mı? Tamir usulleri de geliştirilmiş. Bizim halıyı da tamir ettiler. Allah rahmet eylesin, ölmüşlerdir. İyi insanlardı. Anlattıklarına göre Hereke’de bana vaiz diye kimse evini kiraya vermeye yanaşmıyormuş. Hani “kızımıza gelinimize, yaşam biçimimize karışır” diye. Hüseyin Kandak rahmetli evini bize açmış. O yüzden de bir daha Allah kendisine rahmet eylesin diyorum.
Gelelim bizim namaza! Bizim o andaki içinde bulunduğumuz halet-i ruhiye ile o namaz, namaz oldu mu, dersiniz? Bence olmadı. Peki, niye o zaman bozmadın? Bozamadık işte. Çünkü namazdaydık, böylesi dünya işi için namaz hiç bozulur muydu? Hz. Ali Efendimizin ameliyatını namazda iken yapmışlar da o hiç duymamış. Hep bu gibi telkinler altında büyüdük. O yüzden de bozamadık. Ne ben bozabildim, ne de eşim!
Rahmetli annem, namaz kılarken yanlış giden bir şey olduğu zaman öyle bir Sübhanallah ya da Allahu ekber derdi ki, evdeki herkes verilen alarm doğrultusunda harekete geçer, ne yanlış varsa onu hemen düzeltirdi. Şimdi ümmî olan annem mi yoksa bunca okuyan ben mi daha fakihtik?  Hala çözebilmiş değilim.
Gelelim sahabînin örnek tavrına: el-Ezrak b. Kays anlatıyor:
Ehvaz’da bir ırmak kenarındaydık. Irmağın suyu çekilmiş vaziyetteydi.  Ebu Berze el-Eslemî  bir at üzerinde geldi. Kendisi namaza durdu, atı da kendi haline bıraktı. At birazdan alıp başını gitmeye başladı.  Bunun üzerine Ebu Berze hemen namazını bozdu ve atın arkasından koştu ve onu yakaladı sonra da geldi ve namazını tamamladı.  İçimizde (sözde) rey sahibi biri vardı.  Şöyle demeye koyuldu: 
“-Şu ihtiyara bakın! Bir at yüzünden namazını bozdu!”
Onun bu sözlerini duyan Ebu Berze namazını kıldıktan sonra şöyle dedi:
“-Hz. Peygamber’den ayrılalı beri hiçbir kimse beni bu şekilde rencide etmemişti.  Benim evim uzakta bir yerdedir. Eğer namazı bozmasam da at başını alıp gitseydi, gece bir yarılarına kadar aileme varamazdım.”
Sonra Ebu Berze kendisinin Hz. Peygamber’e (şu kadar yıl) eşlik ettiğini (onunla birlikte şu kadar savaşa katıldığını) ve onun ne kadar kolaylaştırıcı olduğunu onlara anlattı[1].
Hadisin başka varyantlarında Ebu Berze ile alay eden kimsenin Hâricî birisi olduğu söyleniyor. Malum Hâricî meşrep kimseler ölçüsüzlükleriyle marufturlar, çok namaz kılmaktan dizleri deve dizi gibi nasır bağlar, alınları keza öyle, buna mukabil en ufak bir günah işledi diye bir müslümanı gözlerini hiç kırpmadan öldürürler, onu günah görmezler. Böyle biri için Ebu Berze gibi yaşlı, hürmete layık bir sahabînin gece bir yarılarına kadar yürümek zorunda kalması gibi bir meşakkate duçar olmasının ne önemi var; önemli olan başladığı namazını boşlamaması.
Cemaat içinde birileri bayılıyor veya kalp krizi geçiriyor da diğerleri hiçbir şey olmamış gibi namazlarına devam ediyorlarsa o haricî meşrep aynen devam ediyor demektir.
Namazımız namazımızdır, gözümüzün nurudur, dinimizin direğidir. Ama onu huzur-ı kalp ile kılmak gerekir. Kalp huzurunun kaybolduğu anlarda, acil durumlarda, birilerinin yardımına koşulması gerektiği hallerde bozuverip, sonra onu tamamlamak yahut yeniden kılmak mümkün ve hatta gereklidir. Ve bunun ilmihal kitaplarımızda yeri de vardır. Bir dirhem değerinde bir malın ziyanına sebep olacak bir durumda namazın bozulabileceğini yazarlar[2].
Namazınız, namaz olsun! Huzurunuz daim olsun!

10.09.2012
GARİBCE





[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (8 / 37) 6127- حَدَّثَنَا أَبُو النُّعْمَانِ ، حَدَّثَنَا حَمَّادُ بْنُ زَيْدٍ ، عَنِ الأَزْرَقِ بْنِ قَيْسٍ قَالَ: كُنَّا عَلَى شَاطِئِ نَهْرٍ بِالأَهْوَازِ قَدْ نَضَبَ عَنْهُ الْمَاءُ فَجَاءَ أَبُو بَرْزَةَ الأَسْلَمِيُّ عَلَى فَرَسٍ فَصَلَّى وَخَلَّى فَرَسَهُ فَانْطَلَقَتِ الْفَرَسُ فَتَرَكَ صَلاَتَهُ وَتَبِعَهَا حَتَّى أَدْرَكَهَا فَأَخَذَهَا ثُمَّ جَاءَ فَقَضَى صَلاَتَهُ وَفِينَا رَجُلٌ لَهُ رَأْىٌ فَأَقْبَلَ يَقُولُ انْظُرُوا إِلَى هَذَا الشَّيْخِ تَرَكَ صَلاَتَهُ مِنْ أَجْلِ فَرَسٍ فَأَقْبَلَ فَقَالَ مَا عَنَّفَنِي أَحَدٌ مُنْذُ فَارَقْتُ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم وَقَالَ إِنَّ مَنْزِلِي مُتَرَاخٍ فَلَوْ صَلَّيْتُ وَتَرَكْتُ لَمْ آتِ أَهْلِي إِلَى اللَّيْلِ وَذَكَرَ أَنَّهُ صَحِبَ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم فَرَأَى مِنْ تَيْسِيرِهِ.

[2] نور الإيضاح - (1 / 59)  يجب قطع الصلاة باستغاثة ملهوف بالمصلي لا بنداء أحد أبويه ويجوز قطعها بسرقة ما يساوي درهما ولو لغيره وخوف ذئب على غنم أو خوف تردي أعمى في بئر ونحوه واذا خافت القابلة موت الولد وإلا فلا بأس بتأخيرها الصلاة وتقبل على الولد وكذا المسافر اذا خاف من اللصوص أو قطاع الطريق جاز له تأخير الوقتية 

7 yorum:

  1. Not: Şimdi hatırlıyorum da o olayda bıçağın çocuğa verebileceği zarar galiba pek aklımıza gelmemişti. Rahmetli annemin de yaylaya giderken, eşek ürkmüş üzerindeki İstanbul'dan gelen yakışıklı Cumulu düşmüş, elindeki radyo (o zamanlar çok değerliydi) uçuruma aşağı yuvarlanmıştı, ilk tepkisi "Radyoya bir şey oldu mu!" demek olmuştu.

    YanıtlaSil
  2. :)) son yorumunuzla birlikte yazı çok daha güzel olmuş hocam.alabilene ders çok

    YanıtlaSil
  3. herdogan38@.
    Garibce,sendeki hafızaya maşallah....

    YanıtlaSil
  4. هاجر دوغان Halı tamir edildi. Peki azmin elinden kurtulabildi mi? sayın hocam

    Mehmet Erdoğan: O halıdan kâr ettik. İkincisini de daha büyük ebadda kurduk. Fakat bu kez İstanbul'a göçtük, geri kalan kısmını apartmanda tumamlamak zorunda kaldık. Tezgahın altına evde ne kadar kabartlama (gırlet), minder türü şey varsa koyarak sesi azaltmaya çalıştık, ama betonarme bina, kirkiti her vurdukça inip kalkıyor. Neyse ki komşuların anlayışı sayesinde bitirmiş olduk. Güzel bir hayat tecrübesi oldu.

    Not: Doktora dersimize giren iktisat profesörü Ahmat Tabakoğlu Hoca bizim bu halı dokuma girişimimiz ile pek ilgilenmişti. Üretmek, ayrı bir şey. Şimdi ev hanımları meşgul olacak bir şey bulamadıklarından habire temizlik yapıyorlar ve işleri hiç bitmiyor.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar

    1. هاجر دوغان işleri hiç bitmediği gibi hayata dair kendi adlarına bir mücadeleleri de yok. Kendilerini geliştirmiyorlar ve hep monoton bir hayat.
      Bir insan gerçekten istediği zaman tüm zorluklara rağmen başarabiliyor...bu güzel bir ders

      Sil

  5. Hatice Kübra Kahya: Hocam ne kadar güzel yazıyorsunuz...

    Mehmet Erdoğan: Güzellik gören gözünüzde okuyan dilinizde...

    YanıtlaSil
  6. bakkal Temel'in turşu satmasına benzemiş! hani temel namaza duracak fakat bir taraftan da müşteri gelir diye korkuyormuş. kapıyı aralık bırakıp yine de namaza durmuş. tam o esnada müteri gelmesin mi? hay aksi! müşteri tezgahın üzerindeki turşuyu görmüş: Acaba acımı diye mırıldanmış, namazdaki temel hemen söze katılmş: Buuuuuuuu! şimdi Temel namaz mı kılıyor yoksa turşu mu satıyor diye soruluyor. aslında temel ne turşu satıyor ne de namaz kılıyor. fakat bu arada olan tabiki namaza oluyor! Abdullah Kahraman

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...